4 Ocak 1999, Pazartesi
Güncel
Dünyadan
Ekonomi
Kültür
Spor
Yazarlar
Arşiv
Medya

Text Only
Temel Harfler

Tahlil

Mehmed Niyazi
Geriye bakınca
Yeni bir yıla adım atarken geriye dönüp baktığımızda bir yığın olay görüyor, pek çoğunun bir önceki yılın uzantısı olduğunu hatırlıyoruz. O yıl tam bir kabuslar yılıydı. Şu tarikatçı, bu tarikatçı tespitleri yapılmasaydı, ülkemiz sanki irtica seline kapılıp gidecekti. Her sabah "öldük, ölüyoruz" manşetleri birbirini takip ediyor, akşamları ekranlarda haber değil de, korku filmleri izliyorduk. Kimileri, bu işin ardında "Bedelsiz ithalat, rant kavgası, Hazine arazisi tahsisi var" diye fısıldıyorlardı; ama bu fısıltılar en fazla küçük tirajlı gazetelerin arka sayfalarındaki sütunlarında görünüyordu. Bazı hanımlar da cuma ve cenaze namazı kılmak için çırpınıyorlar, bin bir güçlükle erkeklerin arasına sokulup, aynen onlar gibi tekbir alarak kılıyorlardı. İbadet hakkını zorla elde etmiş kahramanları andırdıklarından kameralar bu cengaverleri zumluyor, onları camilere sokmayan tarikatçılara karşı büyük zafer kazanmalarının rüzgarlarını ekranlarda estiriyorlardı. Sarıklı, şalvarlı insanlar büyük şehirlerimizde pıtrak gibi çoğalmışlardı. İşin garip tarafı küçük şehirler, köyler daha muhafazakardı; buraların insanlarının İslamiyet'i daha muhafazakar üslupla yaşamaları gerekirdi; fakat oralarda bu tiplere pek rastlanmıyordu.
İrtica tehdidini manşetlere taşıyanlar, gümbür gümbür nutuk atanlar; ellerinde asa ile caddelerde gezen sarıklı, şalvarlı insanları, şu veya bu sebeple baskına uğrayıp yakalanan tarikatçıları gericiliğe örnek gösteriyorlardı. Bunlar kimdi? Ne zamandan beri faaliyette bulunuyorlardı? Nüfusumuzun yüzde kaçını etkiliyorlardı? Niçin şimdi hep peş peşe yakalanıyorlardı?.. Bunların üzerinde duran yoktu. Gözler imam-hatip okullarına, Kur'an kurslarına çevrilmiş, buraların dumura uğratılmalarının gerektiğini her vesile ile vurguluyorlardı. Onlar da buralarda okuyan gençlerin, İslamiyet'in kılık kıyafetle değil, ibadet ve iyi halle mümkün olduğunu öğrendiklerinin farkındaydılar. Mürteci olarak nitelendirdikleri insanların arasında lise çıkışlı, hatta üniversite mezunu bulunduğunu biliyorlardı. "Bu işler dini bilmemekten oluyor. İmam-hatipleri, Kur'an kurslarını tırpanlarsanız, dini hayatımıza gene cehalet hakim olacak." feryatları onları hiç ilgilendirmedi.
Hükümet değişti. İmam-hatip okulları, Kur'an kursları dumura uğratıldı. Aradan çok geçmeden şalvarlı, sarıklı insanlar azaldı; tarikatçılar gözlerden silindi; cuma ve cenaze namazı kılmak için çırpınanlar da ortalıkta görünmez oldular.
1998 yılı ise hafızalarda kasetler yılı olarak kalacak. Bu kasetlerde adı geçenlerin bazıları tutuklandı, bazıları tutuklanmadı. Devletin büyük bankalarından birinin özelleştirilmesine fesat karıştırıldığı gerekçesiyle ortalık tekrar karıştı. Başbakan kendisine yakınlığıyla bilinen bir ekranda, milletin huzurunda adeta sigaya çekildi. O, yaptığı işin doğruluğunu ispat için "Nasıl adam olduğunu Güven Erkaya Paşa'ya sordum; yirmi yıllık dostumdur; çok iyi insandır dedi"ğini söyledi. Hiç kimse şahide iltifat edip üzerinde durmadı.
Olayları bir bir değerlendirenler, kim kimin danışmanı olduğunu düşünenler, çok şey görürler. Tabii danışmanın o konunun uzmanı olması gerektiğini de hatırda tutanlar herhalde La Fontaine'nin şu masalını hatırlarlar:
Bir ormana musallat olan veba, hayvanları kırıp geçiriyormuş. Ormanın kralı aslanın kanaatince günahkarlar çok olduğu için bu vebayı tanrılar onlara musallat etmişlerdi. Eğer herkes günahını itiraf eder de, en günahkarları tanrılara kurban verilirse, ormandaki bütün hayvanlar kurtulacaklardı. Hayvanların tamamı toplanır; aslan kanaatini açıklar; en günahkarın tespitinde adil davranabilmek için bir heyet kurar. İlk önce kendisi günahını itiraf eder. Körpecik kuzuları midesine indirdiğini, iştihasının önüne geçemeyip çobanı da yediğini söyler. Ama heyet bunu normal bir hadise kabul eder, onu günahsız bulur. Sonra kaplan, ayı, domuz ve diğer güçlüler günahlarını sayıp dökerler. Heyet hiçbirisinin büyük günah işlediğine kanaat getirmez. Sonunda sıra eşeğe gelir. O bir tapınağın bahçesindeki otları yediğini söyleyince, kıyamet kopar. Heyet onu en büyük suçlu bulur; ormandaki bütün hayvanların selameti için eşeğin kurban edilmesine karar verir.




ZAMAN ]lk Sayfa
© 1998 Feza Gazetecilik A.Ş.