20 Ekim 1999, Çarşamba
Güncel
Dünyadan
Ekonomi
Kültür
Spor
Yazarlar
Arşiv
Medya

Text Only
Temel Harfler


Aktüel

Nuh Gönültaş
"7,4 yetmedi mi?"
Doğrusu bana yetti. Yalova'da depremi bütün şiddeti ile yaşayan birisi olarak "depremin kişilere ya da topluma mesajı" konusundaki düşüncelerimi kaydetmek istiyorum:

Bu pankart Türkiye'de "dindar" insanlarla "dindar olmayanların" olaylara bakış açısındaki farkları belirlemeye yaradı. Anlaşıldı ki her iki kesim de büyük yanlışlıklar içinde.

Bir kesim "kendisini olup biten her şeyden aziz ve müstesna tutarak" ötekiler yüzünden bela ve musibetlere maruz kaldığımız yanılgısına düşüyor. Bir kesim de bu konuda söyledikleri ile iman noktasında büyük zaafiyetler içinde olduklarını ortaya koyuyorlar. Evrendeki oluşumların Allah'ın bilgisinden ve yaratışından farklı olduğunu düşünüyor ve olayları Allah'ın varlığından ve müdahalesinden bağımsız olarak açıklamaya çalışıyorlar; "...De ki; eğer mü'min iseniz imanınız size ne kötü şey emrediyor."(2/93)

Böyle olunca doğal bir "çatışma" ortaya çıkıyor. Fakat bu gösterilmeye çalışıldığı gibi "din ile bilimin çatışması" değil, insanların birbirlerini anlamak istememelerinden ve bilmedikleri bilgiyi açıklamaya çalışma yanılgısından kaynaklanıyor. Bu ikinciler, deprem gibi olayları "bilimsel" gözle açıklamak gereğini ifade ediyorlar. Bu doğrudur, ama işin sadece bir tarafıdır. Bilim dışarıdan hiçbir tesir olmaksızın varlıkların hareket etmeyeceğini, yine dışarıdan hiçbir tesir olmadan hareket eden bir varlığın duramayacağını (maddenin eylemsizlik özelliği) kabul ediyor. Neden yeryüzü normalde hep dingin ve üzerinde yaşayanlara zarar verici değil de zaman zaman birkaç saniye de olsa sarsılıp zarar verici oluyor? Dolayısı ile tabii afet ve musibetleri "Allah'ın gazabı" olarak açıklayan görüş burada yanılgıya düşmüyor. Yanılgıya düşülen husus musibetin kaynağı değil, hedefidir. Allah'tan başka kim kimin başına gelen olayın hangi sebepten kaynaklandığını bilebilir ki? Yani bir kısım insanlar bilmedikleri bir konuda ahkam kesiyorlar. Bir kısmı da buna tepki gösteriyor. Fakat ne yazık ki tepki gösterirken, belki de bilmeden, Allah'ı inkar noktasına doğru gidiyorlar!

Bir defa, hiç kimsenin, ama hiç kimsenin bir toplumda meydana gelen afetin, belanın, musibetin o toplumda yaşanan, meydana gelen, ya da süregelen herhangi bir olaya ya da kişi veya kişilere bağlı olarak meydana geldiğini "kesin ifadelerle" söylemeye hakkı da yok, yetkisi de yok. Böyle bir durumun bilgisi onu söyleyen kişiye verilmemiş ki, bunu nasıl söyler? Sadece zannediyor, yorum yapıyor. Oysa zannın çoğu yanlıştır. Büyük İslam alimleri böyle konularda açıklamalarda bulunurken "Gaybı ancak Allah bilir" sözünü mutlaka sözlerinin başına ya da sonuna eklemişler.

Her bela ve musibetin o bela ve musibete maruz kalan kimselere olduğu gibi o topluma da bir kısım mesajları elbette olmalıdır. Genel olarak belaya musibete, özelde depreme maruz kalmış her kişi, eğer hala yaşıyorsa ancak depremin kendisine yönelik mesajını doğru anlamakla mükelleftir. Depreme maruz kalan kişi musibetin kendisine yönelik mesajını zaten yüreğinin derinliğinde hissediyor. Bu durum ise tamamen vicdani bir durumdur. Kişi vicdanı ile baş başadır ve "Bu bela, musibet neden bana uğradı." sorusunun cevabını kendisine zaten vermektedir. "Belanın neden bu ülkeye, ya da bu topluluğa uğradığı" konusundaki yorumlar tamamen bir inanç işidir.

Yeryüzünde, gökyüzünde en ufak bir şeyin dahi Allah'ın bilgisi dışında cereyan etmediğine, onun izni olmadan bir yaprak dahi kımıldamadığına inananlar için deprem gibi büyük bir afetin tesadüfen olduğunu veya tabiat tarafından üretildiğini düşünmelerini kimse beklememeli. "Fay kırılmış, yeraltında gaz sıkışmış, Kuzey Anadolu fayı harekete geçmiş..." Bu sadece sebebi açıklıyor. Bu sebebe yol açan "niçin"i ise kimse bilemez. Açıklamaya kalkanlar ise, o ülkede toplumda olagelen şeylerden, kendilerine yönelik baskı ve yıldırmalardan, inanışlarına aykırı durumların artmasından bağımsız açıklama yapamazlar. Depremin niçinini açıklama çabasına girenlerin yanılgıları işte bu sübjektiflikten besleniyor. Diğerlerinin yanılgısı ise olup biten hadiselerde "niçin"den çok "neden"e itibar etmelerinden doğuyor. Biraz neden ile birlikte "niçin"e yönelseler gerçekleri kendi vicdanlarında daha şiddetli hissedecekler.

