11 Ocak 1999, Pazartesi
Güncel
Dünyadan
Ekonomi
Kültür
Spor
Yazarlar
Arşiv
Medya

Text Only
Temel Harfler


Eksen

Selçuk Gültaşlı
Mısır-Irak söz düellosu
"Müslüman olmadan önce Arap'ız ve Muhammed de peygamber olmadan önce Arap'tı. Aramızda ne azınlık var, ne de çoğunluk, bizi bölecek hiçbir unsur yok. Hepimiz biriz. Musa, Muhammed, İsa ve İbrahim'den önce de Arap'tık". Sonradan Irak kralı olan, Şerif Hüseyin'in oğlu Faysal 1919'da Halep'te böyle sesleniyordu Arap halkına. Peygamber soyundan geldiğini iddia eden babası Şerif Hüseyin'in Osmanlı'ya 'kazan kaldırmasının' sebebi, Dersaadet'in İslam ümmetinin geleceğini tehlikeye sokmasıydı. İddiası buydu Şerif Hüseyin'in. Oğlu ise Suriye'de kral olabilmek için naif bir milliyetçilik söylemi geliştirmiş, Hz. Muhammed'in peygamberliğinden önce Arap'lığına vurgu yapıyordu. Şerif Hüseyin ve oğulları büyük Arap imparatorluğu aşkıyla yanıp tutuşuyorlar ve istismar edebilecekleri her unsuru kullanıyorlardı. Sonuçta Müslüman Arap coğrafyası bölüşüldü, her kabile kendi devletini kurdu, Şeriflerin elinde de Ürdün kaldı. Son iki haftadır, Mısır ile Irak arasında bir söz düellosu var. Son gelen haberler, olayın sözleri aşarak fiiliyata döküldüğünü, Mısırlı yetkililerin Saddam'ı devirmek 'maksad–ı alisi' için Irak muhalefeti ile görüştüğünü belirtiyor.
Özgür(!) Mısır ve Irak basını, liderlerinin haklılığını ispata yönelik önemli yayınlar yapıyorlar. Mısırlı gazeteciler, Irak'ın Kuveyt'i işgalinin "tüm yenilgilerin anası" ile sonuçlandığını, Saddam'ın ise Irak tarihinin en kötü yöneticisi olduğunu yazıyorlar. Saddam'ı 1988'de 6 bin Mısırlının katledilmesinden sorumlu tutan basın, Irak diktatörünün uluslar arası bir mahkemede yargılanmasını istiyor.
Irak basını biraz daha 'alta' vuruyor. Irak'ın Pravda'sı Babil gazetesi, Mübarek'in 'hain Sedat'ın bir kopyası' olduğunu, mütecaviz ABD ve İngiltere'ye karşı suskun kalan Arap ülkelerinin 'dilsiz şeytan'la özdeşleştiğini iddia ediyor, ardından da Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'i 'utanmaz Hüsnü' diye tesmiye ediyor. Mübarek, Saddam'ın sorumsuz tavırlarının son hava saldırısını teşvik ettiğini savunurken, Bağdat 'Arapların aşağılık tutumları' yüzünden ülkelerinin tecavüze maruz kaldığını iddia ediyor. Karşılıklı ithamlar uzayıp gidiyor.
Irak'a yapılan son saldırıyı görüşmek üzere olağanüstü toplantıya çağrılan Arap Birliği, Mısır ve Suudi Arabistan'ın itirazı üzerine toplanamıyor. Irak, 2 Ağustos 1990'da Kuveyt'i işgal etmeden önce Arap Birliği'ni acilen toplantıya çağırmıştı. Toplantının tutanaklarını daha sonra yayınlayan L'Express dergisi görüşmeler sırasında Arap delegelerin hemen hiçbir konuda anlaşamadıklarını, kavga ettiklerini ve birbirlerine tabak fırlattıklarını yazmıştı.
Araplar dünya sahnesine İslam ile çıktılar. İslam, Araplara sıfırı buldurdu, Endülüs'te dev bir medeniyet kurdurdu, imparatorluklarını dünya dengelerinde muvazene unsuru yaptı. Bir an Arapların İslam'ı benimsemediklerini farz edelim. Bugün Arapları nasıl değerlendirirdik, 'petrol budalası', 'sonradan görme', 'çöl bedevisi' vs. Tamamıyla olumsuz.
Ailece 'verimsizlikleri ile maruf' Şerif ailesi, Arap milliyetçiliğini kullandı. Arap ülkelerini yıllarca emperyal güçlere lokma yaptı, her kabile kendi ülkesini kurdu. Bugün bütün Arap alemi milliyetçi liderler tarafından idare ediliyor, petro–dolar zengini ülkeler ise İslam kılıfı içinde kabile–milliyetçiliği yapıyorlar. İslam yoksa, Araplar da yok.

Zaman'dan

Hüseyin Gülerce
İnanç ve ümit
Ters bir gelişme olmazsa Türkiye bu hafta sonunda Meclis'ten güvenoyu almış yeni bir hükümete kavuşacak.
Ülkemizi 18 Nisan seçimlerine götürecek DSP azınlık hükümetinin programı bu açıdan dar tutulacaktır.
Her yeni seçim, özünde ümit taşıyan ve milli irade beyanıdır. Bizim milletimizin sağduyusunun her defasında sandığa yansıdığını ve verdiği mesajların doğru okunması ve hükümet oluşumlarına doğru yansıtılması halinde, her seçimin toplumsal çıkış yolunu da işaretlediğini unutmamak gerekir.
Buna rağmen 18 Nisan seçimlerine giderken genel bir karamsarlık havasının varlığını da görmezlikten gelemeyiz.
Siyaset ve onun en üst konumdaki temsilcisi Parlamento, ümitsizlik değil çözüm yeridir. Evet son iki yıldır yaşadığımız süreçte Parlamento ve sivil iradenin yaralandığını gösteren üzücü gelişmeler, demokrasi adına zaman zaman ağırlaşan karamsarlıklar doğurmuştur. Ama bunları, geleceğimizi karartma adına bir felaket tasvirine dönüştürmek, topluma ümitsizlik aşılamak hem yanlış, hem de tehlikelidir. Böyle bir ruh hali, milleti yönetmeye kalkanlara asla yakışmaz.
Sivil toplum ve siyaset önderleri; iman ve ümitle dünü–bugünü ve yarını birlikte yaşarlar. Bu ufuklarıyla hayata ve olaylara derinlik kazandırırlar. Bütün bu milleti her sahada olayların sıkıcı, boğucu ve karamsarlık aşılayan tesirlerinden kurtarmaya çalışırlar. Bu ufku yakalayamayan, zaman üstü olmayı başaramayanlar ise kendilerini hadiselerin akışına bırakır, selde bir kütük olarak gözlerden kaybolup giderler.
Bugünkü gibi yaşadığımız dönemler yeni iradeler, yeni kararlılıklar ve sağlam muhasebeler gerektirir.
Böyle dönemlerde ülke meseleleri dar politikacı mantığıyla değil, insanımızın ve milletimizin ana meselelerini çok iyi kavramış ve alternatif çözümler üretebilen ufuk insanlarının çabalarıyla çözülür. İdeolojik saplantıları bir kenara bırakan, farklı görüş ve düşüncede olsalar da kendi insanını düşman görmeyen, kin yerine sevgiyi, kavga yerine topluma hizmeti düşünen bu güçlü iradelere bugün her zamankinden daha çok ihtiyacımız var.
Çünkü onlar kendi nefisleriyle hesaplaşmasını bilenlerdir. Kırk tane yanlıştan sonra bile hala hiçbir şey olmamış gibi baş sallayıp durmazlar.
Çünkü onlar mütedeyyin insanların daha fazla rencide edilmesine rıza göstermez, öfkeyle de kalksalar duracak bir yer olduğunu bilirler.
Çünkü onlar kendi düşüncelerini tenkit edip sorgulama cesaretini gösterebilen seviyeli dimağlar ve yüksek ruhlardır.
Onun içindir ki onlar en karamsar dönemlerde bile toplumun bütün sorunları ve siyasetin bütün sıkıntıları için alternatif çözümler üretirler... Onun içindir ki onlar günlük düşünmez, sadece ve sadece milletin devletler muvazenesindeki yerine ulaşması sancısı ile yatar kalkarlar...
Bu yol, ümit ve diriliş heyecanı duyanların yoludur.
Bu milletin polat ruhlu kahramanlarına yakışan, bu yoldan ayrılmamaktır. Sevgisiz, merhametsiz ve şefkatsiz ruhların bütün çabalarına rağmen 1999, 1998'den güzel ve aydınlık olacaktır.
Ümit dolu yeni bir dönemin eşiğindeyiz.

Görsel Yönetmenimiz Ergün Diler, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nin "en iyi birinci sayfa" dalında verdiği birincilik ödülüne layık görüldü. Sempatik ve efendi arkadaşımızın başarılarının devamını diliyoruz.
Emektar arkadaşımız Kadir Demirel'in de "diğer sayfalar" dalında kazandığı mansiyon meslek kariyeri için güzel bir armağan oldu.
Zaman, gerçekten ödüllere layık bir gazete.

