1 Mart 1999, Pazartesi
Güncel
Dünyadan
Ekonomi
Kültür
Spor
Yazarlar
Arşiv
Medya

Text Only
Temel Harfler

Tahliller

Mehmet Niyazi
Osmanlı'nın neyi var ki?..
Kuruluşunun yedi yüzüncü yılını kutlamak için konferanslar, sempozyumlar tertiplendiği şu günlerde, tirajı yüksek bir gazetenin başyazarı, "Osmanlı'nın neyi var ki?" küçümsemesi insanı fazla şaşırtmıyor. Çünkü Cumhuriyetimizin kökü olan Osmanlı'ya bir Kongo'lu kadar yabancıyız; bir milletin tarihi, o milletin hafızasıdır; hafızasını yitiren kişiden, hafızasını yitiren milletin farkı yoktur. Aynı zavallılıklara düşmesi tabiidir. Ünlü romancı Aytmatov'un "Mankurt" tiplemesi, ne kadar dikkat çekicidir.
Bazı romanlarda, tarih kitaplarında belirtildiği şekilde, Osman Gazi'nin okur yazar olduğu dahi şüpheli değildir. Osman Gazi uçbeyi Ertuğrul Gazi'nin oğludur; kısmetse babasının yerine geçecektir. Dönemin geleneğine göre uçbeyinin oğlu merkezi sarayda eğitilirdi; bu aynı zamanda uçbeyinin itaatini sağlamak için oğlunun rehin alınmasıydı. Osman Gazi de Selçuklu'nun Amasya'daki sarayında büyüdü; orada eğitildi. Vakfiyelerden, diğer kayıtlardan nasıl seviyeli bir dil kullandığını müşahede ediyoruz. O, Selçuklu'nun umerasındandı; yani paşasıydı.
Osman Gazi ve arkadaşları cahil kimseler olsaydılar, devlet kurmaya pek elverişli bulunmayan Söğüt ve havalisinden bir cihan devletinin doğması için gerekli prensipleri beyliklerinin temeli yapabilirler miydi? Zannedildiği gibi Osmanlı karakucak kurulmuş bir devlet değildir. Gerek halkına, gerekse çevredeki beyliklerin ve Doğu Roma'nın halkına güven vermek gayesiyle tavizsiz uyguladıkları prensipleri üç ana unsurda toplamak mümkündür.
Osman Gazi'nin döneminde beyliğin bağımsız olması için parası dahil her şeyi vardı. Ama kendisine "Han" değil, "Gazi" dedirtiyordu. Oğlu zamanında ise devlet çok büyümüştü; o da "Gazi" olarak anıldı. Niğbolu'da şehit olan torunu "Hüdavendigar"lıkla yetindi. Torununun oğluna, Niğbolu zaferinden dolayı Mısır'daki halife, gönderdiği 'Mensur'da "Sultan'ul İklim-i Rum" diye hitap etmesine rağmen, o bastırdığı paraya "Bayezid İbn-i Murad" yazdırdı. İkinci kurucu olan oğlu Mehmed, "Çelebi"yi tercih etti. II. Murad'a bazen "Han" dendi, bazen denmedi. Fatih Sultan Mehmed, İstanbul'u fethedince "Han" unvanını dünyaya tescil ettirdi. O yıllara kadar Selçuklu'nun nevbetini vurdururlar, onların adına düzeni sağladıklarını söylerlerdi. Zira halk yüzyıllarca Selçuklu yönetimine alışmıştı; onun vicdanıyla ters düşmek istemiyordu. Ayrıca her beylik gibi Osmanlı da genişlemek isterdi. Müslüman-Türk beyliklerinden elde ettiği yerleri ya çeyiz olarak topraklarına kattı; yahut pazarlıkla satın alarak tapuya tescil ettirdi. Alttan alta zorladığı muhakkak; ama hukuki bir sebep bulmanın ihtiyacını duyması, Osmanlı'nın meşruiyete verdiği önemi gösterir.
Müslüman-Türk beylikleriyle didişmemeye dikkat eden Osmanlı, kendisinden çok güçlü olan Doğu Roma'ya seferlerini eksik etmiyor, onun aleyhine genişlemeye çalışıyordu. Anadolu beyliklerinde, Orta Asya'da kardeş kavgasını tasvip etmeyen, cihat ruhu taşıyan önemli insanlar, cihadı varlığının esaslarından biri haline getirmiş Osmanlı'ya geliyorlardı. Bu ilke ile de aynı zamanda yetişmiş eleman açığını kapatıyordu.
Bir diğer ilkesi de ilmilik idi. Ondan önce kurulan muazzam Türk devletlerinin yıkılış sebeplerini tetkik amacıyla ilmi komisyonlar kuruyor, realiteyi de göz önünde bulundurarak teşkilatlanıyordu. Maziden aldıklarıyla önünü görmek için kurduğu bu ilmi komisyonların dördüncüsünün Yıldırım Bayezid devrinde toplandığını biliyoruz.
Jean Bodin, Montesquieu ve Rousseau gibi dünya hukuk ve devlet sistemlerini etkilemiş ünlülerin düşüncelerinin kaynağına bir başka yazıda temas edeceğimizi belirtirken, "Dört yüz çadırdan bir cihan imparatorluğu çıkardık." sözünün ilmi değil, hissi olduğunun da altını çizmeliyiz. Çünkü hürriyet kahramanı Namık Kemal ilim değil, his ve heyecan insanıydı.




ZAMAN ]lk Sayfa
© 1998 Feza Gazetecilik A.Ş.