Kur'an bize, geçmişte sapmış, yoldan çıkmış, Allah'ı inkar etmiş toplulukların nasıl Allah'ın gazabına uğradıklarını haber veriyor. Ancak dikkat edilirse, o toplulukların her birinin bir peygamberi vardı. Peygamberleri yalanlayan, Allah'ı reddeden topluluklara gönderilen musibetlerin hedeflerinin ne olduğu bizzat peygamberlere vahyediliyordu. Bugün böyle bir şansımız yok. O halde uğradığımız musibetleri değerlendirirken eleştirileri bütün bir toplum yerine doğrudan kendimize yöneltmemiz gerekiyor.

Çatışma, dini de bilimi de yeterince gerektiği gibi kavrayamamaktan doğuyor. Oysa "her ikisini yeterince kavradığımızda, din ve bilim bir araya gelecek, bir bileşik alan teorisine sahip olacağız." O zaman da böyle lüzumsuz tartışmalar ile vakit öldürmeyeceğiz.


Mustafa ÜNAL
Ne oluyoruz?
Her şey gözlerimizin önünde cereyan etmeseydi, 'Ya bu kadarı da olmaz' diye inanamazdık. Ama gelin görün ki oldu. İki garip ama gerçek gelişme, peşpeşe yaşandı. Depreme 'İlahi ikaz' diyen Mehmet Kutlular'ı İstanbul DGM tutuklamadı, ifadesini aldı ve evine gönderdi.

Ardından Ankara devreye girdi. Önce gözaltı ve başkente sevk emri ve hemen tutuklama kararı. Hepsi bir günde bitti. İnsanın hafsalası almıyor. İstanbul ile Ankara aynı ülkenin şehirleri değil mi? Yoksa yasalar şehirlere göre farklılıklar mı gösteriyor? Kutlular'ı Ankara DGM Ulucanlar'a tıktıysa büyüklerimizin bir bildiği vardır.

İkinci olay daha garip. Bir savcı, statüsü netleşmemiş milletvekilinin, Merve Kavakçı'nın kapısına dayandı ve 'Açmazsanız kırarım' tehdidini savurabildi. Siyasi otorite devreye girmese savcı kim bilir soluğu nerede alacaktı.

Siyasi otorite deyince Meclis Başkanı Yıldırım Akbulut'un ikircikli tutumu için bir çift söz söylemeden geçemeyeceğim. Aslında son Merve krizinin yolunu Akbulut açtı. Ama yanlışını çabuk düzeltti. Milletvekilliği konusunda nihai kararın verilmediğini belirterek daha da tırmanma eğilimindeki bunalımı en azından şimdilik durdurdu.

İki olay -özellikle Merve Kavakçı- detayları ilginç noktalarla dolu. Ama onları geçelim asıl soruya gelelim. Ne oluyor? Bu olayların arkasındaki asıl amaç ne? Dün Meclis'te gün boyu herkes bu soruların cevabını aradı. Cumhurbaşkanı Demirel ile Başbakan Ecevit, 'Bu doğru değil' diye açıklama yapıyorlar. Fakat doğru olmayan Merve baskını canlı yayınlarla sahneye konabiliyorsa 'Ne oluyoruz?' diye sormaya hakkımız var demektir.

Şunu da belirteyim, milletvekillerinin çoğunluğuyla, liderlerin tümü Merve baskınına karşı çıkıyorlar. Sözü eğip bükmeden açık biçimde bir hukuk devletinde gece yarısı baskınının garabetini vurguluyorlar. FP cephesinde ise kelimenin tam anlamıyla infial söz konusu. FP lideri Kutan, 'Ey insaf nerdesin?' diye fevaran ederken, tepkilerinin hukuk kuralları içinde kalacağını özenle vurgulaması dikkatlerden kaçmıyor.

Asıl soru, bu işin arkasında hangi hesapların yattığı... Meclis'te çok sayıda milletvekiliyle bu konuyu konuştuk. Onların ağırlıklı kanaati, Avrupa Birliği'ne karşı çıkan güçlerin provokasyonu... 'AB içinde çıkarlarının kaybolmasından korkan bazı güçler o yolun önünü tıkamaya çalışıyorlar.' sözünü sık duydum milletvekillerinin ağzından...

AB ile ilişkiler farklı ve ileri bir aşamaya gelmişti. İki olayın tam da bunun üzerine gerçekleşmesi akla hemen bu olasılığı getiriyor. Mümkündür. Ancak benim aklıma başka ihtimaller de düşüyor. Ya da şöyle söyleyeyim: Bu ve benzeri olayların içeri bakan yönleri var.

Krizlerin kimin, nerede işine yarayacağı sorularına doğru cevap verdiğinizde bu garip olayların asıl faillerini bulabilirsiniz ve bundan sonraki gelişmeleri de az çok tahmin edebilirsiniz. Bu ülkede krizle beslenen ve bir yerlere gelmek için bütün umutlarını bunalımlara bağlayan güçlü insanlar oldukça daha ne tezgahlar görürüz biz. Ve göreceğiz de... Çünkü yaşadığımız oldukça kritik süreç...


Not Defteri

Beşir Ayvazoğlu
Bir sergi ve düşündürdükleri
Önceki yazımda, insanoğlunun ne zaman geriye dönüp baksa ölümün kaçınılmaz zaferini gördüğü için sık sık "Neredeler?" diye sormak ihtiyacını hissettiğini ve modern öncesi insanın geçicilik duygusunu derin bir biçimde yaşadığını ifade etmiştim. Bu duygu sanata iki türlü yansımıştır:

Birinci yansıma biçimi eski Yunan'da ve Rönesans sonrası Avrupa sanatlarında görülür: Varlığı görünüş yardımıyla kurtarmak; başka bir ifadeyle, nesnelerin benzerlerini vücuda getirerek süre ırmağından çekip almak, hiç değilse görünüş olarak kurtarmak. Önemli bir sinema teorisyeni olan Andre Bazin, buna "mumya kompleksi" diyordu. Hani, eski Mısırlılar, vücudun yok olmasını önleyerek ölümü yeneceklerini ve zamana karşı koyabileceklerini düşünürlerdi. Bunun için mumyaladıkları cesetleri piramitlerin labirentlerinde emniyete alır, yine de başlarına bir iş gelmesi halinde yerlerine geçmesi için yanı başlarına heykellerini koyarlardı. Onun gibi...