Tefekkür

Hekimoğlu İsmail
İslam ülkelerinde demokrasi
On sekizinci asırda başlayan sanayi devrimi ile Avrupalılar kapitalizme adım attı. Kapitalizm, kiliseye karşıydı; sosyalizm ise bütün dinlere karşı çıktı. Bu haliyle her ikisi de materyalistti.
İspanya'da sekiz yüz sene kalan Arablar; Belgrad'da dört yüz sene oturan Osmanlılar, Avrupa'yla sıkı ilişki içindeydi.
Müslümanların Avrupa'ya; Avrupalıların İslam ülkelerine yaptığı askeri seferler; bunların iç içe girmesine de sebepti.
Coğrafi ve askeri yakınlığın yanında kültürel bütünlüğe gidildiği de inkar edilemez. "Zayıflar, güçlüyü taklit eder" esasınca, son üç yüz senedir Müslümanlar, Avrupalıları, dolayısıyla materyalistleri taklit etti.
Osmanlı Devleti'nin son zamanlarda açtığı mekteplerde ders kitapları tercümeydi ve derslerde materyalist görüş hakimdi. İttihat ve Terakki Cemiyeti'nin Askeri Tıbbiye'de kurulduğu hesaba katılırsa, Osmanlı'nın çöküş sebebi daha kolay anlaşılır ve Türkiye Cumhuriyeti'ni kuranlar da bir zamanların İttihat ve Terakkicileriydi.
On dokuzuncu asrın dinle ilgisi gösterilemez. Birinci Dünya Savaşı, Müslümanların esareti ve imhası manasına gelirken; İkinci Dünya Savaşı materyalistlerin birbirini yemesiydi. Bu savaşlar, Müslümanların uyanmasında mühim rol oynadı. Fakat dünyanın maddi ve manevi haritasını çizenler süper güçlerdi, onlar da materyalistti. Birleşmiş Milletler'in ve NATO'nun da görüşü materyalisttir. Bugün globelleşmeyle kurulan dünya devleti, başta Amerika olmak üzere süper güçlerin yönetiminde. Bunlar materyalist ve bunların güdümünde elli beş İslam ülkesi...
Demokrasi gibi rejimlerin ve ideolojilerin bütünü, materyalist anlayışla yoğurulmuş sistemlerdir. Bu sistemlerde haram ve helal tabirleri, ferdi ilgilendirir, umuma teşmil edilemez. Zira materyalist anlayışta devlet dine de, dinsizliğe de aynı uzaklıkta dururken; içki, kumar ve fuhuş suç değildir. Dinde bunların haram olması, materyalizmde ise ferdin zevkini okşaması, kavganın asıl sebebidir. Ama bu üç şey Müslümanların da çoğunu mağlup edince, materyalizm, her geçen gün güç kazanmıştır.
Materyalİzm nedİr?
Materyalist Felsefe Sözlüğü'nden bunu özetlersek; madde ezeli ve ebedidir, varlığı kendindendir, yaratılmamıştır, yok da olmıyacaktır; tesadüfler ve irade özgürlüğü (spontane) vardır. Materyal (material), yaratıcıdır; onlar yaratıcının böylesine inanırlar, din gönderen Allah'a inanmazlar. Bu sebeple İslam ülkelerinde Allah'a inanıp, dinle meşgul olmıyanların sayısı çoktur. Yine bu sebeple İslam ülkelerindeki demokrasi, İslamiyet'e de, Müslümana da yön vermeye çalışır.

Beşinci Yol

Güntay Şimşek
Trilyonları kapat baskısı...
Düzen bozuk kurulunca sistem de yanlış işliyor. Atatürk Havalimanı pist yolsuzluğunu henüz izah eden olmadı. Müteahhit, işi sağlam yerden bağlamanın güvenliğiyle yoluna devam ediyor.
Yolsuzlukta adres olarak gösterilen iki önemli kuruluş gerçek sorumlu bulmada yanıltıcı olmamalı. Çünkü Demiryolları, Limanlar ve Havameydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH) ile Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü'nün (DHMİ) mesuliyetini sırtına alarak işin bu raddeye gelmesini sağlayan kişi müsteşardan başkası değil.
DLH yatırımcı, DHMİ ise işletmeci ve para kazanan kuruluş olarak Ulaştırma Bakanlığı uhdesinde ve müsteşarın bire bir ilgi alanında...
'Yolsuzlukların önüne geçilmesi yönünde devletin bir mekanizması yok mu?' diye meraklananlar olabilir.
Evet var; ancak daha komik.
1997 yılında DLH'nin cari bütçesi (personel maaşı, bina giderleri –kira, elektrik, su– personel ulaşımı vesair) 16 trilyon 506 milyar. Aynı DLH'nin yatırım bütçesi ise 15 trilyon 982 milyar olmuş.
1998 yılında da tablo değişmemiş. Cari bütçe 26 trilyon 140 milyar, yatırım bütçesi ise 21 trilyon 391 milyar olarak gerçekleşmiş.
Yukardaki rakamların özeti şu:
Devlet, yatırımını koruyabilmek için daha büyük para ayırmış. Aslında gerçek yolsuzluk bu...
Fakat şu an halihazırda pist yolsuzluğu var.
Ulaştırma Bakanı Ahmet Denizolgun da kamuoyuna yansıyan hava meydanı yolusuzluklarının kapatılması yönünde siyasilerin baskısından şikayetci.
Eski bir bakan, olayları yalanlamasını Denizolgun'dan rica ediyor. Bürokratlar da bakanlarından teftişi geri almasını istiyor.
Peki ama kim bunlar?
Teftişin geri almasını hararetle isteyenin repolu Mercedes'e binen Ulaştırma Bakanı Müsteşarı Süreyya Yücel Özden olabileceğini kestirebiliyorum da, eski bakanın kim olabileceği hususunda kuşkularım var.
Çünkü Ulaştırma Bakanlığı koltuğuna oturmuş eski bakanların bir vesileyle kurmuş oldukları ilişkilerini devam ettirdiklerini biliyoruz. Sadri Şener'e ihale edilen Atatürk Havalimanı 3. Pist İnşaatı'nı astronomik rakamlarla devlete kimin mal etmeye çalıştığını da bu sebepten çözmek zor olmamalı. Hangi bakanın zamanında bu ihaleye nokta konmuşsa evvala sorguya ondan başlanmalı...
Demiryolları, Limanlar ve Havameydanları İnşaatı Genel Müdürlüğü (DLH) ile Devlet Hava Meydanları İşletmesi Genel Müdürlüğü'ne (DHMİ) çok ilgi gösteren müsteşar Özden'de hava meydanlarında yaşanan yolsuzluklar hakkında yeterli ve teferruatlı bilgi olmalı.
Ulaştırma Bakanlığı'nın değişmeyen ismi Özden, bu iki KİT'in sorumluluğunu da yine çok yakınındaki müsteşar yardımcısı Tolga Akgüne havale ederek, meydana gelebilecek hadiseleri kumanda etmeye çalışmaktadır.
Atatürk Havalimanı pist yolsuzluğu pis bir şekilde kamuoyuna yansıyınca, müsteşar apar topar Ulaştırma Bakanı Denizolgun'un kapısını çalarak, 'Efendim bir açıklamayla, medyaya yansıyan pist yolsuzluğunu yalanlayın' diyor. Fakat umduğunu bulamıyor.
Müteahhit Sadri Şener'in iflastan kurtulmasını sağlamak üzere ihale edilen pistten havalanan üçkağıt haberleri üzerine, bakan mevzuyu müfettişlere havale ediyor.
Hoş, teftiş yapılsa ne olacak?
Yolsuzluklardan elde edilen meblağın yüksek olması durumunda her makamda adam nasıl olsa satın alınabiliyor.
Türkiye de son yıllardaki ataletini yıkarak, sadece yemesini bilen; ama iş yapamayan siyasilerden ve bürokratlardan kurtulmuş oluyor.
'Adamlar yiyor; ama canım işte yapıyorlar. Bıraksanız Türkiye'yi iki yılda aya, kendilerin de Mars'a ulaştıracaklar.' denmeye başlıyor.
Eğer bu görüş toplumda yeterli derecede ağırlık kazanmışsa, müsteşara bakanlık fevkalade yakışacak demektir...

