









|
|
Tahliller
Mehmet Niyazi
Osmanlı'nın neyi var ki?..
Kuruluşunun yedi yüzüncü yılını kutlamak için konferanslar, sempozyumlar tertiplendiği şu günlerde, tirajı
yüksek bir gazetenin başyazarı, "Osmanlı'nın neyi var ki?" küçümsemesi insanı fazla
şaşırtmıyor. Çünkü Cumhuriyetimizin kökü olan Osmanlı'ya bir Kongo'lu kadar yabancıyız; bir milletin
tarihi, o milletin hafızasıdır; hafızasını yitiren kişiden, hafızasını yitiren milletin farkı yoktur. Aynı zavallılıklara
düşmesi tabiidir. Ünlü romancı Aytmatov'un "Mankurt" tiplemesi, ne kadar dikkat çekicidir.
Bazı romanlarda, tarih kitaplarında belirtildiği şekilde, Osman Gazi'nin okur yazar olduğu
dahi şüpheli değildir. Osman Gazi uçbeyi Ertuğrul Gazi'nin oğludur; kısmetse babasının yerine geçecektir.
Dönemin geleneğine göre uçbeyinin oğlu merkezi sarayda eğitilirdi; bu aynı zamanda uçbeyinin itaatini
sağlamak için oğlunun rehin alınmasıydı. Osman Gazi de Selçuklu'nun Amasya'daki sarayında büyüdü;
orada eğitildi. Vakfiyelerden, diğer kayıtlardan nasıl seviyeli bir dil kullandığını müşahede ediyoruz. O,
Selçuklu'nun umerasındandı; yani paşasıydı.
Osman Gazi ve arkadaşları cahil kimseler olsaydılar, devlet kurmaya pek elverişli bulunmayan
Söğüt ve havalisinden bir cihan devletinin doğması için gerekli prensipleri beyliklerinin temeli yapabilirler
miydi? Zannedildiği gibi Osmanlı karakucak kurulmuş bir devlet değildir. Gerek halkına, gerekse çevredeki
beyliklerin ve Doğu Roma'nın halkına güven vermek gayesiyle tavizsiz uyguladıkları prensipleri üç ana
unsurda toplamak mümkündür.
Osman Gazi'nin döneminde beyliğin bağımsız olması için parası dahil her şeyi vardı. Ama
kendisine "Han" değil, "Gazi" dedirtiyordu. Oğlu zamanında ise devlet çok
büyümüştü; o da "Gazi" olarak anıldı. Niğbolu'da şehit olan torunu
"Hüdavendigar"lıkla yetindi. Torununun oğluna, Niğbolu zaferinden dolayı Mısır'daki halife,
gönderdiği 'Mensur'da "Sultan'ul İklim-i Rum" diye hitap etmesine rağmen, o
bastırdığı paraya "Bayezid İbn-i Murad" yazdırdı. İkinci kurucu olan oğlu Mehmed,
"Çelebi"yi tercih etti. II. Murad'a bazen "Han" dendi, bazen denmedi. Fatih
Sultan Mehmed, İstanbul'u fethedince "Han" unvanını dünyaya tescil ettirdi. O yıllara kadar
Selçuklu'nun nevbetini vurdururlar, onların adına düzeni sağladıklarını söylerlerdi. Zira halk yüzyıllarca
Selçuklu yönetimine alışmıştı; onun vicdanıyla ters düşmek istemiyordu. Ayrıca her beylik gibi Osmanlı da
genişlemek isterdi. Müslüman-Türk beyliklerinden elde ettiği yerleri ya çeyiz olarak topraklarına kattı; yahut
pazarlıkla satın alarak tapuya tescil ettirdi. Alttan alta zorladığı muhakkak; ama hukuki bir sebep bulmanın
ihtiyacını duyması, Osmanlı'nın meşruiyete verdiği önemi gösterir.
Müslüman-Türk beylikleriyle didişmemeye dikkat eden Osmanlı, kendisinden çok güçlü olan
Doğu Roma'ya seferlerini eksik etmiyor, onun aleyhine genişlemeye çalışıyordu. Anadolu beyliklerinde, Orta
Asya'da kardeş kavgasını tasvip etmeyen, cihat ruhu taşıyan önemli insanlar, cihadı varlığının esaslarından
biri haline getirmiş Osmanlı'ya geliyorlardı. Bu ilke ile de aynı zamanda yetişmiş eleman açığını
kapatıyordu.
Bir diğer ilkesi de ilmilik idi. Ondan önce kurulan muazzam Türk devletlerinin yıkılış
sebeplerini tetkik amacıyla ilmi komisyonlar kuruyor, realiteyi de göz önünde bulundurarak teşkilatlanıyordu.
Maziden aldıklarıyla önünü görmek için kurduğu bu ilmi komisyonların dördüncüsünün Yıldırım Bayezid
devrinde toplandığını biliyoruz.
Jean Bodin, Montesquieu ve Rousseau gibi dünya hukuk ve devlet sistemlerini etkilemiş
ünlülerin düşüncelerinin kaynağına bir başka yazıda temas edeceğimizi belirtirken, "Dört yüz çadırdan
bir cihan imparatorluğu çıkardık." sözünün ilmi değil, hissi olduğunun da altını çizmeliyiz. Çünkü
hürriyet kahramanı Namık Kemal ilim değil, his ve heyecan insanıydı.
![ZAMAN ]lk Sayfa](/argit1/icons/9804/zaman.jpg)
© 1998 Feza Gazetecilik A.Ş.
|