Hayatın geçiciliğine ve ölümün kaçınılmaz zaferine dair keskin şuur, özellikle Doğu sanatlarında farklı çözümlere ulaşılmasını sağlamıştır. Madem ki her şey geçicidir, madem ki "bu dünya kimseye kalmaz", o halde, yok olan güzelliklere bağlanmak aldanmaktır; bu güzelliklerin temsil ettiği iç güzelliklere yönelmek, Urfalı Nabi'nin dediği gibi "canib-i ma'niye güzer" etmek gerekir. Bu, estetik değeri bir bakıma metafizik planda yeniden ele geçirmek demektir. Dış dünyada gözlerimize güzel görünen şey, aslında mutlak güzelliğin (ilahi cemal) yansımalarıdır. Her çeşidinden güzellik, klasik Müslümanlarda, özellikle eşyaya tasavvufi bir duyarlıkla bakanlarda bir çeşit mistik birleşme zevki yaratıyordu; başka bir ifadeyle eşya ile kozmos arasındaki tabiatüstü ilişkileri kavramak ve somut eşyada mutlak güzelliğin ontolojik yansımasını fark etmek estetik zevkin esasını teşkil ediyordu.

Tasvir yasağının zaruri bir sonucu olarak soyuta yönelen Müslüman sanatkarlar, soyutlama irade ve heyecanlarına tasavvufta çok parlak bir karşılık bulmuşlardı. Pratikte varılan sonuç, hiçbir fenomenin doğrudan dile getirilmediği, iç gayesi, görünenlerin ardındaki görünmeyene ulaşmak, dış gayesi ise dünyayı güzelleştirmek ve yaşanılır kılmak olan, başka bir deyişle, deruni olarak ne kadar dini ise, dışarıdan o kadar pürist ve o kadar profan sanatlardı. Bu sanatlar bütün metafizik arka planına rağmen şaşırtıcı bir biçimde hayatın içinde yer alırdı.

Bütün Osmanlı Türk sanatlarını bu estetik çerçeve içinde değerlendirmek mümkündür. Bunların hepsi değilse bile, çoğu, yaşadığımız büyük kültür değişmelerine ve ciddi kırılmalara rağmen günümüze ulaşmayı başardı. Uzun yıllar, devletin eğitim kurumlarında yer bulamayan hat sanatı, tezhib, ebru, ciltçilik, sedefkarlık gibi sanatlar, bir avuç insanın fedakarca çalışmalarıyla yok olmaktan kurtuldu. Öyle ki, bazı sanatlar bugün Osmanlı dönemini aratmayacak bir seviyede icra edilmektedir. Gencecik sanatkarlar, artık hayranlık verici bir ustalıkla ürettikleri nefis eserleri sık sık sergiliyor, "Biz de varız!" diyorlar.

Eminim, Osmanlı'dan bize miras kalan sanatlar bir taraftan gelenek çizgisinde asli özelliklerini hiç yitirmeksizin devam ederken bir taraftan da yeni bir sanat anlayışının hareket ettirici gücü olacaktır. Ben bu sanatlardan içinde yaşadığımız çağın taleplerine de cevap veren yeni bir güzellik dünyasının doğacağına inanıyorum. Geleneği, elbette ondan hareketle yeniden üretmenin yollarını aramak gerekir.

Gazetemiz Zaman tarafından Osmanlı Devleti'nin kuruluşunun 700. yılı münasebetiyle düzenlenen ve Yıldız Sarayı Silahhane binasında bugün açılacak olan "700 Yılı Aşan 7 Osmanlı Sanatı" adlı serginin böyle bir başlangıç olmasını temenni ediyorum.


Olayların İçinden

İdris Gürsoy
Aranan huzur
Merve Kavakçı'nın bir gece baskını ile Nuh Mete Yüksel tarafından evinden alınmak istenmesine en sert tepkiyi Bülent Ecevit gösterdi. Başbakan, kamuoyunun da hissiyatına tercüman olarak, savcı Yüksel'i demokrasi ve hukuk kuralları içinde kalmaya davet etti. Gerek Kavakçı'nın gerekse Kutlular'ın kamuoyu vicdanını yaralayacak hukuk dışı muamelelerle derdest edilmek istenmesi demokrasiye ve hukuka gölge düşürdü. Toplumsal barış ve huzura her zamankinden daha fazla ihtiyacımızın olduğu şu günlerde toplum bir kere daha gerildi.

BİR FOTOĞRAF

Devlet-millet buluşmasının en canlı örneklerinden biri daha geçen hafta bir din adamı Naim Gölleroğlu'nun cenaze töreninde yaşandı. Naim Hoca'nın cenaze töreninde valisinden komutanına devlet, esnafından işsizine halk yan yana, omuz omuza saf tuttu. Ankara'dan siyasiler, İstanbul'dan ünlü iş adamları yoğun gündemlere takılmadan Erzurum'a koştular. İki yıldır devletin olduğu yerde halk, halkın olduğu yerde devlet yoktu. Sağlığında halkla devlet arasında adeta köprü vazifesini gören Naim Hoca, ölümüyle de hizmetine noktayı koydu; devletle halkı cenazesinde birleştirdi. Bu Türkiye'nin özlediği ve her zaman görmek istediği bir fotoğraftı.