Maarifname

Ahmet Ünal
Delikanlı üniversiteli!
Üniversite, ülke gündemi ne zaman karışsa, vakit kaybetmeden yardımcı oyuncu olarak sahneyi doldurur.
Bu biraz da sebep sonuç döngüsünün gereğidir. Ülkede yaşananlara üniversitenin ve üniversitelinin tepkisiz kalması düşünülemez.
Ama tepkinin dozunu, kanı deli deli akan gençlerin ayarlaması pek güçtür. Kitle psikolojisi toplumsal eylemlerde grup üzerinde fazlasıyla baskındır. Yaşayarak öğrendiğim için biliyorum.
Mesleğe ilk başladığım günlerde elimde fotoğraf makinesiyle üniversitedeki eylemleri takip ediyordum. Etrafta fazla gazeteci olmadığı bir an, fotoğraf makinemi kaldırınca karşımdaki grubun da ellerini havaya kaldırdığını ve slogan atmaya başladığına şahit oldum.
Önce inanamadım ve tekrar denedim. Evet ben deklanşöre basacağım zaman kitle hareketleniyordu. Gazeteci arkadaşlarım beni teyit edecektir. Birçok eylem, haberciler olay yerine gelinceye kadar bekletilmiştir.
Hiç eyleme katıldınız mı veya aralarında yürüdünüz mü?
Eğer içinde bulunduğunuz kitleye karşı şartlanmış değilseniz, kısa bir zaman sonra kendinize ait fikirlerinizi bir kenara bırakıp, grupla aynı havayı solumaya başlarsınız. Orda tek doğru vardır. O da grubunuzun doğrusu...
Bunu kalabalık bir tribünde milli maç seyretmeye benzetebilirsiniz. Gol atıldığında, yanınızdakiyle kim olduğuna aldırmadan kuzu sarması olabilirsiniz. Gol yediğiniz zaman muhteşem kalabalık sessizce stadyumu terk eder.
İşte, olayın püf noktası tam burada. Bir kısım insanlar kitlelerin nasıl yönlendirildiğini çok iyi bilir. Hatta bunların çoğu özel eğitimlidir. Kitleyi istedikleri noktaya kanalize edebilirler.
Eylemlerde kullandıkları bazı nesneler de semboliktir. Mesela bir eylemde tabanca kullanılması pek dikkat çekici olmayabilir. Fakat satır kullanıldığında rutin bir olaya ekstralık kazandırılarak basına haber yapılacak malzeme sağlanmış olur. Belirli bir grup töhmet altında bırakılacağı zaman bazı semboller özellikle seçilir. O gruba ait simgeler kullanılır.
Para karşılığı provokasyon yapan biriyle tanışmıştım. Kendisi durumunda olan kişilerin, grupların hassas olduğu konular üzerinde eğitimli olduklarını anlatıyordu. İstediği zaman solcu, sağcı veya İslamcı kılığına girebiliyordu.
Eylem sırasında, grubun arasından güvenlik güçlerine küfür ettikleri, taş attıkları hatta saldırdıkları zamanlarda bile, aslında ulusal güvenlik yararına çalıştıkları şeklinde kendini savunması bana ilginç gelmişti. Onlar aslında grupların içindeki potansiyeli ortaya çıkarıyormuş!
Bakın provokatörümüz ne diyor:
"Bir kitleyi illegal eylemlerin içerisine çektiğimizde, grup mecburen yasal zeminde kalmak isteyenlerle silahlı eylem taraftarları arasında ikiye ayrılır. Böylece büyük kitleler siyasallaşarak sistemin içerisine çekilir. Silahlı eylemi savunanlar ise gittikçe küçülerek marjinalleşir."
Silahlı eylem safhasına birçok grup başlangıçtaki iyi niyetli çıkışlarına rağmen yönlendirildi. Henüz silahtan uzak duranlar, her halükarda silahtan ve illegal eylemlerden uzak durma kararlılığında olanlar var.
Gerçi, "İstanbul Üniversitesi'nde türban sorunu yoktur, çocuklarımızın yüzde 85'i başlarını açmışlardır." diyerek, duyguları incitilmiş gençlerin damarlarına basan üniversite yöneticileri varken sokaklarda provokatör aramaya lüzum yok.
Kışkırtılmaya açıksanız, elbette kışkırtıcılar çıkacaktır. Ümidimizi canlı tutan, genç üniversitelilerimizin delikanlılıklarını koruma kararlılığıdır.

Tarihten Bugüne

İlhan Bardakçı
Devlet-i Aliye biziz
Tarihlerden, çöküş devresinin en alevli günlerini yaşarız. Saymaya tahammülünüz var mıdır bilmem. Ben anlatayım da hükmü siz veriniz.
1881'de Tunus elden gider, Fransız dışişleri bakanı müttefiklerine verdiği notada aynen şöyle der:
"–İngiltere, İtalya ve de Fransa'nın Asya ve Afrika sömürgelerinde yaptıkları gibi, Osmanlı benzeri geri kalmış bir devletin hakimiyetinde kalmış olan Tunus'u kurtarmak dünyanın görevi ve hakkı olduğundan..."
Kimseye kızmayınız. Devlete küse küse, birlik ve dirliğimizi kaybede kaybede bu sonucu biz kendimiz peydahlamışızdır.
1882'de Mısır ve Sudan gider. Bu tarihten az evvel 1877 Rus Harbi'nde Ruslar Yeşilköy'e kadar gelmişlerdir. Tuna boylarını, Kars ve Ardahan'ı, Batum'u ve Kıbrıs'ı elden çıkartırız.
1897'de Atina önlerinde, Dömeke'de Yunanlıları perişan ederiz; savaşı masada kaybetmişizdir; Yunanistan başımıza dert olur.
1911'de Libya İtalyanların olur. Ardından 1912 Balkan Savaşı ile Makedonya ve Rumeli'nin 500 yıl bizim olduklarını, artık sadece tarih kitaplarından öğreniriz.
«««
Bir devlet hayatı insan ömrü gibidir. İtinaya, sevgiye ve şefkate ihtiyacı vardır. Bugünün çok konuşanlarını nice evvel, karşımızda saygı duruşlarına getirebilmek, bizlerin kendi içimizdeki davranışımıza bağlı, yoksa ne hadlerine bize efendilik taslamak. Siz aksini iddia edenlere bakmayınız. Biz onların dili ile ebed müddet devletizdir.
Örnek mi istersiniz, işte iki tanesi:
1664 yılının 10 Ağustos Pazar günü Hünkar IV. Mehmet, Avusturya İmparatoru Leopold ile Vaşvar Andlaşması'nı imzalar. 1649 senesi Haziran ayının 28 Pazartesi günü ise Fransa Kralı XIV. Louis ile imzalarız bir başka andlaşmayı. Her iki andlaşmanın da giriş paragrafları aynen şöyledir:
"–Louis XIV, Roi de France et Mahomet IV. Sultan de l'Empire Eternel Ottoman..." Yani Fransa Kralı ile Ebed Müddet Osmanlı Devleti Sultanı arasında...
1798 yılında Napolyon Mısır'a saldırınca aralık ayının 23. pazar günü Rusya ile bir andlaşma imzalarız. Rus tarafından Vasili Tamara ve Reisül Küttap Ahmed Atıf Efendi'nin imzaladıkları bu andlaşmanın giriş bölümü de aynen şöyledir:
"Biz, yani Devlet–i Aliye–i Ebediyyül Devam."
Siz şimdi dün sataşanlarla daha 40 sene evvel bağımsızlıklarını kazanan sözde devlet ve aslında aşiret olanların efelenmesine bakmayınız.
Devlet–i Aliye biziz.
«««
Hiç hüzünlenmeyiniz, hakkınız yok.
Bugün bir nesil geliyor ki, arkadan, Allah nazardan saklamış. Varisi olduğumuz değerlerin, bütün asalet rütbelerinin ve vasıflarının milli ve dini vasıf ve sadakatinin şuur dolu çocukları... Bu tarih katarını ne kar, ne sel, ne de bilmem hangi afet durdurabilir. Tek çare biribirimize düşmemek.
Bugün Osmanlı yok. Ama Cumhuriyet hala o Devlet–i Aliye'dir... Yani yüce ve soylu devlet.
Elbette devlet–i ebed müddet, biziz biz...

