21 Aralik 1998, Pazartesi
Güncel
Dünyadan
Ekonomi
Kültür
Spor
Yazarlar
Arşiv
Medya

Text Only
Temel Harfler


Zaman'dan

Hüseyin Gülerce
Çöl Tilkisi...
Dört günlük "Çöl Tilkisi" harekatının; düşünülen hedeflere varıldığı ve Ramazan başladığı için bitirildiği açıklandı. Amerika ve İngiltere'nin Irak'a yönelik bu ortak harekatı, öylesine güç dengesizliğine dayanıyor ki "savaş" demek kimsenin aklına bile gelmiyor.
Saddam'ın "mertseniz, füzeleri bırakır, göğüs göğüse çarpışırsınız" meydan okuması ise çaresizliğin kabadayılığı olarak buruk bir tebessüm uyandırmaktan öte anlam ifade etmiyor.
Başkan Clinton için ABD Temsilciler Meclisi'nden azil kararı çıkması bile Amerika'nın zaafını değil, gücünü anlatmada kullanılıyor. Öyle bir Amerika ki, "yalan" söylediği için Başkan'ını bile yargılıyor. (Clinton istifa etmediği için Temsilciler Meclisi'nin azil kararı pratikte bir değer taşımıyor. Çünkü bu kararın geçerliliği için Senato'da üçte iki çoğunluğun sağlanması mümkün görünmüyor.)
ABD ve İngiltere'nin Irak'a yönelik operasyonuna "Çöl Tilkisi" adının verilmesi de ilginç. Kuzey Afrika'da, Sina ve Arabistan yarımadalarında yaşayan bu hayvan, sıcaktan korunmak için gündüz saatlerini ininde geçiriyor, geceleri avlanıyor. Füze ve bombalar, başta Bağdat olmak üzere belirlenen hedeflere hep geceleri fırlatıldı.
Tilki ayrıca Batı kültüründe önemli bir yer tutuyor. "Tilki Reynard" ortaçağda Avrupa'da ortaya çıkmış, o dönem toplumunu yeren bir dizi manzum hayvan öyküsünün kahramanı. Sinsi, ahlaksız, korkak ve çıkarcı olmasına rağmen sevilen bir kahraman. Kurnazlığın, kaba kuvvet karşısındaki üstünlüğünü simgeliyor.
(AnaBritanica, cilt 21)
Amerika ve İngiltere'nin Ramazan'ı dikkate almaları, Clinton'ın İslam dinine hayranlık duyduğunu belirterek, hedeflerinin, Müslümanları ve Müslüman olmayanları tehdit eden Saddam olduğunu söylemek zorunluluğunu hissetmesi operasyonun bir başka yüzü.
Gerekçe ne olursa olsun bir İslam ülkesinin, nereye ne zaman düşeceği belli olmayan son teknoloji ürünü bomba ve füzelerin altında mübarek bir aya girmesi bütün İslam alemini yaralar. Bizim için hüzün veren bu operasyonun kısa sürmesi bir açıdan teselli vericidir.
Ancak İslam dünyasının bu olan bitenler hakkında yeniden bir durum muhasebesi yapması gerekiyor.
Fert ve toplum planında İslam, insan olmanın ve insanca yaşamanın zirvesidir. Ama asırlar var biz bunu ispatlayacak örneklerden mahrumuz. Yine asırlar var ki İslam ülkeleri Batı karşısında mağdur ve mazlum konumundadır. Özellikle bugün bilim ve teknoloji, ekonomik ve idari güç olarak kıyas kabul etmez biçimde gerilerdeyiz.
Bu farkı Batı'ya kafa tutarak, ya da mazide teselli arayarak kapatamayız.
İslam dünyası kendi içinde kardeşlik ve dayanışmayı hedeflerken, Batı dünyası ile de diyalog ve uzlaşma yollarını aramak zorundadır.
Bunun ilk şartı da; insan hakları, hukukun üstünlüğü ve ileri demokrasi yolunda ciddi adımlar ve ilerleme kaydederken, bilim, teknoloji ve bilgi alanlarında topyekün bir hamle içerisine girmektir.
Değilse his ve duygu planındaki haykırışlarımız bir şey ifade etmeyecektir. Çin ve Rusya'nın bile laftan öte bir şey yapamadığı dünyada, komplo teorileri üretmek, binlerce kilometre menzilli füzeleri durdurmaya yaramıyor...

Prof. Dr. Suat Yıldırım Bey'in okuyucularımıza hediye ettiğimiz "Kur'an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali" isimli eseri geniş bir alaka uyandırdı ve beğeni topladı. Buna paralel olarak da tirajımız hızla artıyor. Diyanet'te müftülük ve müfettişlik görevlerinde de bulunan değerli hocamızın, açık Türkçe ve sade üslubu ile takdir toplayan eseri gerçekten bir Ramazan hediyesi oldu.
Bütün okuyucularımızın Ramazan'ını tebrik ediyoruz.
Zaman ailesi olarak 28 yaşında kaybettiğimiz arkadaşımız Bayram Değerli'nin acısını yaşıyoruz. İzmir Haber Müdür Yardımcısı arkadaşımız üç yıldır tedavi görüyordu. Kendisine Allah'tan rahmet, kederli ailesine ve camiamıza sabırlar ve başsağlığı diliyoruz.

Tarihten Bugüne

İlhan Bardakçı
Şöhretler mezarlığından portreler...
İster tek bir ülkede, ister geniş bir dünya coğrafyasında olsun, insanların çektikleri sıkıntıların birçoğu, başlarındaki liderler yüzünden. Başımıza belalar ve felaketler yağsa bile biz o liderleri ille de muhafazaya zorlanmışızdır. Bazen korku, bazen aciz, ister çıkar endişesi olsun bu kural hiç değişmiyor. Bir bakıma, bahtsızlığımız.
Sebeplerden birisi liderlerin cehaleti. Hele hele tarih ve tekerrür kelimelerine aşina olmamaları. Hangi felaket hangi sebeple tekrarlanmıştır?
Hangi düğmeye basarsam hangi sonuç peydahlanacaktır, haberleri yoktur. Oysa liderlerin ileride hayırlarla anılmalarının çarelerinden birisi, o liderlerin tarih denince dünya halklarının bölge bölge ayrı ruh, davranış ve değerlendirme psikolojisine sahip olmalarıdır.
Son misal, ABD Başkanı Clinton'dır. İş başına gelmiştir. Amerikan politikasının büyük hatasına o da tutulmuştur. Başka bir deyimle şuna inanmıştır:
-Dolara hakim olan dünyaya hakim olur.
Oysa hakim olamıyor. Bu kaçıncı aldanışıdır Amerika'nın? İlk Dünya Savaşı sonrasında, başkanları Wilson, Avrupa'yı Orta Doğu'yu istediği şekilde parçalayabileceğini sanmış ve fena halde aldanmıştır. Vietnam'da aynı hataya toslamıştır. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra da öyle. Avrupa'yı Ruslara teslim eden Roosvelt saf bir adamdır. Hatalı inanış hala devam ediyor. Küba'da, Panama'da, Orta Doğu'da emareleri ortada.
Bilinmesi gerekli ilk kaide:
Bazı milletler, şeametli de olsa, felaket tellalı da olsa, liderleri etrafında, bu liderler ne kadar tokatlansa da saflarını sıkıştırırlar. Bu daha çok, Doğu insanlarına özge bir halk psikolojisidir. Liderler seçim kaybettikçe kuvvetlenirler, yenilgiye uğradıkça zafer şarkıları söylerler. Bu inanışı da, hatayı da, davranışı da değiştiremezsiniz.
Clinton, Saddam'dan şikayetçi. Bir imkanını bulabilse can düşmanını bile yerine getirtecek. Başkan Bush'un büyük hatasını düzeltmek istedi. Olmadı. Irak halkı Doğu halklarına özge bir psikoloji ile memleket yıkılsa, insanlar ölse ve açlıktan 1 milyon bebek can verse de hala ülkesinde kuvvetli. Yerinde. Oysa Bush ortada yok. O halde nedendi bu dört günlük facia? Nedendi yeni silahların denenme manevrası? Nedendi Ramazan sofrasında iftariye olarak füzelere uzanmak faciası?
Amerika ve İngiltere insanlık dışı niyetleri ve davranışları ile övünebilirler. Son derece sofistike, yani karışık ve yüksek teknolojiye sahip silahları ile Irak'ı vurdular. Tarih kendilerinden en utanmaz mütecavizler olarak bahsedecektir. Aferin.