BİR PORTRE

Naim Gölleroğlu'nu devletle millet arasında bir çimento vazifesi gördüren vasıfları neydi? Naim Hoca'ya millet kadar devlet erkanının da bir sevgisi vardı. Asker-sivil birçok bürokrat, politikacı onu ziyaret ederdi. Naim Hoca da çok aktif, sosyal faaliyetlerin içinde bulunmayı seven bir insandı. Her açılışta, her törende, her cenazede en ön safta kendisine yer verilirdi. Erzurumspor'un maçlarını kaçırmazdı. Penaltı atan bir oyuncu için ayağa fırlayıp "İsabet Ya Rasulallah" diye bağırdığı darb-ı mesel olarak anlatılırdı. Halkın değerlerini haiz bir insan olarak bürokrasi ile kurduğu sıcak ilişki, devletin de işini kolaylaştırıyordu. Devletini, milletini ölesiye seviyordu. Al bayrağa ve İstiklal Marşı'na aşıktı. Sultansekisi'nde yaptığı bir konuşmayı hatırlıyorum; tarihimizin şan ve şerefle dolu sayfalarından örnekler vermiş ve bayrağı öperek "Bu ay-yıldız dalgalanmasaydı biz burada olamazdık uşaklar. Bu bayrağın değerini iyi bilelim." demişti. Yavi katliamından sonra halk ayaklanmış ve Kürtlerin bulunduğu mahallelere doğru yürüyüşe geçmişti. Öfke büyüktü. Naim Hoca tehlikeyi görerek vali ile el ele verip kalabalığın önüne geçti. Galeyana gelmiş insanları yatıştıran bir konuşma yaptı. Sonu felaketle bitebilecek bir çatışmayı önledi. Türkiye, Naim Hoca'yı bu olaydan sonra tanıdı.

Naim Hoca'nın Ulucami'de bir vaazını dinlerken fark etmiştim; cemaatin yüzünde tebessüm eksik değildi. Konuların içine nükteler serpiştiriyor, ayet ve hadisleri tarihi vak'alarla şerh ediyordu. Dinleyenleri sürekli uyaran bir hitabet gücüne sahipti. Dağarcığında her konuşmasını süsleyecek kadar güzel gazel, kaside, dörtlük ve beyitler vardı. Bazen kendisi de aşıkların yaptığı gibi şiirler okurdu. Ulucami'deki konuşma esnasında bir hadisin sonunu getiremeyip, cemaate "Neydi uşak?" diye sormasını hiç unutamam.

Fethullah Gülen Hocaefendi'ye çok özel bir sevgi ve saygısı vardı. Onu hedef alan maksatlı yayınlara ne kadar üzüldüğünü yakinen biliyorum. Her seferinde Hocaefendi ile ilgili hatıralarını anlatır ve Türkiye'ye hizmetlerinden övgüyle söz ederdi. Gülen'in Türkiye içinde yaptığı hizmetlerin kardeşlik, barış ve huzurun sağlanmasında önemli olduğunu anlatırdı. Özellikle Türk cumhuriyetlerinde açılan okulların başarılarını duydukça gururlanır, bugün olmasa da yarın Hocaefendi'nin daha iyi anlaşılacağını söylerdi. Fethullah Gülen ve Naim Gölleroğlu aynı kaynaktan beslenmiş, Alvarlı Efe Hazretleri'nden ders almışlardı.

Gülen Hocaefendi de bir sohbetinde nasıl ve hangi dille olursa olsun samimi duaların Allah katında kabul göreceğini Naim Hoca'dan misalle anlatmıştı: "Ankara'ya dönüyordum, Naim Hoca da uçaktaydı. Sohbet imkanı buldum. Hanımı hastaymış. Doktorlar hayat arkadaşından ümidi kesmişler. Bunu da Naim Hoca'ya söylemişler. Hoca, doktorları dinlemiş ve Allah'tan ümit kesilmez deyip Allah'a içten, samimi bir şekilde dua etmiş: 'Ya Rabbi değiştir dalgayı!' demiş." Naim Hoca duanın tesirli olduğunu, hayatından ümit kesilen hanımının bir süre daha yaşadığını Hocaefendi'ye anlatmış o yolculukta.

Naim Hoca'nın toplumsal barışa katkısı, onun arkasında topyekün bir devlet ve ona vücut veren milleti topladı. Bu fotoğrafa gölge düşürecek uygulamalardan, özellikle sorumlu devlet adamlarının kaçınması gerekir. Toplumsal barışa katkıda bulunmak, hukukun üstünlüğünü savunması gereken kanun adamlarına da düşen bir görevdir. Umarız; Savcı Nuh Mete Yüksel, Cumhurbaşkanı ve Başbakan'a kulak verir; toplumun bütün kesimlerinden gelen tepkileri değerlendirerek bundan böyle kamuoyu vicdanını yaralayan icraat yapmaz.


Açık Sayfalar

Ebubekir Eroğlu
Avrupa treni
Avrupa Birliği, daha Avrupa Topluluğu adını taşımakta iken ekonomi ağırlıklı bir yapılanma idi. Siyasi vasıfları gittikçe öne çıktı.

Oluşumu bir trene benzetirsek; yeni vagonlar ekleniyor. Gelecekte bağlanması düşünülen vagonların yükünü alması bekleniyor. Tren dünya sahnesinde bir yere gittiği izlenimini verse dahi Avrupa'da duruyor. Çünkü AB'nin çerçevesi bölgeseldir.

Geçen hafta, Türkiye'nin üyeliği konusunda iyimser bir hava esti, olumlu rüzgarlar iki günlük gazete başlıklarında gezindi. Bir süre sonra tam tersi rüzgarların esmeyeceği garantisi yok. Avrupa Birliği organlarının Türkiye'yi ilgilendiren konularda verdiği güncel kararlar her zaman, belirsizlik doğurabiliyor. Egemenlik haklarına dokunan bir karar orada alınsa burada dalgalanmaya sebep oluyor.

Ortada henüz Avrupa Topluluğu varken bütün amaçlar ekonomik ağırlıklı idi. Bir ülkenin toplulukla ilişkileri "karlılık" ölçülerine göre değerlendirilse, bunda bir yanlışlık olmuyordu. Topluluğa katılmaya yöneltilen itirazlar ise daha çok, "milliyetçi" doz taşımakta idi. Çünkü, Avrupa'nın gelişmişliği ve üye olunması halinde Avrupa fonlarının Türkiye'ye akacağı şeklindeki argümanlar karşısında, itiraz sahiplerine kalan, milliyetçi bir yaklaşımı sergilemek oluyordu.