Kalemle

Ahmet Turan Alkan
Bir zihniyet otopsisi
Günü kurtarmak, seyirciyi ekran başına mıhlamak, kısacası televizyonculuk kriterleri açısından Kadir Çelik'in yaptığı program "başarılı" idi; ama programın "tırnaksız" ifadeyle başarısını teslim ettiğimiz asıl ciheti, berrak bir zihniyet otopsisine imkan vermesiydi; açık oturumda konuşulanlardan ziyade "konuşulamayanlar"ın, konuşanlardan ziyade konuşamayanların niteliği daha çok öğreticiydi.
Bizim kuşak, gençlik kavgalarının zihni ve ideolojik arka planını bütün koordinatlarıyla tanıyacak kadar tecrübe edindi; ama pahalı ve son derece gereksiz bir tecrübeydi bu. Programda kendisine ilk olarak söz verilen delikanlıyı dinlerken bu tecrübenin ne işe yaradığını düşündüm ve zamanın ne kadar izafi olduğunu bir kere daha teslim ettim: Kurulmuş otomata benzeyen öğretilmiş mantık yapısı, örgüt disiplininin katılığından donuklaşmış bakışları ile o eli yüzü düzgün delikanlıyı dinlerken birden 1979'a dönüverdiğimi hissettim. Karşı tarafı yok sayan, diğer görüşleri doğuştan "butlan" ile malul bulan o tahlil fukaralığının yeni nesle nasıl öğretildiğini merak ettim; merakımı, seyirci sıralarında oturan "ağabey" mevkiindeki şahıs teskin etti. Ezberletilmiş, "özerk, demokratik, ücretsiz üniversite" diskurunu bir nefeste sular seller gibi sıralayan delikanlı, bu taleplerin sadece kendisi gibi düşünenleri ilzam ettiğini sanıyordu. "Karşı taraf" yoktu zaten; karşıda "Kahramanmaraş katliamını" yapan Ülkücülerle, "Sivas'ta aydınları diri diri yakan" gericiler vardı. Bunlar topyekun faşistler oluyorlardı. Faşistler, –Pinochet veya Hitler örneğinde olduğu gibi– bu dünyadaki aklı başında herkes tarafından suçlanması, itham edilmesi, yok sayılması ve hatta imhası gereken bir "insanlık arızası" idiler. Bunlar tifo, verem, cüzzam, kolera gibi insanlığın ortak düşmanı sayılması gereken mikroplardı ve faşistlere karşı tavır almak o çocuğa göre insanlığın çağdaş ve ortak değerlerinden birisiydi.
O anda, "vay canına" demekten kendimi alamadım; bu yaşımda bile şu delikanlı kadar fikir selametine erişemediğime hayıflandım; "karşı tarafı da dinle" kuralını koyan Roma hukukçularının saflığına acıdım.
Çocuk, karşı tarafa tifüs mikrobu muamelesi yapmaya öylesine alıştırılmıştı ki, tartışma salonuna bile sokulmayan yüzlerce arkadaşının yokluğundan rahatsızlık bile duymadan ezberini seslendirip gidiyordu; diline pelesenk ettiği "demokratik üniversite" modeliyle aslında neyi özlediği açıktı. Delikanlının, kendisi gibi olmayan ve kendisi gibi düşünmeyen kimseye tahammülü yoktu. Taktığı at gözlüğü, zihni fukaralığının farkına varmasını engelliyordu.
Yetmiş bin küsur mevcudu olan bir üniversitede onun gibi kaç öğrenci olduğu tartışıldı sonra; sayıların da izafi değer taşıyabileceğini artık öğrenmiş olmalıydık. 12 Eylül öncesinde de sol fraksiyonlar arasında kendileri gibi düşünmeyenleri "tarihin cürufu" farz ederek onlara insanlık izzet ve onuru atfetmeyen grupların sayısı, adet itibariyle ehemmiyet taşımıyordu.
Kadir Çelik'in ısrarla cevabını aradığı "bu olaylar nasıl sona erer" sualinin cevabını bulamadık; ama problemin boyutlarını fark etmek, cevaptan daha öğreticiydi. Ürpererek farz ettim ki üniversitelerin "kan çanağı" haline gelmesini isteyenlere karşı bizim akıl ve feraset yardımıyla alabileceğimiz hiçbir tedbir yoktu; 12 Eylül öncesinde atla arpayı dövüştürenler, eğer şimdi yine aynı maksat peşinde iseler bu feci gelişmeyi geciktirebilecek veya önleyebilecek zihni bir fren cihazından mahrumduk. Bizim tecrübemiz bizim neslimize aitti ve bizim herhangi bir yolla bu akıldışılığı engellememiz mümkün değildi. Türkiye'nin içinde yaşadığı akıllara ziyan siyasi ve zihni atmosfer, iki kuşak arasında tecrübe aktarılmasını bile dumura uğratacak derecede bulandırılmıştı.
Zihnimde kalan son ıstırap verici tortu, küfür niyetine tükürülen "faşist, ülkücü" ithamlarının hala "popülaritesini" kaybetmediğini fark etmek oldu. İtina ile korunmuş ve biriktirilmiş bu kindarlığın sebebi üzerine düşündüm; manidar bir cevap bulamadım; kendilerini ancak düşmanları ile tarif edebilen bir zihniyetin acınası seviyesinden başka bir ihtimal gelmedi aklıma.
Yıllardır, "evine dön Türk solu, seni özledik" deyip duruyoruz; çağrının niçin "yok sayıldığını" şimdi az buçuk anlar gibiyim.

Tahlil

Mehmed Niyazi
Şaşırmamak mümkün değil
Yıllarca önce ülkemizin seviyeli kalemlerinden Sayın Gürbüz Azak'ın "Aydınlar ve beygirler" başlığıyla nefis bir makalesini okumuştum. Bizi kurtaracak ümidiyle yıllık izinden dönen İngiliz Büyükelçisi'nin atlarını aydınlarımız çözüp, yerine koşulduklarını, halkımızın garip bakışları arasında arabasını Sirkeci Garı'ndan elçilik binasına çektiklerini anlatıyordu. Büyük yankı yapan, aynı zamanda değişik yorumlara vesile olan bu makaleden aylarca sonra, bir gün kütüphanenin kantininde çay içerken bir doçent dostum, Gürbüz Bey'in muska gibi sakladığı makalesini cebinden çıkardı. "Bu beyefendi'nin günahını çok aldım. Nice kereler homurdandım; aydınların nasıl karalandığına misal olarak sayısız kimseye gösterdim. Geçen gün güvenilir bir hatıratta rastlamam mı!.."
Konuyla ilgilenenlerin mutlaka dikkatini çeken, "Kıbrıs'ta İslami Kimlik Davası" kitabından tanıdığımız Hüseyin Mehmet Ateşin Bey'in yeni bir eseri piyasaya çıkmak üzere. Büyük bir titizlikle hazırladığı, "Kıbrıslı "Müslüman"ların "Türk"leşme ve "laik"leşme serüveni" adındaki çalışmasını okuyunca, son dönem aydınlarımızın ülkemize nelere mal olduğu biraz daha gün ışığına çıkıyor. Jön Türkler'den Jön Sırrı'nın yazdığı şu cümle, Gürbüz Azak Bey'in anlattığı aydınların yalnız olmadıklarını bize gösteriyor. "Milletimizin özverili çocuklarını otuz üç sene özgürlük gölgesinde konuk edinen görkemli İngiliz bayrağı kendi bayrağımız denli yücedir, saygındır."
Lozan Antlaşması'yla ülkemizden koparıldığı resmen tescil edilen Kıbrıs'a 1926 yılında Asaf Bey konsolos olarak gönderilir. Bu şahsın Kıbrıs'ta köy köy dolaşıp, Türklerin Türkiye'ye göç etmesi lazım geldiğinin propagandasını yaptığının rivayet edildiğini gene Ateşin Bey'den öğreniyoruz. Diyelim ki konsolos Asaf Bey ne yaptığını bilmeyecek kadar dünyadan habersizdir. Ama şu satırları dışişleri bakanlığımızın sefaletini önümüze sererken, bizleri kara kara düşündürmektedir. "Vali Stross, 1932 yılında Türkiye'yi ziyaretinde Dışişleri Bakanı Şükrü Kaya ile yaptığı görüşmeye dair ilgili raporunda onun kendisine söylediği, Müslüman halka yaptığı tavsiyeleri kayda geçirtir. Şükrü Kaya Kıbrıslı Türklere İngiliz hükümetine sadık kalınmasını, eğer Elenlerin üstünlüğünü çekilmez bulurlarsa, hükümete zorluk çıkarmak yerine başka diyarlara göç etmelerini salık verdiğini söylemektedir...
Kıbrıs adeta büyük bir transatlantiktir. Sadece yurdumuzun güney bölgesi için stratejik önemi haiz değlidir. Kıbrıs'a hakim olan, Süveyş Kanalı dahil bütün Doğu Akdeniz'in mukadderatını avucunda bulundurur. Burayı milletimize boşalttırmakla Doğu Akdeniz'deki üstünlüğü kendi elimizle Yunanistan'a teslim etmiş olmuyor muyuz? Bunu yapmayı sadece cahillikle izah etmek ne derece mümkündür? Dışişleri Bakanı'nın siyasi danışmanları, gerekli gördüğünde fikir alabileceği strateji uzmanları yok mu?
Nasıl ki Batı'nın tarihinde asiller, ruhban sınıfı, merkantilistler hakim olmuşlarsa, iki yüz yıldan beri dünyanın her yerinde, bütün rejimlerde aydınlar hakimdir. Siyasiler de, bürokratlar da onların arasından çıkar. Rejime rengini veren, iktidarın kaynağı halkın değil, aydın kadroların özelliğidir. Onların karakterleri, ciddiyetleri, seviyeleri, seciyeleri rejimlere yansır. Aydınlarımızın tahlilini yapabilen bir zihniyetle son dönem tarihimizi değerlendirebilen, milletimizin yaşadığı buhranların gerçek sebebini sağlıklı bir şekilde yakalar, rahmetli Menderes ve arkadaşlarının yaşadıkları dramın üzüntüsünü yüreğinde daha derinden duyar. Bilhassa son zamanlarda milli aydın yetiştirme gayretlerine karşı alınan tavırlar da beyninde gerçek manasını bulur.