Mezarlıklar; dünya tarihinin kudret sahipleri, zalimleri, acımasızları, kendilerini ebedi sanan taht ve koltuk sahipleri ile dolu. Yanlarında kendilerini de yazacak olan tarihçiler, din adamları, filozoflar da var. Hepsi o kudret sahiplerinin marifetlerine tanıklık etmişler. Ama onlar bu akıbetten korkmamışlar ve utanmamışlardır. Ebedilik rüyalarının metelik bile etmeyeceğini hatırlamamışlardır. Kabahat, cehaletlerinden ve kendilerini bir şey sanışlarındandır. Bu hastalığı dünyanın dar bir bölgesinde de, çok geniş coğrafya parçasında da tedavi edemezsiniz. "Ülke ve millet istisnası yoktur. Hepimiz aynı hastalıkla malulüz.

Clinton sadece bir örnek.
Başkaları için de geçerli:
-Benden başkası iktidar olamaz, safsatasına sahip çıkanlar.
Bu adamlar milletlerini nasıl aldatıyorlar, nasıl bunca cinayetleri işleyebiliyorlar?
Daha doğrusu bizler nasıl aldanıyoruz?
Bir defa olsun, "Haydi be sen de.." denebilse...

Maarifname

Ahmet Ünal
Geçer akçe!
Bursa Valisi Orhan Taşanlar, geçtiğimiz günlerde bir genelge yayınlatarak, il ve ilçelerdeki imam hatip liselerindeki öğrencilerin 'türban' takmasını yasaklayınca, Bursa'da asayiş altüst oldu.
Öğrenciler artık toplu olarak derslere girmiyor ve sokaklarda yasağı protesto ediyor. İmam hatip lisesi müdürleri, öğretmenler, öğrenciler ve hatta veliler bir anda potansiyel suçlu haline dönüştürüldü. Müdürler ve öğretmenler sürüldü, öğrenci ve veliler polis tarafından gözaltına alındı.
Peki, niye Bursa bu yasakçılıkta başı çekiyor? Valiliklerin hemen hepsi, illerindeki huzuru torpillememek için böyle bir yasakçılığa kalkışmazken Bursa niçin ön plana çıktı?
Yoksa Bursa Valisi, eninde sonunda gündeme gelmekten kurtulamayacağını bildiği için mi, buna ihtiyaç duydu?
Ne demek istediğimi 17 Aralık tarihli Radikal'den Tuncay Özkan'ın haberinden bir alıntı yaparak açıklayayım:
"Ankara'da kızakta bulunan Orhan Taşanlar, hakkında onca suçlamaya, soruşturmaya, servetiyle ilgili kara noktaya rağmen büyük illerde emniyet müdürü, sonra vali oldu. Şimdi Bursa'da ona Nesim Malki cinayetini çöz diyenlere 'çözdüm ya' diyerek yanıt veriyor. Haklı. Geç de olsa katilleri söyledi (!) Ama Nesim Malki cinayeti katiller bulununca mı çözülmüş oluyor? Yoksa arkasındaki güçler ortaya çıkartılınca mı?"
Yarın soruşturmalar Orhan Taşanlar'a uzandığında, acaba, "beni laiklik karşıtları hedef seçti" diyerek destek mi arayacak?
Belirli bir ideoloji tabu haline getirilirse, o ideoloji sahipleri birinci sınıf vatandaş olarak kabul görürse, kendisini yeterli görmeyenler veya saklamaya çalıştıkları kusurları bulunanlar için ideal bir kılıf olur.
Günümüzün "geçer akçesi" laiklik ve çağdaşlık gibi tarifi yapılmamış veya her kesimin farklı anlamlar yüklediği kavramları uluorta kullananlara bizzat o kavramları kendisine düstur edinmiş kesimler karşı çıkmalı.
10 yılı aşkın gazetecilik serüvenimizde, yolsuzlukları, usulsüzlükleri yazarken, gazeteye telefonlar yağmaya başlar. "Biz de milliyetçiyiz, muhafazakarız. Şimdiye kadar davamız için şunları yaptık. Hayatımızı geleceğimizi tehlikeye attık, vs." bir dizi, gerçekleri saptırmaya yönelik lafugüzaf sıralanır.
Aynı durum, sol görüşlü meslektaşlarımız hakkında da geçerli. O kesimde hırsızlık yapanlar, marifetlerini devrimcilik, laiklik ve Atatürkçülük paravanıyla örtmeye çalışıyorlar.
Halbuki yukardaki ideoloji, inanç ve benzeri düşünce çizgilerinin hiçbirisinde kanunsuzluk, hırsızlık ve yolsuzluk meşru sayılmaz. Aksine, her görüş söz konusu olumsuz sıfatları yeryüzünden silmeyi kendisine gaye edinmiştir.
Bize göre yolsuzun sağcısı solcusu, şucusu bucusu olmaz. Yolsuz yolsuzdur. Hırsız da hırsız. Bunlar arasında ayrım yaparsanız, bir gün içine battığınız batakta kendiniz de boğulursunuz.
Geçer akçe arıyorsanız, sermayeniz dürüstlük olsun.

'Şööle bir bakayorum da...'

İrfan Külyutmaz
'Pamuk Prens Kanal 7'de'ye dair
Canımdan muazzez kaarilerim, inşaallah eyisinizdir, bendeniz hakiyr bir dürlü şu neva'zilden halas olamadım gitti! Hanede hakiyrden özge kimse yok; -eh, farıdık ya, taşra da çıkamayorum. Hani, eskiden zevcelerinin dırdırından kaçıb Meserret Oteli'ne iltica eden zürefanın, 'Çare-i halas/Meserret Palas..' beyt-i bercesdesini haatırlayarakdan, bir otele iltica edeyim de, şöyle birkaç gün rahat edeyim, deyorum; amma bir dürlü onu da yapamıyorum. Deyorum ya, muazzez kaarilerim, biz gayrı kocadık, farıdık, deye...
Efendim, geçen akşam evde pineklerken Şehper Hanım kızım oğradı idi. 'İrfan bey, bu gece Kanal 7'de, Ahmed Hakan bey, Orhan Pamuk ile konuşacak imiş... İstiyorsanız, bu gece bizi teşrif ediniz..' deyince, üzerinize afiyet, biraz namizac olmama rağmen, kalkıb Pamuk Prensi dinlemek üzere Şehper hanım kızıma oturmaya gitdim. Efendim, kızımız, fevhalhad leziz bir tavuk şinitzel yapmış, yanına da benim pek sevdiğim patates püresini terfiyk etmiş. Muahharan da, zeytunyağlı kereviz geldi. Salata felan derken, sofraya höşmerim gelmez mi! Eh, vallahülazim, Yahya Kemal üstadım gibi, artık üç mü dört mü, kaç tabak höşmerimi ekl'etdiğimi bilemeyorum. Sofradan kalkdığımda ise mest ü medhuş bir halde idim...
Deyeceksiniz ki, Şehper hanımın sofrasından sonra Pamuk Prens'i dinlemeye nasıl tahammül etdiniz? Temamiyle haklısınız! Lakin ne yapayım ki, hazretin 'My Name is Red' namıyla intişar etdiğini işitdiğim romanından bahs edileceğini düşünerekden şu TE VE denilen nuhusetli aletin başına oturdum. Şehper hanım kızım, Rabb'im ondan ferade ferade raziy olsun, oturduğum koltuğun arkasına bir de yasdık yerleşdirdi. O enfes taamın üzerine bir de uyku bastırdı! Neyse, 'İskele Sancak' programını erkene almışlar, saat gece 10'da başladı...
Efendim, Pamuk Prens'in faili mef'ulü yerinde, doğru dürüst bir cümle terkiyb edemediğini, ne yalan söyliyeyim, elemle müşahede etdim. Pamuk Prens'de talakat sıfır! Zeman zeman cümlenin başını unudup sonunu başka dürlü getireyor! Hadi bundan geçdik, yahu, hazretin bir söylediği digerini tutmayor!
Bakınız aziz kaarilerim, mesela, bu 'My Name is Red' romanının bugün de geçebilecek evrensel (alemşümul) bir mevzuu olduğunu beyan edince, Ahmed Hakan evladımız, suali yapışdırdı: 'Peki, öyleyse neden 16. asırda geçirdiniz romanın hikayesini?..' Sual pek yerinde de, Pamuk Prens'den cevab, kem küm! Asıl cevabı ben vereyim: Pamuk Prens, bu alemşümul mevzuu mazi'de değil de, hal'de, yaniya şimdiki zemanda geçirmiş olsa idi, Evropalılar o kadar alakadar olmayacaklar idi...
Dahası var: Pamuk Prensimiz, Marquez'in Büyülü Gerçekçilik (Realisme Magique) ile kaleme aldığı 'Yüzyıllık Yalnızlık' romanını takliyd edenlerin oryantalist olduklarını iddia etdi. Amma, Marquez'e de hayran imiş! Muakkibleri Oryantalist oluyorlar da Marquez nasıl Oryantalist olmayor? Prensimiz bunun da cevabını vermedi.
Fi tarihinde 'Tasavvufu dışdan kuşatmak' taabirini kullandığı içün, senelerdir itilip kakılan zavallı Hilmi bey'in kulakları da çınlamışdır zannedeyorum; zira, Pamuk Prensimiz 'Tasavvufu sadece bir edebi ekol' olarak telakkiy etdiğini ifade etdi. Bununla da iktifa etmeyib, Tarih'in çevre'den ibaret olduğunu söyledi. 'Hacı Hoca' takımının demokrat olmadıklarını da tebarüz ettirdi. Ahmed Hakan, 'Peki hem Müslüman hem demokrat olunmaz mı?' deyince de, 'olur' cevabını verdi. Cehalet ve tenakuz! İşde Pamuk Prens'in 'İskele Sancak'ı...
Doğrusu, Ahmed Hakan evladıma pek hayıflandım. Pamuk Prens'in herzelerini düzeltmek içün akla karayı seçdi. Velhasıl, sözleri anlaşılmayan, anlaşıldığında ise mürekkeb cehil, mürekkeb cehil olmayanı ise temamiyle mütenakız bir 'söyleşi' seyretdik! Dideler ruşen!
Efendim, bu hafdalık da bu kadar. Bakiy Rabb'ıma emanet olunuz aziz kaarilerim. Telakiy gelecek hafdaya inşaallah, au revoir canlarım benim...