Bu kere, itirazların muhteva değiştirdiğini söyleyebiliriz. İtirazlar, izolasyona davetiye çıkaran milliyetçilikten adım adım uzaklaştı. Demokratik talepler bazına oturdu. Ne pahasına olursa olsun Avrupa trenine takılalım diyenlerin "retoriğinde" farklılık olabilir. Asıl değişiklik itirazların içeriğindedir.

Demokrasinin muhtevasında zenginleşme talebi, kuşkusuz, Türkiye-AB ilişkilerinden bağımsızdır. Yine de itirazların böyle bir mecrada ifade edilmesi anlamlı.

Türkiye-AB ilişkilerinde uzun dönemli stratejik anlam arayanlar bir bölük teşkil ediyor ise, gündelik hayatın düzene girmesini sağlamak açısından kolaylık bekleyenler ikinci bir bölük oluyor. Her ikisi de sorunlu.

Gündelik hayatta zapturapt'ın egemen olması için ve bunu sağlayacağından dolayı AB'ye girmeyi elzem görenler, Avrupa treninde rahatça seyahat edeceğimizi söylemekten çok, böylelikle; baskıların legalliği yönünde yardım alınabileceğini ifade ediyor. Toplumsal taleplerin sağlanması için değil, geri çekilmesi için istenen baskı bu.

Konusu demokratik dokuyu teşkil eden talepler, toplum sözleşmesinin doğal sonucu olduğu ölçüde, sorunsuz işleyebilir. Toplum sözleşmesinde hakların genişlemesi ve belirginleşmesini talep ederken, AB'ye girmek için heyecan taşıyanlar ile bu heyecana sahip olmayanlar aynı paralelde yer alıyor. İtirazlardaki milliyetçi ifade, demokrasinin kavramları ile dengeleniyor. Demokrasi talebi, devletten devlete ilişkilerde eşitlik isteğinde de vardır. Milli egemenlik hususunda özel hassasiyet taşıyanların vurguladığı devletler arasındaki eşitlik isteği milliyetçi bir retoriği akla getirse de, aynı istek demokrasi anlayışının sonucu olarak ortaya çıkabilmektedir.

Ne var ki; vatandaş ile devlet arasındaki ilişkiler, ülke içinde insanların tatmin eden bir tabana oturmadığı ve esasen demokrasi, öncelikle, insan ve devlet arasındaki ilişkiden kaynaklandığı için, devletler arasındaki ilişkinin demokrasi açısından taşıdığı anlamı düşünmeye sıra gelmiyor. Doğrusu, devlet/millet ilişkisinin hastalıklı olmaktan kurtarılması ondan önce gelir. Bunu talep etmek Avrupa treninin oluşmasından bağımsız bir sahaya aittir.


Ekran Okumları

M. Nedim Hazar
Televole arası Merve Kavakçı operasyonu!
Yerli diziler bir dönemin Yeşilçam-arabesk film furyası gibi. Dört koldan, tüm kanallardan üstümüze üstümüze geliyorlar. Destansı olanı, polisiye olanı, mizah içeriklisi, melodramı... Hepsinin tek özelliği var: Kahramanları şarkıcı oyuncular. Bir dönemin video furyasındaki teknik kaliteyi hatırlatan berbat oyunculuk ve fason senaryo mantığını da ekleyince izleyeni kahreden bir tablo çıkıyor ortaya. Tek sevincimiz, Yeşilçam emektarlarının dizi filmler sayesinde ekmek yemesi.

***

Dizinin ardına bir de Televole serencamı başlıyor ki sormayın. Artık olay spor parantezini de aştı. Direkt geyik muhabbeti. Hatta geyiğe bile gerek yok. Televole muhabirleri bizzat haber malzemesi. Yakalamış Seda Sayan'ı şehirlerin trafik plakalarını soruyor. Ne eğleniyoruz, ne eğleniyoruz!

***

'Memedali Beey' ise bildiğiniz gibi. Her lafı bel altına çekme gayreti var. Güner Ümit de yok bu sene nasıl olsa. Meydan Çarkıfelek'in. ATV yanlış bir tercih ile Erhan Yazıcıoğlu'nu sürdü karşısına ama.. nedense pek tutmadı bu yarışma. Merak ediyorum, Yazıcıoğlu'nun sunduğu her yarışmada illa ki bir kapı olmalı mı?

***

Televole'nin biri aniden kesiliyor. Ankara ayazında bir sokağın ortasındayız. Vakit gecenin geç zamanı. Spiker konuşmadan alta bir bant yazı biniyor: 'Merve Kavakçı'nın evinin önü.' Kesin bir terslik var... Kanal D'nin muhabiri bir türlü derdini tam anlatamıyor. NTV'ye geçiyoruz. Kameraman belli ki epey koşturmuş. Onun solumasından FP milletvekilinin sözlerini duyamıyoruz. Biraz sonra öğreniyoruz ki, DGM Başsavcısı'nın bizzat yönettiği bir geceyarısı operasyonu yapılmış. Dersiniz ki milletin seçtiği bir vekilin değil de hücre evine baskın var. AB için kuyruğa girmişken bu manzaralar şanımızı bayağı yüceltiyor. Tebrikler Nuh Mete Bey.

***

Pakistan'da darbe yapan Müşerref Paşa yabancı medyanın karşısına sivil olarak çıktı. Hele bir de Türkçe bildiğini öğrenen medyamız pek bir yakınlık gösteriyor. Tuttuğu takımı bile sordular. Yakında 'Meraba Televole' de dedirtirler kesin. Müşerref Paşa, Evren modeli bir konsey kurmuş. Darbe alanında ihracata bile başlamışız. Ancak Reha Muhtar Bey, Paşa'nın 'Atatürk'ü örnek aldık' sözüne sert çıktı. Bir darbecinin önderimizi örnek aldığını söylemesi içine sinmedi Reha Bey'in. Haklı değil mi?