Not Defteri

Beşir Ayvazoğlu
Üslup ve imza
Benim Adım Kırmızı'yı ben de okudum; moda olduğu için değil, ilgilendiğim bir konuyu işlediği için. Ciddi bir emek sarf edilerek çok iyi kurulmuş "renkli" bir roman olduğunu söyleyebilirim, o kadar. Orhan Pamuk'un Osmanlı konusundaki yaklaşımını yanlış buluyorum. Hakkındaki "oryantalistik" suçlamasının bir paranoya değil, ciddi bir tespit olduğu kanaatindeyim. Elbette bu kanaatim, onun yaptığı işin önemini azaltmıyor. Osmanlı tarihinin ve kültürünün ayrıntılarına dikkat çektiğini, bazı insanlar ve çevreler için yeni ilgi ve düşünce alanları açtığını inkar edecek değilim. Bu yazıda sadece Benim Adım Kırmızı'nın en önemli meselesi olan üslup ve imza üzerinde kısaca durmak istiyorum.
Bazı hadislerde karşımıza çıkan (ve mutlak olmayan) tasvir yasağının tevhid ilkesine bağlı ikincil bir ilke olduğunu, bu ilkenin Müslüman sanatkarı, dış dünyanın benzerini yapmak gibi temelde psikolojik nitelik taşıyan bir eğilimin esaretini kurtardığını düşünmek hoşuma gidiyor. Bu yasağın pratikteki sonucu, eşyanın üsluplaştırılarak bir çeşit geometriye dönüştürülmesidir. Böylece görünen dünyanın nesneleri, tek tek, ferdi özelliklerden uzaklaşarak tümeli yansıtan klişeler haline gelir ve temsili karakter kazanır. Hatta zamanla elde edilen yeni biçim, kaynağını hiç hatırlatmayacak şekilde dönüşüme uğrar. Bu ameliye eşyanın tesadüfi taraflarını paranteze almaktır.
Geometrileştirme iradesi, aynı zamanda sanat eserinin bütün ferdi ihtiraslardan ve psikolojik arazlardan arındırılmasının prensibidir. Yani sanatkar, ferdiyetini de –bazen imzasını bile gizleyecek kadar– paranteze alır. Böyle bir anlayışa bağlı sanatta, ilk bakışta şahsi üslubun yeri yokmuş ve orijinal eser ortaya koymak mümkün değilmiş gibi bir sonuç çıkarılabilirse de; bu, üsluptan ve orijinal eserden ne anladığımıza bağlıdır.
Modernite açısından orijinal eser, kendisinden öncekileri herhangi bir şekilde içermeksizin, kendi başına bir ilk teşkil eden, bu hüviyetiyle sanatkarın kişiliğine son derece bağlı eserdir. Halbuki ferdiyetin paranteze alındığı gelenek sanatları zamanla bir çeşit hırfet sanatı haline gelmiştir. Sanatkarların kendilerinden öncekilerin ortaya koydukları birikimi "temessül" etmeleri de bir çeşit hırfettir. Hatta birçok sanat eseri, tek kişinin değil, birçok kişinin ortak çalışmasının ürünüdür; deseni çizenler, cetveli çekenler, boyayanlar vb. ayrı ayrı kişilerdir. Şiirde bile tahmis, taştir, nazire gibi "hırfet" ürünü sayabileceğimiz bazı türler vardır. Ayrıca şairse, aşağı yukarı sınırları çizilmiş bir mecaz kadrosu, belli vezinleri ve şekilleri, hattatsa sınırlı bir şekil repertuvarı, her şeklin değiştirilemeyecek ölçüleri, nakkaşsa sıkı sıkı bağlı kalmak zorunda bulunduğu kaideler, hatta biçim kalıpları vb. vardır.
Geleneğin böylesine kuşattığı bir sanat anlayışına bağlı kalarak şahsi üslup sahibi olmak ve orijinal eser vermek çok zor; fakat imkansız değildir. Herhangi bir sanatın heveskarı, soyunduğu işin uzun bir çıraklık dönemi gerektirdiğini ve varlık gösterebilmek için devlerle güreşmek zorunda olduğunu bilir.
Geleneğin koştuğu ilk şart, sanatkarın kendisinden önce yapılanları özümsemiş olmasıdır. Şairse, öyle bir mazmun bulmalıdır ki, hem o güne kadar söylenmiş olanların dışında olmasın, hem de daha önce söylenenleri aynen tekrarlamasın! Ancak bu ince ayrımı yakalayabilen sanatkar aradan sıyrılabilir. Orijinal eser, aşağı yukarı aynı malzemeler vücuda getirilmiş, kendisinden öncekini hem tekrarlamayan, hem de onu inkar etmeyen eserdir. Divan şiirinin gücü buradan gelir; bunun için nebati ve geometrik tezyinatta akıl almaz inceliklere ulaşılmıştır; eski musikinin nağmelerde "tekasüf" eden zenginliklerini bunun için bir Batılının kulakları fark edemez.
Eğer orijinalite burada aranırsa, İslam sanatında yeni ve orijinal eser verilmediği, üslubun reddedildiği vb. gibi iddialar bütün anlamını yitirecektir. Esasen bu iddialar oryantalizm damgası taşımaktadır. Sadece şunu hatırlatmak isterim: Rahmetli Necmeddin Okyay, herhangi bir yazıya baktığı zaman ilk bakışta onun hangi hattat tarafından ne zaman yazıldığını yüzde yüze yakın bir isabetle teşhis edebiliyordu. Eğer üslup olmasaydı ve sanatkarlar geleneğin kendilerine verdiği hazır biçimleri şuursuzca tekrarlamakla yetinselerdi, bu mümkün olabilir miydi?

DERKENAR
Yahya Kemal ve 40. Yıl'dan kalanlar
Yahya Kemal doğrusu şanslı bir şair. Ölümünün kırkıncı yılı dolayısıyla geçen yıl düzenlenen faaliyetler başka hiçbir şaire nasip olmamıştır. Yayımlanan kitaplar ve albümler de ciddi bir yekun tutuyor. Sait Başer'in Yahya Kemal'de Türk Müslümanlığı (Seyran Yayınları), Yaşar Şenler'in Kültür ve Edebiyata Dair Görüşleriyle Yahya Kemal (Ötüken Neşriyat) ve İsa Kocakaplan'ın Gök Kubbemizin Şairi Yahya Kemal (Damla Yayınevi) yılın başında çıkan kitaplardı. Daha sonra Konur Ertop'un aynı zamanda albüm niteliği taşıyan kitabı çıktı. Yapı Kredi Yayınları'nın Yahya Kemal / Cumhuriyet Şairinin Yalnız Adam Olarak Portresi konulu sergi münasebetiyle yayımladığı albüm, Ramazan Bakkal'ın Avrasya Bir Vakfı adına hazırladığı Tanıtamadığımız Yahya Kemal adlı albüm nitelikli derleme ve nihayet İstanbul Fetih Cemiyeti'nce "Yahya Kemal'in Vefatının 40. Yıl Dönümü Hatırası" olarak yayımlanan Yahya Kemal Albümü dikkate değer çalışmalardı. Sermet Sami Uysal'ın ve Kazım Yetiş'in Yahya Kemal biyografileri de 40. Yıl'ın ürünleriydi. Kazım Yetiş ayrıca büyük şair hakkında yazılan önemli yazıları bir araya getirdi ve Yahya Kemal İçin Yazılanlar (İstanbul Fetih Cemiyeti) adını verdiği bu çalışmanın birinci cildini çıkardı. 1998, Alim Kahraman'ın Yahya Kemal Beyatlı (Şule Yayınları) adını taşıyan biyografi niteliğindeki kitabıyla kapandı.

GÜLDESTE
Çare-sazım, gitme kim ruz-ı firakın derdime
Kat'ı ümmid ettiğim gündür husul-ı çareden
Muallim Naci

Cihannüma

Erol Özbilgen
Enflasyon düştü mü?
Enflasyon hakkında siyaset ve iktisat "ulema–yi kiram hazeratı"nın bir yıl önce buyurdukları, "keramet"in gerçekleşmeye başladığı geçenlerde ilan edildi. Oysa çarşıda, pazarda gıda maddelerinin fiyatları yükselmeye devam ediyor.
Olay bir "Karakuş fıkrası"nı hatırlatıyor. Karakuş, "Temel Reis" ya da "bektaşi babası" gibi insanları bol bol güldüren anonim bir kişi değildir. Fıkraları, Nasreddin Hoca ya da Bekri Mustafa gibi felsefi mesajlar ileten, onlar kadar gerçek bir kişi olduğunu biliyoruz. Şu farkla ki, Nasreddin Hoca, Bekri Mustafa "halk zekası"nı, Karakuş ise "ahmak"lığı, "kendini beğenmiş"liği simgelemekteler. Hatta yakın zamanlara kadar "ahkam–ı Karakuşi" ya da "hükm–i Karakuşi" deyimleri günlük konuşma dilinde de kullanılırdı.
Katip Çelebi'ye göre Karakuş, Selahaddin–i Eyyubi"nin arkadaşlarından Bahaeddin bin Abdullah(ö. 1201)'tır. Haçlılar'a karşı "Akka kal'ası"nı müdafaa ederken esir düşer ve 20 bin dinar fidye verilerek kurtarılır. Selahaddin'in vefatından sonra da Eyyubi Hanedanı'na saray nazırlığı, atabeylik gibi hizmetlerde bulunur. Nihayet torunu Melik el–Mansur Nasreddin'ine naip'lik ederken, vezir İbn–i Mammati tarafından, bir ihtimal kıskançlık saikiyle, ama zahirde ilerlemiş yaşı bahane edilerek görevinden alınır. İbn–i Mammati'nin yazdığı "Kitab el–faşuş fi ahkam–ı Karakuş"da da, mantık ölçülerini uygulamaktan aciz; ama kendini beğenmiş ve ahmak bir kişi olarak tanıtılır.
Her neyse, hikaye bu ya, Karakuş'un bulunduğu ülke iyi idare edilememektedir. Devrin padişahı dahil herkes bu halden şikayetçidir. Ne var ki çaresi bulunamamakta, Sultan da bu işi becerebilecek bir baş vezir aramaktadır. Karakuş ortaya çıkarak göreve talip olur. Sultan'a "– Efendimiz, ruhsat verirseniz, haftasına varmaz memleketi güllük gülistanlık yaparım!" der. Padişah bile bu işe şaşar. Ama istediği izin verilir. Karakuş, hemen "takımı" ile şehir içinde teftişe çıkarak "vaziyete el kor". Bir bakar ki haramiler bir kervanı yağma etmekteler! Kervancı, Karakuş'u görünce "– Sizi bize Allah gönderdi!" diyerek eline, ayağına kapanır. Haramileri önce bir korkudur alır. Ama Karakuş adamlarına kervancıyı göstererek "– Yıkın şu herifi yere, atın elli sopa, kalan malları da dağıtın haramilere!" der. Kervancı feleğini şaşırmış, haramiler ise "toz olmuşlardır". Karakuş icraatına devam eder. Şikayet edenlere sopa attırıp, ellerinde kalanı da alır. Gerçekten de kısa sürede memlekette sızlanmalar, ses seda kesilir.
Şimdi dönelim "enflasyon" meselesine. Bir yıldır dar gelirlilerin çektiğini bir Hz. Allah, bir de kendileri bilir. Ama büyük makamdan karar verilmiştir. Ve hükumet "ne olursa olsun enflasyonu yüzde elli'lere çekecektir". Oysa hak sahipleri mağdurlar; büyük yürüyüşler, protesto gösterileri yaparak ızdıraplarını duyurmak isterler. Ne fayda! Kolluk kuvvetlerince dağıtılırlar. İştirak eden memurlara soruşturma açılır. Memur, işçiler, emekli, dul ve yetimlerin maaşlarına yapılacak zam oranları kısılır. Bu olaylar bir kere daha, bir daha tekrar eder.
Ülkemizin refahı "orta kesim" ve altındaki büyük kitlenin günlük hayatlarını insana yakışır biçimde idame ettirebilmeleriyle kaimdir. Zaten enflasyonun dayanılmaz yıkıcılığı, kabalığı en çok bu kesimlerde hükümfermadır. Enflasyon elit tabakayı ziyaret ederken gayet "nazik"tir. "Ekonomik kriz" vb. gibi kibar isimler yazan "kartvizit"ler kullanır. Hükumet, eğer "enflasyonu indirmek" teranesiyle orta tabaka ve altındaki halk kitlelerinin aile bütçelerini, yaşama güçlerini aşağıya doğru çekmek istiyorsa böyle bir karara ancak "hükm–i Karakuşi" denir.
Gerçi memur, işçi ya da bunların emeklileri ile dullar, yetimler ve acizlerin ekmeğinden kısarak para sirkülasyonu önlenirse, neticede küçük ve orta esnaf ile halk arasında alım ve satım iyice kısıtlanacak, ekonomik çark duracak ya da yavaşlayacak ve ister istemez enflasyon düşecektir. Bunu görmemek için Karakuş kadar ahmak olmak da gerekmez.
Ama marifet, insanlara zulüm yapmadan memleketi idare edebilmektir. Sokaklarda yürüyen memurların, işçilerin feryadına dikkat edilmezse, binlerce, on binlerce aileye bir yıl boyunca yokluğun ısdırabı çektirilirse, Karakuş hikayesine dönmez mi bütün yapılanlar?