ÖZÜR
Teknik bir hata sebebiyle yazarımızın dün yayınlanan yazısı eksik çıkmıştır. Yazının tamamını bugün tekrar yayınlıyor, yazarımız ve okuyucularımızdan özür diliyoruz.

Kalemle

Ahmet Turan Alkan
"Haçan pu herkese pir ters olsun!"
Telefon dinlemenin, özel hayatın mahremiyet sınırlarını ihlal etmenin, haberleşme hürriyetinin çiğnenmesinin anayasa tarafından teminat altına alınmış bir temel hak olduğunu epeydir unutmuştuk; birdenbire hatırlayıverdik; iyi oldu.
Telefon görüşmesini ihtiva eden kasetteki kişiler bir medya yöneticisi ile bir bakan yerine başka kişiler olsaydı bu derece hassasiyet yaratır mıydı? Türkiye aylardan beri kanun dışı yollarla kaydedilmiş kasetleri, bu kasetlerde ortaya çıkan illegal menfaat ilişkilerini konuşuyor; işin "haberleşme etiği" cihetine bu derece ehemmiyet verildiğine yeni şahit oluyoruz. Bu gelişmeyi hayra yorsak gerektir.
Hadisenin mağdurlarına geçmiş olsun demeliyiz; bugünlerde zeminine "yüzde elli" tram verilip kutu içine alınarak dikkat çekilmeye çalışılan bazı anayasa maddelerinin yeniden hatırlatılmasına ihtiyacımız vardı. Ne var ki anayasamızda çerçeve içine yüzde elli tram verilerek vurgulanması gereken başka maddeler de var; üstelik bu maddeler anayasa tekniği gereğince sadece elitlerin değil, bütün vatandaşların temel haklarını teminat altına almayı vaat eden maddeler; ve maalesef çiğnenmesi neredeyse artık "vak'a-i adiye"den sayılan maddeler... Biz, medya yöneticileri ile siyasiler arasındaki görüşmelerin kanuna aykırı şekilde kaydedilmesindeki yanlışlığın üstüne giderken, diğer anayasa ve kanun ihlallerinin de aynı tarzda hassasiyete konu olmasını beklerdik ve bekliyoruz. Anayasamız, kaşıkla verdiğini sapıyla çıkaran bir mantıkla kaleme alınmış olsa bile adil tarzda ve bir bütün halinde uygulandığında yine de kahrı çekilir bir anayasa. Ne var ki dünyanın en iyi anayasasını bile "kısmen" tatbike kalktığınızda, sadece elitlerin ve nüfuzluların kişilik hakları saldırıya uğradığında anayasaya işlerlik kazandırmaya kalkıştığınızda o anayasanın güvenilirliğini ve kapsayıcılığını riske sokuyorsunuz demektir. Uzun söze gerek yok; anayasanın "haklar" manzumesini şöylece bir okuyup daha sonra bu maddelerin temel hakları garanti altına almakta fiilen ne kadar işe yaradığını düşünmek kafi.
Bugüne kadar gaipten haber verircesine, ruhlar dünyasındaki yakın akrabalarından ilham alırcasına, ancak çok mahdut sayıda kişinin bilgisi altında cereyan eden şeyleri sanki oradaymış gibi ballandıra ballandıra anlatanların habercilik yaparken bırakalım anayasayı, basın ahlak kurallarını bile kaale almadan tek başına polislik, müfettişlik, savcılık ve hakimlik yapmasına neredeyse alışmıştık. Gizli kamera çekimi ile şahsi hakları vahşice çiğnenen onca mağdurun da vaktiyle bu haklardan istifade etmesi gerekmez miydi? En azından Türkiye'de kanca taktığı kişinin hayatını söndürecek tarzda "araştırmacı gazetecilik" yaparak kamerasını ve mikrofonunu tehdiş aracı olarak kullanan bazı gazetecilerin, Amerika'da alışkanlık eseriyle Türkiye'de yaptıklarının onda birini yapmaya kalkışınca polis tarafından tutuklanmasından ibret almalıydık.
"Haçan pu herkese pir ters olsun!"
Tebrik ve tespit: Ramazan, kendine mahsus iklimi ve bereketi ile birlikte geldi; yeniden bu mübarek aya vasıl olduğumuz için hamd ederiz. Bu öyle mübarek ve bereketli bir ay ki, yılın on bir ayında bildikleri gibi yaşayanlar bile Ramazan'ın bereketinden istifade edebiliyorlar. Ramazan'da itaat ettikleri temel değerlere on bir ay müddetince ilgisiz kalanların bile "Ramazan sektörü"nden istifade etmelerinden hoşnutluk duyuyorum. Gazoz firmalarından süpermarketlere, Ramazan sayfası editörlerinden Clinton'a kadar birbiriyle ilgisiz gibi görünen pek çok farklı unsurun Ramazan vakasının farkına varması hoşuma gidiyor.
Ey sarıbenizliler; Ramazan-ı şerifiniz mübarek olsun; ey pembe benizliler, sizin de Ramazan'ınız kutlu ve bereketli olsun. Bu ay rahmet ayı ve "rahmet"e hepimizin ihtiyacı var; benzimizin rengi oruçlu saatlerde ne olursa olsun, bu ay "vasi rahmet"e vesile olduğu için çok güzel.
Hayır, huzur, saadet ve barış dolu nice Ramazanlara erişmek temennisiyle!