***

A Takımı'nın yeni formatı curcunanın çapını büyüttü. Artık mekan da otantik! Ben kişisel olarak böyle harala gürele formatı pek tasvip etmiyorum. Ancak son programda enteresan şeyler yaşandı. Savcı Özdemir'in ortamı terk etmesi, ardından Savaş Ay'ın kameraya yakınlaşıp yaka-paçasını yırtması profesyonel bir gazeteciden ziyade, duygularının etkisi altına giren birinin refleksiydi. Etik açıdan tartışmalı olsa da, A Takımı'nda dile getirilen iddialar yenilir yutulur cinsten değildi.

***

Haber Saati, hayli önemsediğimiz bültenlerden biri. Ahmet Hakan özellikle Anadolu izleyicisinin ilgisini çeken bir 'anchorman.' Ele alınan konular, konuklar ve bakış açısıyla özgün bir bülten. Ancak pazartesi akşamı yayınladıkları, İstanbul'da yaşanan bir trafik kazası sonrası görüntüler bizi oldukça endişelendirdi. Hurda haline gelmiş araç içerisinde can çekişen insanların görüntüsünü haber diye sunmak ne kadar doğru acaba? Mesleki bir benzeşim mi söz konusu?

***

STV'de Haluk Örgün'ün konuğu vücut dili uzmanı. Uzman konuk bir ara, kolları göğüste kavuşturmanın, 'karşımdakini dinlemiyorum, yeni fikirlere ve görüşlere kapalıyım' anlamına geldiğini söyledi. Sonra bir albüm çıkardı. Yazılı basındaki köşe yazarlarının resimleri. Birçoğunun kollarını kavuşturmuş şekilde poz vermişler. Böylelikle Türk medyasının patolojik tanımlaması da yapılmış oldu!


İletişim Yazıları

M. Ruhi Şirin
İyi edebiyatın yaş sınırı yoktur
Çocuk klasiği kavramının belirsizliğe doğru kaymasının en temel iki sebebi vardır: Bir, çocuk klasiği olarak bilinen birçok kitabın aslında gerçek çocuk edebiyatı değeri taşımadığı. Sınırları aşmış bu kitapların yeni çocukluğu kuşatamaması, iki. Çocukların kitap okuma ilgileri ve okudukları kitaplardan bu klasiklerin çoğunluğunun okunmadığı kolayca fark edilebilir.

Dünya çocukları iki yüzyıllık dönem içinde bu kitapları edebiyat değerleri olduğu için okumuyordu. Okunabilecek başka kitapların olmayışı çocuk klasikleri sınıfına dahil edilmiş kitapların en büyük şansı olmuştur. Çocuk klasiklerinin okunmasını sağlayan asıl neden edebiyattan çok çocuksu duyarlığı yansıtmış olmalarında aranmalıdır.

Çocuk klasiklerinden yola çıkarak açımızı daha da genişletebiliriz. Bu konuya yaklaşımı iki yönden değerlendirmek mümkündür: Alexandre Dumas'nın Üç Silahşör'ü, Jules Verne'nin 80 Günde Devri Alem'i, R. L. Stevenson'un Define Adası serüven edebiyatının en bilinen örnekleridir ve türün klasikleri sayılıyorlar.

Dünya çocuk klasiklerindeki çocuksu duyarlık bu klasiklerin yayıldığı dönemlerde bilinçli olarak kullanılmış değildi. Yazarların çocuksu duyarlığı öne çıkarma çabaları da olmamıştı. Çünkü çocuk henüz fark edilmiş bir değer konumuna yükselmediği gibi çocuksu duyarlık da henüz bilinmiyordu. Sözünü ettiğimiz kitaplara çocukların ilgisi yazarları çocuksu anlatıma çekmeyi başarmıştı.

Edebiyat ve çocuk edebiyatı tartışmasının ikinci boyutunu ilk okuru çocuklar olan ve çocuklar için yazılmış kitaplar daha belirgin şekilde belirlemektedir. Selma Lagerlöf'ün Nils Holgerson'ın Serüvenleri fantastik edebiyatın en güzel örneklerinden biri olmuştur. Kitap bu yönü ile de sanat masalının romansı anlatıma yansıması bakımından da önemli çocuk klasikleri arasında haklı bir şöhrete sahiptir.

Lagerlöf'ün kitabı ile öncelikle çocuk okurların düzeyi düşünülerek yazılmış olan Molnar'ın Polyanna'sı arasında bu açıdan benzerlik vardır. Kız çocukları için yazılmış, kız çocuklarına yönelik duyarlıklara dönük olması bu benzerlikleri ortadan kaldırmaz. Lagerlöf'ün Nils Holgerson'nun Serüvenleri ve Johanna Spri'nin Heidi'si ile atbaşı giden bu çocuk kitapları çocuk edebiyatı örneği olmayı diğerlerinden daha çok hak etmişlerdir.

Bir kitabın çocuk kitabı olması için çocuklar için yazılmış olması tek şart değildir. Edebiyat değerinden bir şeyler kaybetmese de zamana karşı direnebilmesi gerekir. Sekiz yaşındaki oğlunun günlüklerinden yola çıkarak Amicis'nin yazdığı Çocuk Kalbi bu yönü ile en ilginç örneklerden biridir. Yazıldığı dönemin otoriter eğitim anlayışını yansıttığı halde bugün bile okunan kitaplar arasında ilk sırada yer alsa da günümüzde geçerliliğini yitirmiş bir çocuk klasiğidir. Edebiyat değeri taşısa da Çocuk Kalbi'ndeki çocukluğun ve otoriter eğitim anlayışının geçersizliği, yeni iletişim ortamı ile eskimesi sonucu miadını doldurmuş kitaplar listesine dahil edilebilir.