Bir Görüş

Mehmet Şeyho
Federasyonumuz
Türkiye'de fertler ve kurumlar arasında hiç bir irtibat olmuyor, olursa da kavgaya dayalı temas sağlanıyor. Bu vahim durum memleketimin bütün birimlerinde var. Bünyemizi içten içe kemiren bu kurt gövdemizde tahribatını bizim seyirciliğimiz sayesinde sürdürüyor.
Sporu kitlelerarası barışa, yakınlaşmaya vesile olması gerektiği asıl maksadından kavgaya kaynaklık yapar hale getirmek akıl sahipleri adına büyük ayıptır. Futbolumuz bu manada en zararlı çıkan spor dallarının başında geliyor. Ne yazık ki kavganın başını federasyon, kulüpler ve basınımız çekiyor. Üçlü sac ayağı olan bu ünitelerarası diyalog kopukluğu dehşetle izleniyor. Bu durum olumlu işler yapılmasını engelliyor. Ülkemizde makam sahipleri, iktidarı elde bulunduranlar, şahsi çıkarlarını milletin çıkarının önüne koymayı, bunu da geniş kitlelere öğretmeyi kabul etmek zorundadır.
Sayın federasyon başkanımız bu kavganın hakemi durumundadır. Göreve gelince kulüpleri ziyareti, özellikle F.Bahçe'nin yeni yönetimiyle diyaloğu hepimizi sevindirmişti. Kulüpte yemek yemesi, hatta başına F.Bahçe şapkası giyecek cesareti göstermesi umutlandırdı futbolseverleri. Ne yazık ki bunun bir gösteriş olduğu acı gerçeğiyle kısa zamanda yüz yüze geldik.
Üst üste vahim hatalar yapan Ulusoy Federasyonu kendi bünyesinde fireler verirken, eski başkan Şenes Erzik'le de sağlıklı diyaloglar kuramamıştır. Ülkemiz futbolunun gerisinde kalan yönetimiyle bu federasyon yaraya derman değildir. Yanlı tutumu, yanlış kararları, sürekli merkezden kaçarak yaptığı toplantılarıyla kendini tüketmektedir. Bugün konuşanlara dün neredeydiniz demek yerine, ne söylüyorsunuz diyebilecek cesareti gösterse problem çözülecektir.
Siz kurullarınızı kolay kolay toplayamıyorsunuz. Kurullarınızda sağlıklı kararlar alamıyorsunuz. Asbaşkanlarınızın seçiminde, eskilerin istifasındaki oluşan sorulara cevap veremiyorsunuz. Kulüplerle, yayın kuruluşlarıyla kavga ediyorsunuz. Yurt dışında hiçbir krediniz yok. 75. yıl kutlamalarıyla federasyonun tarihine siyah sayfalar ekliyorsunuz. Davet edildiğiniz programlardan sürekli kaçıyorsunuz. İnsanların doğru bilgilenmesini sağlamıyorsunuz.
Aziz Yıldırım gibi F.Bahçe'yle aranızdaki problemleri bir anda bitiren bir başkan ve camiasını böylesine kolay kırmak kimseye kazanç sağlayamaz. Ülkede sadece F.Bahçe yoktur, doğru. Unutmayın ki F.Bahçe'siz Türk futbolu da yoktur. Statlarda son yıllarda en çok hakarete maruz kalan Futbol Federasyonu oluyorsa buna bir çare bulmak zorunluluğu vardır.
Sayın Ulusoy, işi kolay kılınız, diyaloğa açık olunuz...

Millet Kürsüsü

Nevzat Bayhan
Şikayetname
ULAŞTIRMA BAKANLIĞINA Banliyo trenlerinde koltuk sıkıntısı
Ankara'da her gün binlerce yolcuyu taşıyan banliyo trenlerinde yaşanan izdiham ve oturacak yer sorunu, başkentlilere utanç verici görüntüler yaşatıyor. KayaşSincan banliyo treninde bulunan koltuklar uzunca bir süre önce ne hikmetse kaldırılarak, oturulacak yer sayısı yarıya indirildi. Bu yeni düzenlemeden sonra trenler, yük taşımakta kullanılan kara vagonlarına benzedi. İşinden çıkan insanlar yaklaşık bir saat sürecek yolculuğu ayakta yapmak zorunda bırakılıyor. Ayakta kalanlar sadece işlerinden çıkan yorgun insanlarla da sınırlı değil. Yaşlılar, kucağı çocuklu anneler, hastalar, sakatlar hemen herkes ayakta...
İnsanlar yorgun argın çıktıkları işlerinden sonra ayakta yolculuk yapmamak için adeta birbirlerini eziyorlar. Suç bu insanların mı? Hayır. Siz eğer KayaşSincan treninde ayakta kalmadıysanız bunu anlamanız zor olacaktır.
Şimdi soruyorum: Başkent insanı para vererek bindiği trenlerde bu sıkıntıyı yaşamak zorunda mı? Yetkililerimiz hiç bu vagonlarda yolculuk yaptılar mı? Bu insanlık ayıbı, insanları taşınacak bir yük gibi görme zihniyeti ne zaman yerini görev bilincine bırakacak?
Günün hemen her saatinde banliyo trenlerinde ayakta yolculuk yapmak zorunda kalan bu insanların sorunlarıyla ilgilenilmesini ve sorunun bir an önce çözüme kavuşturulmasını istiyor, yetkilileri göreve çağırıyorum. Gürbüz Öztürk / Ankara

Açık Dilekçe
TDV hak edilen bursu neden bağlamıyor?
1997-98 eğitim-öğretim yılında Erzincan İMYO'da II. sınıfta okurken Türkiye Diyanet Vakfı'ndan başvurum neticesinde 3569 numara ile burs kazandım. Bursum Mayıs 98'e kadar devam etti.
1998-99 eğitim-öğretim yılında ise Marmara Üniv. İlahiyat Fakültesi'ne dikey geçiş yaptım. Bursumun devam etmesi için vakıf yetkililerine gerekli belgeleri gönderdim; ancak bana gönderilen belgede bir üst sınıfa geçtiğim belli olmadığı için dilekçemin iptal edildiği ve 10 Kasım'a kadar gerekli belgeyi göndermediğim takdirde bursumun kesileceği belirtilmişti. Ben de fakülteden dikey geçiş yaptığımı belirten bir öğrenci belgesi alıp gönderdim. Ayrıca ikinci olarak ek bir dilekçe yazarak dikey geçiş yaptığımı ve şu anda fark dersleri almakta olduğumu belirttim. Buna rağmen bursum bağlanmadı. Dolayısıyla şu anda çok mağdur durumdayım.
Mağduriyetimin giderilmesini bekliyorum. Ahmet Özervarlı
Üsküdar / İstanbul