Not Defteri

Beşir Ayvazoğlu
Farkında mısınız bilmiyorum; yıllar var ki Ramazan'a gönül huzuruyla girdiğimiz
yok. Geçen yıl ağzımızın tadını Susurluk gürültüleri ve Aczmendi patırtıları bozmuştu; bu yılsa bir dizi kriz yüzünden sahur ve iftarlardaki lokmalarımız boğazlarımıza dizileceğe benzer: Türban krizi, Apo krizi, ekonomik kriz, hükümet krizi... Bağdat'a düşen füze ve bombaların kulaklarımızı sağır eden gürültüleri de cabası.
Hiç şüphesiz, Ramazan, oruç ibadetinin niteliği dolayısıyla dayanışma ve yardımlaşma ihtiyacının diğer aylara nispetle daha fazla hissedildiği, bunun tabii bir neticesi olarak sosyal bir rahatlamanın, sükunetin, iç barışın yaşandığı çok özel bir aydır. Kendine has gelenekleri, iftarları, sahurları, dolup taşan camileriyle hayatın ritminde meydana getirdiği belirgin değişiklik, topluca yaşanan ve yıl boyunca özlenen bir sevince ve mutluluğa dönüşür. Ancak öyle anlaşılıyor ki, bu yıl da bu mutluluğu yaşayamayacağız. Hemen burnumuzun dibinde, acımasız bir saldırının (savaşın demiyorum, çünkü savaşın tarafları olur) mağdurları büyük acılar çekerken Ramazan'ı gönül huzuruyla yaşamak mümkün mü? Kosova'da, kendi kendini mahvetmeye kararlı Afganistan'da, mazlum Doğu Türkistan'da ve dünyanın daha birçok bölgesinde yaşanan dramları düşününce, insanda ağız tadı mı kalır?
Saddam'ın gözü kara ve acımasız bir diktatör olduğunu ve eline fırsat geçmesi halinde her türlü kötülüğü yapabileceğini biliyor; ondan, onun gibi bütün diktatörlerden ve diktatörlük heveslilerinden nefret ediyorum; ancak bir diktatörü yok etmek için bir halkı açlığa ve hastalığa mahkum etmek, bebekleri mamasız ve ilaçsız bırakmak asla tasvip edilebilir bir şey değil.
Olup bitenleri CNN'nin penceresinden seyretmek de bana azap veriyor. Korkunç bir füze saldırısıyla bir şehrin yerle bir edilişini futbol maçı gibi naklen yayınlayan bu televizyon, ustaca kurgulayıp yansıttığı bazı görüntülerle de Irak halkının aslında saldırıdan hiç etkilenmediği, bombardıman bittikten sonra günlük hayatına her zamanki gibi devam ettiği izlenimini uyandırmaya çalışıyor. Bombardıman devam ederken caddelerde telaşsız bir hızla seyreden otomobiller mi dersiniz, çaylarını yudumlayan, hiçbir şey olmamış gibi alışveriş eden insanlar mı dersiniz... Bu görüntüler eğer gerçekse, sadece Bağdat halkının savaşı kanıksamışlığını gösterir. Gösterdiği bir şey daha var: Her an beklediği böyle bir saldırıya karşı yapabileceği fazla bir şeyin bulunmadığını artık fark etmiş olması. Bağdatlı, ne kadar saklanırsa saklansın, bulunduğu yere bir füzenin düşmesi halinde kurtuluş ihtimalinin pek yüksek olmadığını biliyor.
Ramazan'a girerken ağzımızın tadını bozan hususlardan biri de, ülkemizin hiç yoktan yaratılan problemlerle kendi içine kapanması ve dışarıda olup bitenlerle ciddi bir biçimde ilgilenmemesidir. Bu inisiyatifsizlik ve öteden beri uygulanan ne kokar ne bulaşır dış politika, Orta Doğu'da iddiaları, tarihi hakları ve sorumlulukları bulunan Türkiye'yi kaale bile alınmayan, bölgenin kaderi belirlenirken fikrine başvurulmayan bir ülke konumuna düşürmüştür. Yazık!
Kendi halkıyla kavgalı bir devletin silkinip ayağa kalkması, aktif olması ve inisiyatif elde etmesi hiç mümkün mü?
Bu yıl Ramazan'a işte böyle girdik; inşaallah bayrama her şey değişir. Bakarsınız, ABD ve müttefiklerinin saldırıları bitmiş, Saddam devrilmiş, ambargo kalkmış ve Irak halkı rahat bir nefes almış! Bakarsınız, İtalya Apo'yu korumaktan vazgeçip Türkiye'ye iade etmiş; bakarsınız, türbanlı kızlar türbansız kardeşleriyle aynı sınıflarda ders dinliyor; bakarsınız medya farklı kesimleri birbirine karşı kışkırtmaktan vazgeçmiş; bakarsınız adam gibi bir seçim hükümeti kurulmuş, şenlikli ve dostça kampanyalarla seçime doğru gidiyoruz. Bakarsınız...
Ne güzel rüya değil mi?

NOT: Ben bu yazıyı yazarken ABD ve müttefiklerinin saldırıyı sona erdirdikleri açıklandı. Irak halkına geçmiş olsun diyor, ülkelerinin mahvolmasına yol açan diktatörden bir an önce kurtulup insanca yaşama imkanlarına kavuşmalarını diliyorum.

DERKENAR
Gazetecilerin hak ve sorumlulukları
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti Meslek İlkelerini İzleme Komitesi'nin hazırladığı ve Yönetim Kurulu'nun geçen ay kabul ettiği, "Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesi" bastırılarak dağıtıldı. On yedi temel ilke ve yirmi dört davranış kuralından oluşan bildirgeyi büyük bir dikkatle okudum; tasvip ediyor ve altına hiç tereddüt etmeden imzamı atıyorum. Anladığım kadarıyla, bu bildirge, Türk medyasının son zamanlarda uyguladığı prensiplerin tam tersi düşünülerek kaleme alınmış. Bu bakımdan imza koyanlar artık son derece dikkatli olmak zorundadırlar; çünkü çalıştıkları müesseselerde bu ilkelere uygun hareket ettikleri için her an ciddi problemlerle karşılaşabilirler.

GÜLDESTE Eylemez erbab-ı dil zıll-ı hümaya iltica
Lane-gir-i kaf-ı istigna olur ankaa-yı aşk
Fehim

Gönül ehli hümanın gölgesine (devlet ve servet sahiplerinin himayesine) sığınmaz; aşk ankası yuvasını istigna (tokgözlülük) kaf'ının zirvesinde tutar.

Beşinci Yol

Güntay Şimşek
Bırakın kaysınlar
Kartalkaya-Ülke olarak birçok alanda çektiğimiz sıkıntının temelinde yatan gerçeklerden birisi olan "entegrasyon" maalesef kış turizminde de görülmektedir.
Yazın boş yatıp, kışın dolan kış turizmine yönelik tesislerin maliyetleri de istemeden artış gösteriyor. Bir yanda turizmi çeşitlendirip, ilgili dalların birbiriyle bağlantısı sağlanıp maliyetler azaltılamazken, diğer yandan da kış turizmi için kolları sıvayan iş adamlarının karşısına bürokrasi çıkmaktadır.
Rahmetli Turgut Özal ile patlama yaşayan yaz turizminde de bir dönem aynı sorunlar yaşandı. Yaz turizmi için inşa edilen tesisler, diğer sezonlar boş yattı. Ayrıca yaz turizmi o dönemlerde sahilden ibaret gibi algılandığından, su sporları, dağ turizmi, trekking rafting, nehir kanosu, off road gibi turizmin diğer dallarıyla entegre olamadı.
Halbuki yıllardır boş yatan Uludağ'da 2 senedir yazın da doluluk yaşanmaktadır. Dünyada önemli oranda yaşlı turizmi sirkülasyonu var. Halen daha Türkiye'yi çöl ve çorak zanneden gelişmiş ülkelerin yaşlıları yazın dağlarımıza ya da Doğu'ya, kışın da sayfiye yerlerine, eğer güzel bir tanıtım olursa çekilebilir.
Böylece turizmin renklenmesiyle ucuzluk, kaliteli servis, iş gücü istihdamı ve ekonomik hareketlilik daha fazla olacaktır. Halen daha bugün kendi insanımız dahi Palandöken'i yeni keşfettiği halde Hasankale Kaplıcaları'ndan ve Çoruh'ta raftingten habersizse, aksayan ve yapılması gereken bir şeylerin olduğu ortaya çıkmaktadır.
Hafta sonunu geçirme imkanı bulduğumuz Türkiye'nin gözde kayak merkezlerinden birisi olan Kartalkaya'da iki otel hizmet vermektedir. Köroğlu Dağları'ndaki bu kayak merkezine gönül vermiş Mazhar Mürtezaoğlu'na ait Kartal Otel'de konakladık. Bolu Valisi ve aynı zamanda iyi bir kayakçı olan Nusret Miroğlu, Mazhar Bey'in delilik oranındaki sevgisinin bu tesisleri vücuda getirdiğinin altını çizdi.
Devletten teşvik almadan bürokrasiyle mücadele eden Mazhar Bey, Kartal Otel'lerini bir biriyle bağlantılı halde 3'e çıkarmış durumda. En büyük destekçisi ise kayakseverler. Ve klasik devlet adamlığının ötesinde bir hizmet anlayışı sergileyen Vali Nusret Bey, Mazhar Bey, devletten teşvik almıyor; ama kayak sporuyla uğraşanları ve kayakseverleri maddi ve manevi olarak teşvik ediyor.
"Egebank İlk Kar" ismiyle Kartalkaya'da yapılan sezon açılışı etkinliklerini Egebank ilk kez sponsorluk yaparak destekliyor. Bu ilk olma sadece Egebank için değil galiba. Tüm özel sektör için de geçerli.
Türkiye'de şu an 20 ayrı merkezde kayak yapılıyor. Bir bu kadar daha da bakir potansiyel var. Bunların arasında çok süratle gelişmekte olanlar olduğu gibi, yanlış yerleşimle problem haline gelenler de bulunmaktadır.
Palandöken gelişimiyle, Uludağ yanlış yerleşimiyle devletten ilgi beklemektedir.
Ayrıca birçok kayak tesisinin de günün şartlarına uymadığından yakınıyor. Türkiye Kayak Federasyonu Başkanı Erdoğan Üstünoğlu ve Türkiye Kayak Vakfı Başkanı Nejdet Erümsal, bizim kadar kayak merkezi olmayan ülkeler önemli kayak sporcusu yetiştirerek, ekonomik girdi sağlayarak daha ötelere gidiyor. Biz kaymasını da henüz kıvırabilmiş değiliz.
Birileri kaymak isteyenleri de engelliyor.