Yeni çocukluğun edebiyatı ise çocukluğu bilen büyük sanatkarın başarabileceği bir iştir. Edebiyatın var olması nelere bağlı ise çocuklar için yapılacak yeni edebiyat da aynı ilkelere yaslanmadıkça yeni çocukluğun edebiyatını gerçekleştirmek imkansızdır. Bu edebiyatın ilk okur kitlesinin çocuk olması yetişkinlerin bu edebiyatı okumayacağı anlamına gelmez. İyi edebiyat kategorize olması reddedir. Edebiyatın gücü hiçbir kategorizeye ve şablona uymaz. Aslolan edebiyattır. Yani iyi çocuk kitabı. Ve iyi edebiyatın yaş sınırı yoktur.


Cangözü

Haluk Dursun
Yenişehir'in Avni Bey'i
Selanik'ten Yanya'ya giderken gözlerim iki şehir tabelasına çevrili. Birisi Yenişehir, diğeri Alasonya. Ama heyhat ki ikisinde de bizden hiçbir eser, hiçbir renk kalmamış. Bizim Yenişehir olmuş yepyeni bir şehir! Bilmem artık bu şehirleri bilen, hatta duyan kaldı mı?

Ben Rumeli çocuğu değilim. Ailem o bölgeden muhaceret etmemiş. Ama İstanbul'da Osmanlı kültürü içinde iki ismi hep duyarım. Birisi Yenişehirli Avni Bey, diğeri de Alasonyalı Cemal Efendi'dir. Alasonyalı Cemal Efendi Beşiktaş'ta zamanında muhterem bir din büyüğü olarak yaşamış, hizmetleriyle kendini sevdirip ismini duyurmuş.

Şimdi Yunanlıların Larissa dedikleri yer bize hiçbir şey ifade etmiyor; ama Yenişehir kültür tarihimizde başlı başına bir hazine. Sadece demin yukarıda zikrettiğim Avni Bey ile değil, şair ve ulemadan Şeyh Nazif Efendi'si, Giriftzen Asım Bey'i, Neyzen Hüseyin Fahreddin Dede gibi kimleri yetiştirmiş kimleri!..

Tabii Yenişehir'deki ilmin, irfanın merkezi mevlevi-hane...

Yenişehirli Ebubekir Sıtkı Paşa'nın oğlu Avni, genç yaşında mevlevi-haneye kapılanır. Kapılanmak eski bir tabirdir. Orada yetişmek anlamı taşır. Şeyh Efendi'den Arapça ve Farsça öğrenir. Ve eski usulde çokça görüldüğü üzere Şeyh Efendi'ye damat olur. -Bu usul hala devam ediyor!..-

Şeyh Nazif Efendi'nin bir diğer talebesi de genç Asım'dır. O da tekkede. Nazif Dede'den mesnevi okur, Farsça öğrenir ve en önemlisi de ney üflemeyi talim eder, mevlevi-haneye neyzen olur. Diğer taraftan askeri eğitimini de sürdürür. Daha sonra Nazif Efendi İstanbul Beşiktaş mevlevi-hanesine şeyh olarak gelir ve orada vefat eder. Oğlu Hüseyin Fahreddin küçük yaşta şeyh olur. Eniştesi Avni Bey'le beraber önce Maçka'ya, sonra da meşhur Bahariye (Eyüp'te) mevlevi-hanesine yerleşirler. Orada musiki derslerini ise Zekai Dede Efendi vermektedir.

Bu sırada Yenişehir yani Larissa kaybedilmiş, elden çıkmışken; 1897 Türk-Yunan Savaşı'nda Gazi Ethem Paşa'nın komutasındaki ordu Teselya Savaşları'nı kazanarak, Abd-el Ezel Paşa'nın şehadetine rağmen Yenişehir'e girer.

Bu durum İstanbul'daki tekkede büyük bir sevinç uyandırır ve Zekai Dede Efendi, Gerdaniye makamında, Aksak Yenişehir Marşı "Yenişehir yine aldık seni"yi besteler (1897). Fakat maalesef Yenişehir tekrar elden çıkar.

Bizim şair Avni Bey ise bu esnada çok sevdiği karısını kaybetmiş ve gün geçtikçe daha çok hüzne kapılarak iyice inzivaya çekilmiştir. Büyük bir aşkla bağlandığı Hz. Mevlana'nın Divan-ı Kebir'ini ve Mesnevi Şerifi'ni elinden hiç düşürmez ve adeta evrad okur gibi mutalaa eder. Ve aynı zamanda benim pek sevdiğim beyitler söyler.

Bu sırada Asım Bey de İstanbul'a gelmiş, neyzenliği ilerletmiş; ama asker olduğundan cepheden cepheye koşmaktadır. "Şah" ve "Mansur" neylerin, yanında taşınamayacak kadar uzun olması dolayısıyla; "girift" adı verilen neyin kısası ve küçüğünü cephede hiç yanından ayırmaz ve o kadar güzel üfler ki, ismi tarihe Giriftzen Asım Bey olarak geçer.

Giriftzen Asım Bey aynı zamanda iyi bir bestekardır da. Pek sevilen bir rast peşrevi olduğu gibi, uşşak makamında olan ve hemşehrisi Mustafa Kemal'in de çok sevdiği "Cana rakibi handan edersin" şarkısı dillerden düşmez. Benim de Yenişehir'den geçerken Yenişehirli Avni Bey'in beyitleri hiç dilimden düşmüyor.

"Sanman ki talebi devleti cah etmeye geldik

Biz aleme bir yar için ah etmeye geldik"

MERAKLISINA NOTLAR

1. Yenişehirli Avni Bey'in yine çok sevdiğim hikmetli bir beyti de şöyledir:

"Ehibba şive-i yağmada mebhut eyler a'dayı

Huda göstermesin asar-ı izmihlal bir yerde"

2. Yenişehirli Avni Bey'in ne kadar aşık bir şair olduğunu şu beyit ne güzel anlatıyor.

"Gel ser-i kabrimde dur bir lahza ey simin-beden

Nurdan bir serv dikmişler kıyas etsin gören"

(Ey gümüş tenli güzel, ben ölünce gelip kabrimin başında bir dur da seni görenler mezarımın başına nurdan bir servi ağacı dikmiş zannetsinler.)