Cevap Hakkı
Kredi ve Yurtlar Kurumu Genel Müdürü Halim Küçük'ün açıklaması: Öğrencilerin yurt problemi çözülecek
Gazetenizin 05.01.1998 günkü nüshasının 12'nci sayfa, 2'nci sütununda "MEB ve Yurt-Kur yetkililerine Hakkari MYO'da yurt problemi" başlığı ile yayımlanan haberde bahsi geçen konu incelenmiş olup, gereken açıklama aşağıda belirtilmiştir.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu illerimizin etnik, ekonomik, sosyal yapıları dikkate alınarak öğrencilerimizin açıkta kalmamaları, öğrenimlerini yarıda bırakmamaları, yasadışı örgüt ve bölücü odakların temin ettiği sağlıksız mekanlarda barınmamaları için öncelikle Aksiyon Planı'na dahil 16 ilde toplam 11 bin yatak kapasiteli yurt yaptırılmasına başlanılmış olup, bu iller tamamlanıncaya kadar yurt binası kiralanması çalışmalarına başlanılmış kurumumuza yapılan müracaat üzerine teklif edilen bina incelenmiş ve erkek öğrenci yurdu olarak kullanılabileceği tespit edilmiştir. Ancak Yüzüncü Yıl Üniversitesi Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü tarafından işletilmek üzere 15.10.1998 tarihinde noterden yapılan protokol ile yaklaşık 450 öğrenci kapasiteli yurt binasının Yüksek Okul Müdürlüğü tarafından yurt binası kiralanması işi durdurulmuştur. Bina sahibi kurumumuza 04.01.1999 tarihinde yapmış olduğu başvurusunda protokol hükümlerinin, Yüzüncü Yıl Üniversitesi Hakkari Meslek Yüksek Okulu Müdürlüğü tarafından yerine getirilmediğini, binanın teslim alınmadığını belirterek, yapılan protokolün geçersiz olduğunu ve binanın kurumumuz tarafından kiralanmasını talep etmiştir. Bunun üzerine öğrencilerin mağdur olmaması için kurumumuzca Hakkari'de bir yurt binası kiralanması ile ilgili işlemlere yeniden başlanmış olup, en kısa sürede neticelendirilmesine çalışılmaktadır.

İlan Panosu
MEB ve YÖK Başkanlığı'na: Fen edebiyatçıların şaşkınlığı sürüyor
YÖK'ün almış olduğu kararları ne biz öğrenciler ne de hocalarımız anlamamaktadır. Fen edebiyat öğrencisi olarak sonumuzun nereye varacağını bilemiyoruz. Yakın bir tarihe kadar soranlara az çok gururla 'öğretmen olacağız' diyebiliyorduk. Şimdi ise üniversiteyi bitirince ne olacağımız meçhul!..
Gençlik olarak; Türkiyemizi en güzel ve en yaraşır şekilde 2000'li yıllara taşımak istiyoruz. Saygıdeğer büyüklerimizden; önümüze aşılması güç engeller değil de gülden yollar açmalarını istiyoruz. Türkiye bizim, bizlerin. Onu karanlığa değil, aydınlık yarınlara taşıyalım...
Pamukkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fak.'de okuyan bir grup öğrenci

Poli Diyalog

Sellahattin Karakış
Poli Şaka
Bunlar da bizden
Parti otobüsleri ile mitinglere katılmak bir gazeteci açısından oldukça hoş bir olaydır. Her şeyden önce normal şartlarda çok zor ulaştığın parti yöneticileri ile çok uzun bir süre beraber seyahat eder, bu arada ortak birtakım olaylar yaşar, dostluklarını pekiştirirsin. En güzeli ise yol boyunca karşılaştığın ilginçliklerdir.
CHP'nin Mersin mitingi dönüşüydü. Adana–Ankara karayolunda seyreden CHP otobüsünün yolu bir ara 5-10 arabalık bir konvoyla kesişti. CHP otobüsünün plakası malum Deniz Baykal'a atfen DB harflerinden oluşuyor. Karşıdan gelen 10 araçlık konvoydaki araçların hepsinin plakasında da DB hafleri olduğunu gören CHP'liler, "Bunlar bizden." diyerek otomobillere selam vermeye başladılar. Tabii otomobillerden de hemen karşılığını aldılar. Ama... O da ne? Otomobillerdeki herkes kurt işaretleri yapıyor ve bozkurtlu, başbuğlu sloganlar atıyor. CHP otobüsü hızla olay yerinden uzaklaşırken gerçeği biraz geç fark etti. Meğer otomobillerdeki DB Deniz Baykal'ın değil Devlet Bahçeli'nin DB'si değil miymiş?

Her güne yeni bir isim
DSP Genel Başkanı Bülent Ecevit, kısa bir süre aradan sonra Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'den hükümeti kurma görevini yeniden aldı. Gelişmelere bakılacak olursa, bu sefer hükümeti kurmayı başaracak gibi de. Bu şartlarda DSP milletvekillerinden yarısına yakını da kabineye girmiş olacak. Yeni bir hükümet kurulmak üzereyse gazetecilerin bir numaralı işi de, bu kabineye kimlerin bakan olacağını diğer meslektaşlarından önce öğrenip okuyucusuna duyurmaktır.
Son 5–6 gündür de gazetelere bakıyorsanız aşağı yukarı benzer şeyler yazılıyor. DSP Grup Başkan Vekili Metin Bostancıoğlu, Parlamento muhabirimiz Süleyman Kurt'a bu spekülasyonları şikayet etti: "Çocuklar her gün aynı isimleri yazmayın. Adı geçmeyen milletvekillerimiz alınıyorlar. DSP'deki bütün milletvekillerinin ismini 3-4 gün içinde sırayla da olsa yazın ki, hiçbir üyemiz alınmasın, darılmasın, gücenmesin."

Neyin nesi, kimin fesi?
Tansu Çiller, Antalya ve ilçelerine gezi düzenlemişti. Hele de Alanya, her tarafa asılmış kırat bayraklarıyla adeta gelin gibi süslenmişti. Gazetecilerin dikkatine bir ara bu bayraklara hayran hayran bakan bir turist ilişti... Turist bayraklara baktııı, baktı. Etraftaki heyecan ve coşkuya baktı. Sonra gazetecilere yaklaşıp: "Pardon... Acaba burada at yarışları festivali falan mı düzenleniyor?" diye sordu.

Kuramadan düştü
Allah esirgesin pazar günü bir kızımız oldu. Birkaç gün evde kalayım dedim. Ama içim içimi de yiyor. Acaba ne oldu? Siyaset sahnesinde yeni bir şey var mı diye. Salı günü istihbarat şefimiz Ahmet Bıyık'ı aradım. "Ne var, ne yok Ahmet?" diye sordum. "Abi, Yalım Erez düştü." deyince içim bir tuhaf oldu. Yahu dedim, kendi kendime "İki gün uzak kaldık, Yalım Erez hükümeti ne zaman kurdu da, ne zaman düştü? İki günde amma çok şey olmuş."
– Nasıl oldu Ahmet, çabuk anlat, deyince Ahmet anlattı:
– Yalım Erez, hükümet konusunda CHP'nin nabzını yoklamaya gidiyordu. Çevre sokaktaki dik merdivenleri tırmanırken ayağı kaydı. Çok kötü düştü abi...
Anlaşılan Yalım Bey, hükümeti kurmayı becerememişti; ama düşmeyi iyi becermişti.

İnenler... Binenler..
Erez'in görevi iade etmesinden sonra DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un, Çankaya Köşkü'ne bir liderler zirvesi önerisi vardı. "Satrançta çok iyi hamle yaptığını sananlar, bir gün mat olduklarını görürler. Ya da bir de bakarlar satranç tahtası ellerinden alınmış." Ben Cindoruk'un ne ima ettiğini anlamaya çalışırken, Cindoruk'un açıklaması yağmur gibi devam etti:
"Halk şaşkın. Çocuk parkındaki salıncaklarda liderler tahteravalli oynuyorlar. İniyorlar, biniyorlar, indiriyor, bindiriyorlar. Böyle demokrasi olmaz... Böyle parlamento... çalışşşşmaz.."

Pehlivanın son yalanı
Erzurum'un Pasinler ilçesinin bir Teyyo Pehlivan'ı vardı. Günümüzün Nasreddin hocasıydı. Masum yalanlardan oluşan hikayecikleri ile herkesin yüzünü güldürmeye çalışır, etrafına neşe saçardı. Teyyo Pehlivan'ı geçtiğimiz günlerde 84 yaşında kaybettik. Şimdi duydum ki belediye Teyyo Pehlivan'ın palavralarını derliyormuş. Çorbada tuzumuz olsun. Teyyo'nun son palavrası neymiş biliyor musunuz?
"Yalım Erez beni arayıp hükümet konusunda yardımcı olmamı istedi. Özellikle Çiller ve Kutan'dan destek alabilmek için rica etti. Bizim buraların çocuğudur. Kırmadım keratayı. Hatta kabine için de birkaç bakan söyledim ona. Bakalım bu iyiliğimin karşılığını nasıl ödeyecek?"

Balıklar bundan sonra hayvan
Tarım Bakanı Mustafa Taşar, geçtiğimiz hafta sonunda döneminin icraatlerini anlattı. Zaman'dan Emrah Ülker'in de izlediği toplantıda Taşar, bakanlığı sırasında yaptığı önemli çalışmaları sıralarken, bir konu izleyenlerin oldukça dikkatini çekti. Taşar, balığın bitki mi yoksa hayvan mı olduğunun kendi bakanlığı döneminde kesin olarak belirlendiğini söyledi.
Taşar, bunu nasıl yaptığını da anlattı. Meğer balıkla ilgili bazı konular, bitkilerle ilgili esasların yer aldığı düzenlemelerin içinde bulunuyormuş. Taşar, bir toplantıda söz konusu düzenlemeyi yapan yetkiliye seslenerek, "Evladım, balığı tepe üstü toprağa diksek, dal buldak verir mi?" diye sormuş. Yetkili, "Olmaz efendim" deyince, Taşar "E öyleyse, neden böyle yaptınız? Bundan sonra balık bitki değil, hayvan olarak değerlendirilsin." demiş. Böylece balığın hayvan olduğu Taşar zamanında kesinleşmiş. Sonra gökten üç elma düşmüş...