Tahlil

Mehmed Niyazi
İnsan haklarının temelleri
Kabulünün ellinci yılının kutlandığı şu günlerde temellerinin nerede bulunduğunu bilirsek, belki insan haklarının değerini daha iyi idrak ederiz. İnsanoğlunu diğer canlılardan ayıran en önemli özellik herhalde merak unsuruna sahip olmasıdır. Bu merak insana ilk önce kendini sorgulatır. Ben kimim, nereden geliyorum, nereye gidiyorum? Doğmasaydım şimdi nerede olurdum? Dünya denilen şey ne? Sorumluluklarım, haklarım nelerdir? Hayatımın anlamı var mıdır? Hayat Albert Camus'un dediği gibi gerçekten saçma mı? Acı, hiçbir ümid ışığı taşımayan hayat niçin devam etmeli?.. Bunların cevabını bilim değil, ancak din verebilir.
Din, nasıl hakimiyetine girdiği alanları bilime bırakmışsa, bilim de sadece imanın aydınlatabileceği hususlarda dinin karşısına çıkamaz. Din bir yakınını kaybetmenin acısıyla çırpınan, art arda talihsiz sillelere maruz kalıp, yaşamasına bir anlam bulamayan insana teselli sunan hayatın bir başka boyutudur. Din, en sonunda insanoğlunun sığınabileceği tek mahfildir; çünkü insan için nihai zafer diye bir şey yoktur; bütün insanlar ölecektir. Bir manada din, insanın kaçınılmaz yenilgisini zafere dönüştürme imkanıdır.
Din, sadece ferdin değil, toplumun hayatı için de gereklidir. Adeta onun çimentosunu teşkil eder; zira toplum hayatı insan onuruna, insan haklarına saygıyla başlar. "İlmi bakımdan insan onuru nedir?" sorusu bizi doğuştan getirdiği değerlere götürür. Aradığımız cevap hayattan öncesine, yani yaşadığımız dünyanın dışına ait olduğundan, o da bizi bilim alanının dışına çıkarır. Dolayısıyla insan onurunun yerini bilimde değil, dinde aramak gerekir. İnsan hakları, eşitliğin bulunduğu yerde söz konusu olabilir. Halbuki insanlar ne fizik yapıları, ne de yetenekleri itibariyle asla eşit değildirler. Ağır sıklet boks şampiyonu ile, bir bücür, vücutça eşit olmadıkları gibi, dev eserler yapan mimarla, inşaat işçisi veya çağlara meydan okuyan bir ressamla çöpçüyü bilimin hangi verileriyle eşit görebiliriz? Ama insan olarak bu dünyaya ayak basanların hepsini din aynı görmekte ve bize de aynı görmenin lüzumunu aşılamaktadır.
Çarpıtılmamış bütün dinlerin özünde şu temel ilkeler bulunur: İnsanlar aynı kökten gelirler; mayası bir olan insanlar eşittirler; istisnasız bütün fertlerin yaşama hakları vardır. Kaba gücü lanetleyen dinler, insan gücünün mutlak olmadığının da altını çizerler. İyi niyetin, insanlara sevgiyle yaklaşmanın, nefreti, düşmanlığı ve menfaatçiliği yeneceğini vurgularlar. Ezilene ve yoksula yardımı emrederler. İyinin ve doğrunun sonunda hakim olacağına dair derin bir ümid verirler. İnsandaki hayvani duyguların gemlenmesinin üzerinde hassasiyetle dururlar.
Modern, laik toplumun temelinde, zımni bir sosyal mukavelenin bulunduğu, Robinson misali tek başına hayatını sürdüremeyen insanın, başkalarıyla yaşayabilmesi için bazı haklarından vazgeçtiği kabul edilir. Fakat hakkından fazlasına el uzatmamanın, hatta başkalarının varlığına katlanmanın ilmi bir dayanağı yoktur. Banka soymanın, adam öldürmenin getireceği cezalardan insan çekinip, bu filleri işlemeyebilir; ama hiç kimsenin şahitlik yapamayacağı yerde insanı ne frenleyecektir? Bir toplumda insanları sadece sağduyu ve korku kurallara riayet ettiriyorsa, o toplum son derece güçsüzdür ve en küçük bunalımda dağılmaya mahkumdur. Ruhtan ari bir toplumda kişisel sorumluluğun hayırseverliğin, acizlere şefkatin hiçbir mantıki açıklamasını bulmak mümkün değildir.
Biyolojik varlığımıza şahsiyet üniforması giydirip, bizi diğer canlılardan ayıran metafiziğin önemini insan, bilgisi arttıkça anlıyor. İhtiraslarının tam hakim olduğu insanın neler yapabileceğini önceden sezen Toynbee gibileri "Metafizik idrakimizden tamamen silinmeden harekete geçmeliyiz." diye çığlık çığlığa feryat ediyorlar; aksi takdirde idraklerde metafizik kancayı takabilecek ilmik bulamayacaklarını gayet iyi biliyorlar.

Kum Saati

M.Nedim Hazar
Filipescu= Pis köylü (2)
Beşiktaş'ın beyefendi! oyuncusu Alpay, cuma gecesi TV ekranlarına aynen şunu söyledi; 'Fatih Terim onu bulmasa oralarda sürünüp, 3 kuruşa top oynuyordu!' Tabii bu lafı söyleyen değerli futbolcu saray terbiyesi aldığı için, bunları söyleme yetkisini tarihten alıyordu. G.Saray'ın iyi bir oyunla açık üstünlük sağlayarak Beşiktaş'ı yendiği maçta benim gözüm özellikle Filipescu'nun üstündeydi. Filipescu bir defans oyuncusu -Tıpkı Alpay gibi- ve çoğu zaman omuz omuza ikili mücadeleye giriyor. Ancak, kartel medyasının da gazıyla rakip oyuncularda öyle bir şartlanmışlık varki, 'bu adam bir pislik' önyargısı hakim ve maç boyunca olmadık diyaloglar, sürtünmeler yaşanıyor. Mesela genç futbolcu Nihat oyuna girdi ve sağ kanattan bir bindirme yaptı. Filip, kayarak geldi ve topu taca attı. Rakibin kayarak geldiğini gören Nihat zıpladı ve çime atlayacağı yerde altından geçmekte olan Filip'in üstüne düşmeyi denedi, ancak Filipescu çevik bir hareketle yerden zıpladı. Nihat, 'niye bu hareketi yaptın' dercesine Filipescu'nun yakasına yapışmaya kalktı. Ancak hakem olaya yakındı tartışma ertelendi.
Aynı maçın sonlarına doğru... Maçta hiç bir varlık gösteremeyen Oktay, korner atışı esnasında Taffarel'in koruduğu kaleye göre konum almaya çalışıyor. Filipescu onu rahat bırakmıyor. Omuzuyla itince, Filip de onu itiyor. Oktay basıyor yaygarayı, hakeme koşuyor, diğer Beşiktaşlılar da Filipescu'nun üstüne yürüyorlar.
Maçın son golüyle, maç boyunca psikolojik açıdan yıpranan Filipescu, hafta boyunca medyayı ve rakibini gırgıra alan gayr-ı ciddi adam Toshack'ın yanına gidip -bizce kesinlikle doğru olmayan- hareket yapıyor. İşte tam bu sırada vatan kurtaran Alpay çıkıyor sahneye. Sahalarımızın beyefendi topçusu, Televolelerin ahlak abidesi hammaddesi bu adam, önüne uzatılan mikrofona Filipescu için, 'Şerefsiz adam' diye hitap ediyor. Ve ekliyor, 'Bunun gibi şerefsizler, bu ülkede nasıl ekmek yiyor?' Allah'tan Filip ekrana çıkıp, 'Alpay gibi, kendi taraftarı tarafından şerefsiz edilip, orta hakeme ana avrat küfreden bir oyuncunun, aynı takıma kaptan olarak sahaya çıktığı bir ülkede benim kral olmam gerekir' demiyor. Filip bunu demiyor ama, medya yine G.Saray'a tam saha pres.
Beşiktaşlı Ertuğrul, bana göre G.Saraylı Cüneyt'ten sonra bu ülkede top aynayan en efendi topçu. Ancak, efendilik, futbolun gereklerini yerine getirmemek demek değil. Ertuğrul maçın başlama düdüğüyle beraber tam bir duygusuz savaşçıya dönüşüyor. Mesleğinin gereğini yerine getiriyor. Tabii ki kurallar dahilinde. Sırf bu yüzden, derbi maçında Cim Bom taraftarı Ertuğrul'a küfürler etti. Ancak maç bitti, Ertuğrul rakibine sarıldı ve her şey unutuldu. Maç esnasında bir pozisyonda Alpay ile Filip tartıştı hakem her ikisini de yanına çağırıp tokalaştırdı, Filip elini uzatınca Alpay kerhen uzattı, Filipescu görev alanına dönerken, Alpay eliyle, '..stir' anlamına gelen bir hareket yaptı. Hem de hakemin gözleri önünde. Ancak, bu hareketi akşam hiç bir TV kanalında görmedik. Özel hayatı, futbol ahlakıyla herkesin yakından tanıdığı Alpay, aslanlar gibi Filipescu'yu aşağıladı, 'tu kaka' dedi. Ne de olsa, medya Fenerli, Filipescu köylü, Alpay saray efendisiydi!..

Bir Görüş

Mehmet Şeyho
Kolay oldu
Erzurum'da soğuk hava futbolu iki takım adına da ısıtamadı. Joachim Löw dün Erzurumspor karşısında sahaya sürdüğü takım ve taktiği ile stajyer hoca olmadığını bir kez daha ortaya koydu. İlker, Deniz, Mustafa Doğan üçlüsünün önüne Tayfun beklenirken, Danimarkalı Högh'ü koyması hocanın en önemli puanıydı. Soner ve Kürşat'la kanatlardan Fenerbahçe'yi durdurmaya çalışan ev sahibi Erzurumspor orta alanı konuk ekip Fenerbahçe'ye teslim etti. Zaten goller de bu noktadan geldi. Önce Erzurumsporlu Burak 3. dakikada Antalyalı Burhan'a özenerek topu kendi kalesine göndererek takımının direncini ve maça olan konsantrasyonunu bozdu. Daha sonra da Moşe'nin pasında Moldovan'la goller ikilenince Dadaşların yapacağı bir şey kalmadı.
Kötü zemin ev sahibinin lehine olması gerekirken Ümit Kayıhan'ın adam adama markajla Baliç'i, Moldovan'ı hatta Tayfun ve Erol'u kovalatması Fenerbahçe'nin işine geldi. Oyun oynamaktan çok oynatmamak için sahaya çıkan ve bol bol sarı kart gören Erzurumlular, beraberlik bekledikleri karşılaşmadan puansız ayrılmak zorunda kaldılar. Oyunun ikinci yarısında Löw'ün faydalı olamayan İlker'in yerine genç Serkan ile oyuna başlaması Erzurumspor'un direncini tamamen kırdı. Fenerbahçe'nin üçlü defansı cılız gelişen rakip atakları durdururken, Rüştü'nün kurtardığı yüzde yüzlük gollük pozisyonlar ikiyi geçmedi.
Birkaç söz de hakem Metin Tokat'a söylemek gerek. Her geçen gün puan kaybeden Tokat, yan hakemleriyle ofsayt olmayan pek çok pozisyonu keserek oyunun çekilmez hale gelmesine vesile oldu. FİFA listesine alınan ama hakemlik miadını da dolduran Tokat'ın pozisyonlara biraz daha yakın olması gerek.
Fenerbahçe dün Erzurum'dan önce hocasının daha sonra da futbolcularının akıllı oyunu ve yardımlaşması ile ligin ilk yarısını 3 puanla kapatmasını bildi. Umduğundan daha kolay bir maç oynadı. F.Bahçe zorlu geçmeye aday ikinci yarıya 38 puanın verdiği moralla girecek.

Sportmence

Fatih Doğan
Karaları bağlamak
Namağlup unvanının bırakıldığı G.Saray derbisi, Beşiktaş'ı ilk yarının son 90'lık filminde karalara büründürmüş! Kartal, kara kartal oluvermiş. Bu son haftada değişen formada mı marifet var, yoksa Toshack'ta mı bilinmez! Siyah-Beyazlı oyuncular çarşambaya göre daha istekli ve diri. Biraz fırça, biraz realite takıma gol atma şuurunu yeniden getirmiş gibi. G.Saray maçında atak yapmayı unutan ayaklar, her pozisyonda dün gece Çanak-kaleye yöneliyor. Bu olumlu düşünce tarzı iyi kurulmuş, Dardanel orta sahası ve defansını aşma becerisini ilk yarıda getirmedi.
Kartalın adı ve gözü kara eski hocası Rasim Kara oyuncularını iyi hazırlamış. Eski talebelerini çok yakından tanıma avantajını kullanarak kartalın etkili isimlerini yakın takibe alarak önce savunma güvenliğini, ardından da uzun toplarla gol bulma düşüncesini sahaya yansıtıyor. Her iki ekip de gol pozisyonlarına girmede muktedir olduğu ilk yarı boyunca defans oyuncularının başarılı oyunları sahneye çıktı. Beşiktaş'ta Alpay, Mutlu, Sellami, Dardanel'de Bekir ve Turan pozisyonlarda etkili ve yetkiliydi. İkinci yarıda anlayış farklı, görünüm farklı. Maçın ilk bölümünde oyunu orta sahada karşılayan Dardanel, orta sahada kondisyon eksikliği nedeniyle oyunu defansa çekti ve Çanakkale geçilmezi gerçekleştirdi. Beşiktaş ise gol için büyük uğraşlar vermesine rağmen gol atma becerisini gösteremedi. Bir zamanlar Beşiktaş forması altında rakiplerine karalar bağlatan Rasim Kara dün Beşiktaş'a karalar bağlattı. Dün gece kaybedilen liderlikten çok tribündeki taraftarların futbolcular ve yönetim aleyhine yaptıkları tezahüratlar vardı. Bu beraberlik Beşiktaş'ı şampiyonluk rotasından çevirmez ama çekilebilecek bir tribün desteği değil takıma, Beşiktaş'a yolunu şaşırtır.