Poli Fıkra Ben kimim?
Siyasi partilerimizin durumlarını biliyorsunuz. Çoğunda tam anlamıyla bir genel başkan diktası hakim. Hele de böyle seçimlerin oldukça yaklaştığı günlerde. Parti içi demokrasi vaatleri neredeyse unutuldu. Birçok partide aday belirleme yetkileri tamamen lidere verildi. Önseçim yapacak olanların ise sonuçları ne kadar dikkate alacağı son derece meçhul.
Bu günlerde partiler bir hayli kalabalık. Genel merkezler, gerek milletvekili gerekse belediye başkanı aday adaylarıyla dolup dolup taşıyor.
İşte böyle güzide siyasi partilerimizden birinde bir genel başkan eli arkasında volta atarken, karşıdan bir grup aday adayının geldiğini görmüş. Onlara yaklaşıp havasını basmış:
– Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?
Adaylar cevap vermiş:
– Sen bizim var oluşumuzun temelindeki eskatalojik manifestasyon ve açıklanan öz benliğimiz bağlamının ontolojik temelisin.
Ve genel başkan konuşmuş:
-Haaaa!?

Poli Dia
Başbakanlık neresi diye sordum. Bana burasını tarif ettiler... Acaba yanlış bir yere mi geldim? Aranızda bilen var mı?

Basın Harmanı

Haber Merkezi
Ortak zeminde tartışmak
Geçenlerde Objektif programında üniversite öğrencileri arasındaki ağız dalaşını ve kavgayı üzülerek seyrederken bir kez daha anladım: Toplum olarak tartışma kültürümüz çok zayıf. Bu zafiyetten siyaset ve medya da kendisine düşen payı alıyor.
Medya, yangına körükle gitmeye, ateşin üzerine benzin püskürtmeye bayılıyor. Yazılı basında da böyle bu, elektronik basında da.
Babıali'ye yeni geldiğim günlerde manşete çıkarılacak haber sıkıntısı çektiğimizde deneyimli bir ağabeyimiz:
"Filanca lideri arayalım. Belki falancanın aleyhine bir şey söyletiriz, manşet kurtarırız!" derdi.
Bazen, sadece yarınki manşeti değil, daha sonraki günlerin manşetini de kurtarırdık. O lider buna bir şey söyleyince, bu lider durur mu? 'Onu öyle demezler, peynir ekmek yemezler' hikayesi...
Özellikle Refahyol döneminde televizyon tartışmaları tam bir söz boksuna dönmüştü. Tartışma yöneticisi (daha doğrusu 'kışkırtıcısı') tarafları tanıtırdı: "Bu köşede lafını esirgemeyen bir hatip, şeriatçı cephenin ağır topu Şevki Yılmaz... Şu köşede ise lafı gediğine koyma uzmanı, laik cephenin yılmaz sözcüsü Adnan Keskin..."
Kim daha fazla bağırır, karşısındakinin sözünü ağzında tıkarsa o kadar çok puan alırdı. Ve elhak, kavga kızıştıkça reytingler yükselirdi!
Böyle bir kültür içinde yetişmiş üniversite öğrencilerini, böyle bir zıtlaşma ortamında karşı karşıya getirirseniz sonuç elbette kavga olur.
* * *
Oysa, fikir ayrılıkları yerine fikir ortaklıklarının altını çizen tartışma yöntemleri de var. 'The Search for Common Ground' adlı bir Amerikan sivil toplum kuruluşu bu yöntemle televizyon tartışma programları da hazırlıyor. Amaç 'ortak zemini araştırmak.' Farklılıkların değil, benzerliklerin altını çizmek.
Uzlaşma ortamı oluşturmak.
Bu türden tartışmalara her iki yanın ortak oldukları görüşlerden başlanıyor. Örneğin, siyasi fikirleri ne olursa olsun, tüm öğrencilerin iyi bir öğrenim görmek istemeleri gibi... Bu gibi konular belirlendikten sonra sıra, üzerinde anlaşma sağlanamayan konulara geliyor. Yalnız, gene olumlu yaklaşım egemen: Taraflar hangi konularda anlaşamadıkları konusunda anlaşıyorlar.
Olaya bu şekilde yaklaşınca, taraflar aslında aralarındaki ortak zeminin ne kadar geniş olduğunu keşfedebiliyorlar.
Üniversite öğrencilerinin tartışması bu yöntemle yapılsaydı ne olurdu? Her halde kendi aralarında kavgayı bırakıp kendilerine iyi öğrenim vermeyenlerle uğraşırlardı. Böyle bir ortak zeminde buluşurlardı.
Haluk Şahin
Radikal, 10 Ocak 1998

İmam hatipleri kapatın
Günlerdir, ha bugün biter, ha yarın, diye bekliyorum. Çünkü yapılanı aklım almıyor ve kimsenin bu kadarına cür'et edebileceğini düşünemiyorum. Kraldan fazla kralcı bir valinin kalkıştığı bir güç denemesidir, birkaç gün içinde kulağını bükerler, o da geri adımını atar ve bu iş de biter, diye umuyorum.
Ama bitmiyor... Bursa Valisi Taşanlar, büyük bir inatla diretiyor. Başörtüleri yüzünden okula alınmayan Bursa İmam Hatip öğrencileri şimdi de devamsızlıktan okuldan atılmakla tehdit ediliyor.
Evet, "bu kadarı olmaz" denilen şey de oluyor sonunda: Din eğitimi yapmak üzere kurulmuş okullarda, dinin vecibeleri yasaklanıyor!
Ne biçim ülke burası? Akıl, mantık, sağduyu nereye gitti? Nasıl oldu da vicdanlar böyle nasır tuttu; hakkaniyet duygusundan eser kalmadı?
* * *
Önce, 8 yıllık temel eğitim reformu bahanesiyle, imam hatiplerin orta kısımlarını kapattınız. Ardından, üniversite giriş sistemini değiştirerek, imam hatip okulu mezunlarının üniversiteye girişini fiilen imkansız hale getirdiniz. Üstelik bu uğurda, bütün meslek lisesi öğrencilerini de göz kırpmadan harcadınız.
Bu da yetmedi, can çekişen imam hatiplere son darbeyi vurmak için şimdi de kızların başlarını açmaya çalışıyorsunuz.
Buna işkence denir beyler. Günahtır, insaf edin; yavaş yavaş işkenceyle öldürmektense bir defada bitirin işini. Süründürmeyin; öldürün: İmam hatipleri kapatın bitsin!
Sonra da cesaretle bütün dünyaya ilan edin: Bu ülkede din eğitimi yapmak yasaktır, deyin. Laik dünyaya, laiklik nasıl olurmuş gösterin. Gösterin ki, onlar da uyansınlar. Rahibe okullarındaki, papaz okullarındaki o kapkara giysileri yasaklayıp, öğrencileri "laik" üniformalara soksunlar.
İmam hatipleri kapatmak yetmez. Din eğitiminin laik okullara sızmasına da izin vermeyin. Din ve ahlak dersi kitaplarını yeni baştan yazıp bütün ünitelerde Atatürkçülük ve irtica tehlikesi konularını işleyin.
Bununla da yetinmeyin.
Din okullarına kıyafet yasağı getirilir de camilere neden getirilmesin? Cami hocalarının başlarındaki sarıkları da yasaklayın. Mevlithanlara, televizyonda mevlit okumak istiyorlarsa, takkelerini çıkartmaları şartını koyun. Bulun Kemalist bir ilahiyatçı, camide baş örtmenin farz olmadığı fetvası çıkartın. "İsterseniz, kendi evinizde namaz kılar ve başınızı örtersiniz, ama kamuya açık bir alan olan camide baş örtmek yasaktır" buyurun.
Eğer başörtüsü bu kadar büyük bir tehlikeyse, bir numaralı irtica belirtisiyse, neden okullarla yetiniyorsunuz? Okullardan temizlediğiniz irticanın çarşılarda, pazarlarda, köylerde ve kasabalarda kol gezmesine neden seyirci kalıyorsunuz?
Kurun anti–irtica milislerinizi, salın topluma. Başörtülü avına çıkarın. Sonra da gururla açıklayın: "Toplum içinde yürütülen ikna çalışmaları sonucu, başörtülü kadınlarımızın yüzde 85'i başlarını açtı."
Ama hepimiz biliyoruz ki, bütün bunlar palyatif tedbirlerdir. Hep demez miyiz, toplum denen organizmanın temel öğesi, her şeyin başladığı nokta aile denen hücredir. İrtica adlı kanser, menfur faaliyetine o tek hücreden, aileden başlar. Eğer irticayı o hücreden temizlemezseniz, hastalığı kaynağında kurutamazsınız. Öyleyse eliniz mahkum, evlerin içine girmek; irtica tehlikesinin başını orada ezmek zorundasınız.
* * *
Ben Tanrı'ya inanmam. Ama eğer varsa, eminim ki, siz kesin cehennemliksiniz.
Gülay Göktürk
Sabah, 10 Ocak 1998



ZAMAN ]lk Sayfa
© 1998 Feza Gazetecilik A.^.