Erol ÖZBİLGEN
Hoş geldin Ramazan!
Bu sene Ramazan sessizce geldi. Şu son günlerin ortamında davullar, zurnalar, çata patlar ve kaynana zırıltılarıyla yapılan öyle bir yaygara vardı ki, Ramazan'ın gelişindeki letafeti duyamadık. Siyasi hayatın televizyon ekranlarından evlerimizin içine kadar dökülen sahte yaldızlarla süslenmiş allı pullu süprüntüleri, etrafa bulaşmış pislikleri gözlerimizi, zihnimizi işgal edip gönlümüzü bulandırarak İlahi bir zevki ruh huzuruyla hissetmemizi engelledi. Üstelik bir bölüm Müslüman kardeşimiz de bombaların tehdidi altında. Herhalde Ramazanların o eski şanlı, şerefli istikballerini bu sene de ancak gazetelerin özel ilavelerinde okuyarak mutlu olacağız.
Ramazan ayı boyunca düşünce ve davranışlarını murakabe altında tutan Müslümanlar, manevi bir koruma altındadırlar. Ama Ramazan'da böylesine bir kazancı sağlamak, sonra devam ettirmek yeterince ilim ve hatta sanatkarlık ister. İlim, usulü vechile ibadat ve ta'at yapabilmek için gerekir. Tıpkı öğrendiklerini staj yaparak uygulayan öğrenciler gibi, Ramazan ayı da Müslümanların yaşayışlarını gözden geçirerek eksiklerini tespit ederek, hatalarını düzelterek yaptıkları bir "İlahi staj"dır.
Diğer taraftan günlük hayatı İslami boyutlarıyla yaşamanın üslubu seçilirken sanatkar inceliğiyle, zerafetiyle davranmak gerekir. Yüzyıllar boyu ulemanın, şeyhlerin, velilerin öğretileriyle oluşmuş tasavvuf bu konuda Müslümanlar için adeta bir "açık öğretim kurumu" gibidir.
Şimdi İslam istikbal için çok güzel günler vaat ediyor. İlk öğrencilik yıllarımızda Faik Sabri Duran'ın "Büyük Atlas"ında, ya da ansiklopedilerde yer alan demografik haritalarda dünya dinlerinin yayılış alanlarına bakar, Amerika, Avustralya gibi kıt'alarda Müslüman nüfusunun bulunmayışından, hele Hıristiyanlık ve diğer dinler karşısında İslam'ın nispetinin az olmasından ötürü içimize bir hüzün çökerdi. Yine de Hıristiyanlığın dünyaya, Vatikan ve diğer Hıristiyan ülkelerin sağladığı finansmanla kurulmuş sistemli misyoner teşkilatlarıyla yayıldığını, oysa İslam'ın kendisini doğal ortamıyla kabul ettirdiğini düşünür, müteselli olurduk. Şimdiki gençler bu tür teorik üzüntüleri bizler kadar çekmeyecekler. Çünkü dünya ülkelerine yayılmış Müslüman nüfus çok yakın bir gelecekte önce Hıristiyanlarla sonra da geri kalan dinlerin tümünün toplam nüfusuyla eşit olacak. Bu da Hıristiyanların ve diğer evrensel dinlerin müntesiplerinin dünya nüfusuna nispetlerinde bir inkişaf olmadığı anlamına geliyor.
Gerçekten de yüzyılımızın başlarında dünya dinleri içinde Hıristiyan nüfusun oranı % 30, İslam'ın ise % 10'dur. Yirminci yüzyıl boyunca dünyanın Hıristiyan nüfus oranında bir artma olmamış, oysa Müslüman nüfus hızla artarak % 30 oranına iyice yaklaşma yolundadır. Tahminlere göre yirmi birinci yüzyılın ortalarına gelindiğinde İslam artık dünyanın birinci dini olacaktır.
Batı diplomasisi daha şimdiden bu gerçeğin bilincindedir. Nitekim Irak savaşında Amerika, İngiltere ve tüm Batılılar, güya insani motifler ileri sürerek, İslam'ı karşılarına almamaya gayret göstermekteler.
Aslında bu olağanüstü gelişmenin bazı kültürel yönleri gözden kaçırılmamalıdır. Zira yirmi birinci yüzyıl başlarken ileri uygarlık düzeyine erişmiş toplumların birçok temel konulardaki dünya görüşleri İslam ile intibak etmektedir. Mesela globalleşmek isteyen çağdaş dünyanın ırk ve milliyet anlayışı ile İslam'ın "ümmet" kavramı arasında paralellik vardır. Yine çağdaş insan, adı "hukuk devleti" bile olsa, şiddet kullanma ve yaptırım gücünü haiz, kendi yaptığı kanunlardan yetki alan bir otoritenin fertler üzerinde baskı kurmasından hoşlanmıyor. İslam toplumunda sadakat, dürüstlük, namuskarlık gibi kavramların ve diğer sosyal ilişkilerin herhangi bir gücün yaptırımıyla değil, sadece içinde yaşanan ortamının gerekleri olarak sağlanması bu sorunun aranan cevabı oluyor.
İslam yakın bir gelecekte dünya nüfusunun hemen hemen üçte birine sahip olacaktır. Ancak o, hiçbir zaman coğrafi sınırlar ya da ırk ve milliyet gibi kategorilerle sınırlanamaz. Çünkü İslamiyet bir imparatorluk değil, evrensel bir din ile meydana getirdiği medeniyetin bileşimidir.
Başka bir deyişle İslam'ın dünya görüşü, yirmi birinci yüzyıl insanının aradığı "evrensel kardeşlik ve ortak medeniyet" arzusunun özel bir versiyonu olmaktadır.

Poli Diyalog

Selahattin Karakış
Poli Fıkra
İş kazası
Bugünlerde siyasi arenada tam bir iş kazası yaşanıyor. Olayları bir türlü izah edemeyenlere yardımcı olmak için bir duvarcı ustasının, geçirdiği iş kazasını şantiye şefine anlatan raporunu yazayım size.
"Sayın Şantiye Şefim,
İş kazası tutanağına planlama hatası diye yazılmıştır. Bunu yeterli görmeyerek ayrıntılı anlatmamı istemişsiniz. Şu anda hastanede yatmama sebep olan olaylar aynen aşağıda anlattığım gibi olmuştur. Bildiğiniz gibi ben bir duvarcı ustasıyım. İnşaatın altıncı katındaki işimi bitirdiğim zaman biraz tuğla artmıştı. Yaklaşık 150 kg. kadar olduğunu tahmin ettiğim bu tuğlaları aşağıya indirmek gerekiyordu. Aşağıya indim, bir varil buldum, ona sağlam bir ip bağladım. Altıncı kata çıktım. İpi bir çıkrıktan geçirip, ucunu aşağı salladım. Tekrar aşağı indim ve ipini çekerek varili altıncı kata çıkardım. İpin ucunu sağlam bir yere bağlayarak tekrar yukarı çıktım. Bütün tuğlaları varile doldurdum, aşağıya indim. Bağladığım ipin ucunu çözdüm.
İpi çözmemle birlikte kendimi havada buldum. Nasıl bulmayayım? Ben yaklaşık 70 kiloyum. 150 kiloluk varil aşağı düşerken beni hızla yukarı çekti. Heyecan ve şaşkınlıktan ipi bırakmayı akıl edemedim. Yolun yarısında varille çarpıştık. Sağ iki kaburgamın bu sırada kırıldığını sanıyorum. Tam yukarı çıkınca iki parmağım iple beraber çıkrığa sıkıştı. Parmaklarım da bu sırada kırıldı.
Bu sırada yere çarpan varilin dibi çıktı ve tuğlalar etrafa saçıldı. Varil hafifleyince, bu sefer ben aşağı varil yukarı çıkmaya başladık ve yolun yarısında yine çarpıştık. Sol bacağımın kaval kemiği de bu sırada kırıldı. Can havli ile ipi bırakmayı akıl ettim. Tabi hızla yere düştüm. Sağ kolum da bu esnada kırıldı. Başımı yukarı kaldırdığımda boş varilin süratle üzerime düştüğünü gördüm. Kafatasımın da böyle çatladığını düşünüyorum. Bayılmışım, gözümü hastanede açtım.
Cenab-ı Hakk'tan bütün kullarını böyle görülmez kazalardan korumasını diler, hürmetle ellerinizden öperim..."

Poli Şaka
Eski bakanlar neye bakarlar?
Şu anda Meclis'te bulunan milletvekilleri 20. dönem milletvekilleri. Yani 20 defa seçim oldu ve Meclis yenilendi. Bu arada binlerce milletvekili yüzlerce bakan gelip geçti Türkiye'den. Pekala eskiden milletvekili ya da bakan olanlar sonradan ne olurlar. Parlamento muhabirimiz Mustafa Çimen, geçtiğimiz dönemde insan hakları bakanlığı yapan Azimet Köylüoğlu'nu kuliste görünce dayanamayıp bu soruyu sormuş.
"Karımın milletvekili adaylığı için çalışıyorum." demiş Köylüoğlu, "Sivas'ta onun koruma ve şoförlüğünü yapıyorum. Daha dün matbaada el ilanlarını bastırdım, şimdi de onu her yere astıracağım." Çimen, sorularına devam etmiş, "Bakan olduğunuz yıllarda medyanın gözdesiydiniz. Şimdi durum nasıl?" Meğer eski bakanın yarasını deşmiş. İri bir gazete insan hakları ile ilgili bir röportaj almak için günlerce bakanın peşinden koşmuş. Sonra mı ne olmuş:
"Sonunda röportajı kabul ettim. Bana 11 tane soru sordular. Ben de 44 sayfalık bir cevap verdim. Sonra gazetede haber çıktı. Şimdiki insan hakları bakanından 3 satır benden de 2 satır alıp koymuşlar."

Hükümetin adı yok
Partilerin Meclis grup toplantılarını çok severim. Genel başkanlar çıkar, o haftanın gündemi ile ilgili olarak düşüncelerini -dolayısıyla partilerinin düşüncelerini- ortaya koyarlar. Bütün partileri izlerseniz o haftanın aşağı yukarı nasıl geçeceğini kestirirsiniz. DSP grup toplantısında kürsüde Ecevit vardı. Malum gündem hükümet kurulması ve görev de Ecevit'te. Ecevit kürsüden kurmayı düşündüğü hükümetin ipuçlarını verdi.
DSP muhabirimiz Süleyman Kurt da, Ecevit'in verdiği ipuçlarından yararlanarak, hükümetin adını koydu. Eğer DSP'nin kafasındaki hükümet kurulursa şöyle bir şey olacak: Geniş Tabanlı Takviyeli Derin Destekli DYP Moralli DTP Modelli Yüksek Profilli DSP Mini Azınlık Hükümeti.

Her şeyin özeti
DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit ile CHP Genel Başkanı Deniz Baykal arasındaki hükümet kurma ile ilgili ikinci görüşme cuma günü gerçekleşti. Ecevit, not defterindeki hükümet formüllerini okudu. Baykal da bunları reddedip kendi teklifinde ısrar etti. Çayların bile bitirilmediği toplantı yaklaşık 12 dakika sürdü. Daha sonra iki lider de birer basın toplantısı düzenleyerek görüşmeyi özetlediler. Önce Baykal'ın basın toplantısı vardı ve 40 dakika sürdü.
Ecevit, kendi basın toplantısının ardından Baykal'a laf çarptırmadan duramadı. "Sayın Baykal 12 dakikalık görüşmeyi 40 dakikada özetledi." dedi. Kendi toplantısı ise sadece 10 dakika sürmüştü. Hemen gidip Baykal'a yetiştirdik, "Ecevit böyle böyle dedi." dedik. CHP lideri biraz düşündü ve ne dedi biliyor musunuz? "Evet benim toplantım bir özetti. Ama Ecevit ile yaptığımız görüşmenin özeti değil. Ecevit hükümeti kurma görevi aldıktan sonra geçen 23 günün özetiydi. 40 dakika çok iyi özetlemişim."

Şapkadan çıkan
Bülent Ecevit takviyeli azınlık hükümeti formülüne DYP'den destek bulamadı. İki partinin genel başkanları perşembe günü bir araya geldiler. DYP lideri, hükümet kurmaya iki partinin talip olduğunu söyledi; DYP ile DSP. DSP'nin formüllerinin tükettiğini söyleyen Çiller, Ecevit'e, "Deniz bitti. Artık görevi iade etmelisin." dedi ve ekledi, "Tabii ki kastettiğim Deniz Baykal değil."
Ecevit ise Tansu Çiller'in, "Şapkadan her gün yeni bir hükümet çıkarıyor." sözlerini sevmişti. DYP liderine bu sözlerini hatırlattıktan sonra şunları söyledi: "Bu sözlerini çok beğendim. Ama ben şapkamdan, kasketimdem sadece hükümet değil, dostluk ve barış için güvercin de çıkarırım."

Biliyor muydunuz?
Ankara muhasebe müdürüm, Erkan Bey cumartesi sabahı bir yemek tarifi ile geldi bana. Hep siyaset, hep siyaset sıkıldığınızı biliyorum. Bu haftaki biliyor muydunuz köşeme bu yemek tarifini alayım istedim.
Bir bardak dolusu gülümseme ile başlayın.
Bir kap dolusu dostluk ilave edin.
Bir tutam yumuşaklık, biraz da nezaket tuzuyla kabartın.
Bir kaşık ümit, bir tutam alçak gönüllülükle çırpın.
Kuvvetlendirmek için bir çorba kaşığı güvene ihtiyacınız olacak.
Bir sadakat kasesi içinde, bir ölçü inanç, iki ölçü aklıselim ve birkaç damla hoşgörüyü azar azar ilave edin, sevgi ile karıştırın.
İki kaşık gülücük, bir kaşık sabır ve bir tutam övgü ekleyin.
Şevk ile hiç durmadan karıştırın ve şükran ile tatlandırın.
Yemeğin adı mı?

Basın Harmanı

Haber Merkezi
Ramazan'ı yanlış mı anlıyoruz?..
Milliyet gazetesinin usta ekonomistlerinden Güngör Uras, her ramazan arifesinde 'Şehr-i Ramazan' başlıklı bir yazı yayınlamak adetinden şaşmadığına göre en iyisini muhakkak o bilir deyip, aşağıdaki bilgileri dünkü yazısından aldım.
Sevgili Güngör Uras da bu bilgileri Kuran'dan aldığını belirttiğine göre bir yanlışlık olması ihtimali yok demektir: '(...)
Ramazan kelimesi çok ısıtmak, (güneş kumları) 'çok sıcak olmak' (gün) manalarında kullanılan r-m-z kökünden gelir.
Ramazan'ın ay adı olarak kullanılması türlü şekillerde izah edilir. Bu ayda oruç tutulduğundan, açlığın insana verdiği yanma duygusu veya bu ibadet ayında günahların mahvolup silinmesinden dolayı bu aya 'yakma' manası ile ilgili olarak 'ramazan' adı verildiği söylenir. Bu izahlar bu ayın oruca tahsis edilmesinden sonra, orucun tesirlerine bakılarak yapılmış olan yakıştırmalardır.
Kuran'da (11,185) şöyle denilmektedir:
'Ramazan ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kuran'ın indirildiği aydır. Öyle ise sizden ramazan ayını idrak edenler onda oruç tutsun'(...)
Oruç herşeyden önce Allah Teala'ya itaat ve ibadettir. Oruç yalnız Allah içindir. Sabrı öğretir. Nefis ile cihattır. Oruçlu insan zaman zaman fakirlerin katlandıkları zorluklara tahammül göstererek onlar gibi yaşar ve onların sıkıntılarını daha iyi kavrar.'
* * *
Hal böyleyken, yani ramazan ayı oruç tutma, az yemek yeme, nefsine hakim olma, kendini tutma, fakirlerin katlandıkları zorluklara tahammül ederek onlar gibi yaşamak ve onların sıkıntılarını daha iyi kavramak gibi bir amaca hizmet etmesi gerekirken gelelim bizdeki uygulamaya..
Galiba biz ramazanı yanlış anlıyoruz.
Bizde ramazan deyince akla yeme-içme geliyor. Gazeteler günler öncesinden gıda maddelerinin fiyatlarından dem vurmaya başlıyorlar. Sanki inadına yapar gibi en pahalı maddelerden (sucuk-pastırma) örnekler veriyorlar.
Dünden itibaren verilmeye başlanan Ramazan sayfalarının baş konusu da yine yemek içmek...Örneğin Güngör Uras'ın yukarda alıntıladığım yazısının yayınlandığı Milliyet'in 'Hoşgeldin Ramazan' sayfasında koca bir sofra fotoğrafının yanında şu yemeklerin tarifleri en ağız sulandırıcı şekliyle yer alıyor: Düğün çorbası, etli yaprak dolması, beğendili ve kuskuslu kuzu but fırın...
Ayrıca fotoğraftaki sofrada bulunan yiyecekler şöyle sıralanıyor: Pide, peynir çeşitleri, yoğurt, kekikli siyah zeytin, yeşil zeytin, reçeller, bal, pestil, hurma, turşu, kuru incir, kuru kayısı, fındık-fıstık, ceviz, leblebi, çay, pastırma, sucuk, tereyağı, çoban salata, taze portakal suyu, güllaç, hoşaf, şerbet, kahve, lokum....
* * *
Milliyet bir istisna değil. Hangi gazeteyi açsanız ramazan deyince mükellef sofralar kuruluyor.
Be mübarekler, insan neredeyse 13-14 saat arasında aç kaldıktan sonra sizin kurulmasını önerdiğiniz sofralara otursa, o saat mide fesadından gider.
Üstelik ramazan demek, yiyip-içmek demek midir, yoksa bunun tam tersi midir? Ramazan demek 'zenginin fakiri anlaması, onlar gibi yaşaması' demek iken, sizin yaptığınız sofralar neredeyse 'fakirlerin zengin gibi yaşaması'nı özendirmekten başka bir şey değildir.
Üstelik yaptığınız yemek tariflerini, fotoğrafladığınız sofraları bu pahalılık ortamında zenginler bile bir araya zor getirir. Fakirlerin ise oruç tutmadıkları zamanlarda bile yiyemedikleri bu yiyecekleri, hem de oruç tuttukları sırada sergilemek ayıptan öte günahtır.
Yalçın Pekşen
Akşam, 20 Aralık 1998




ZAMAN ]lk Sayfa
© 1998 Feza Gazetecilik A.^.