Tabii kendisi aşık olduğundan başka aşıkların da halini anlıyor. Örnek mi, işte bakın Mecnun'u nasıl tarif ediyor?

"Mecnun ki lailahe illa der idi

Teklif-i şuur eyleseler la der idi

Ol mertebe leylasına meftun idi kim

Mevla diyecek mahalde leyla der idi." 3. Yenişehir yakınlarında Drama'da yaşayan, musikiye hevesli genç bir müezzin olan bir başka Asım da, o bölgedeki bütün Osmanlılar gibi Anadolu'ya göç etmiştir. Bu genç bizim daha sonra pek tanıdığımız ve pek sevdiğimiz, bestekar Yesarizade Asım Bey olacaktır.

Drama'nın bir nahiyesinin ismi Doksat'tır. Bizim Giriftzen Hacı Asım Bey'in kızı Necla Hanım daha sonra İstanbul'da Dr. Recep Bey'le evlenir. O Recep Bey de ehl-i irfandan, şimdiki gençlerin pek tanımadığı bizim merhum Prof. Dr. Recep Doksat'tır. Allah ona da bu vesileyle gani gani rahmet eylesin.

Alasonya Savaşı'nda şehit olan kahraman Abd-el Ezel Paşa için şair İsmail Safa'nın şu beytini bu arada teberrüken kaydediyorum.

"Bu şanlı harab ile Abdü'l-ezel karin-i ebed

Mezarı olsun ilahi, meleklere ma'bed" 4.Yenişehirli Avni Bey'le ilgili çalışan ve divanını hazırlayan Mehmed Çavuşoğlu'nu da rahmetle anıyorum. Ayrıca meraklılarına M. Kayahan Özgül'ün kitabını tavsiye ederim.


Ters Açı

İlnur Çevik
İyi, kötü ve çirkin
Pazartesi günü Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel'in bir günlük Azerbaycan gezisine katılarak bir kere daha Türkiye'nin yükselen yıldızını ve devlet başkanımıza gösterilen candan sevgiyi gördük ve gururlandık.

Üç gün önce cumhurbaşkanımız Kosova'ya gitmiş ve on binlerce insanın hepimizi duygulandıran tezahüratları arasında çok başarılı bir gezi yapmıştı. Buna benzer bir coşkuyu pazartesi günü Bakü'de gördük.

Azerbaycan halkı ve Haydar Aliyev, cumhurbaşkanımız ve onun şahsında Türk milletini el üstünde tuttular ve bizleri sevgi yağmuruna boğdular. Yani bir tarafta Balkanlar'da Türkiye'nin prestijini bir tarafta da binlerce kilometre ötede Kafkaslar'da ülkemizin itibarını gördük ve mutlu olduk. Zaten bugün Türkiye, Avrupa Birliği'nden ve Amerika'dan bu kadar itibar görüyorsa bunun sebebi ülkemizin bölgesel gücü ve potansiyelleri...

Azerbaycan'da okullarımızı ve üniversitemizi gezip orada büyük özveri ile canla başla çalışan öğretim üyelerini ve yöneticileri gördük ve başarılarını hayranlıkla izledik. Atatürk Türkiye'sinin, milli ve manevi değerlerimizin nasıl oralardaki genç insanlara öğretildiğini ve sağlam nesiller yetiştirildiğini gözledik.

İşte bütün bunlar Türkiye'nin gurur veren güzellikleri...

Ama bir de çirkinliklere ve kötülüklere bakalım...

ÖSYM yine insanlarımıza azap çektiriyor. Üniversite yerleştirme sınavlarında çocuklarımızın gelecekleri ile sorumsuzca oynayan ondan sonra da hiçbir şey olmamış gibi görevlerinde kalmakta direnen yetkililer sonunda memur adaylarını da çileden çıkardı. Memur sınavlarını da yüzüne gözüne bulaştıran ÖSYM'den kimse hesap sormayacak mı? Bu kadar beceriksizlik birilerinin istifa etmesini gerektirmiyor mu?

Bütün bunlar insanlarımızı çileden çıkarıyor. Artık devletin vatandaşlarını köle olarak görüp onlara bu şekilde davranmasına son vermek lazım...

Bir de ülkemizin imajını bozan görüntüler var. Merve Kavakçı'nın evine yapılmak istenen baskın ve ortaya çıkan çirkin görüntülerin dünyada nasıl yankı bulduğunu kimse görmüyor mu?

Merve Kavakçı'yı vatandaşlıktan atın. Bizden değilsin dedikten sonra yurt dışına çıkışını da yasaklayın. Hatta onu Meclis'e de almayın. Ama vatandaşlıktan atılmasına dair Bakanlar Kurulu kararına yapılan itiraz daha Danıştay tarafından görüşülürken neden onu alelacele göz altına almaya çalışıyoruz? Neden işi oluruna bırakıp yargının kendi kendine bu işi halletmesine izin vermiyoruz? Zorlamalar ve anlamsız acelecilik çirkin görüntüler yaratıyor ve olan güzel Türkiye'mize oluyor.

Mehmet Kutlular'ın yaptığı açıklamaları beğenmeyebilirsiniz. Ama İstanbul'da mahkeme Kutlular'ı serbest bıraktıktan sonra alelacele onu dertop edip Ankara'ya terör zanlısı gibi getirmek ve demir parmaklıklar arkasına atmak kime ne kazandıracak? Türkiye'yi seven, bugüne kadar Cumhuriyet'e ve devlete sahip çıkmış insanları da çileden çıkarıp devlet düşmanı yapmaya çalışmak kime ne getirecek?

Tam Türkiye'nin imajını düzeltelim, Avrupa Birliği'ne tam üyelik için adaylığımız tecil edilene kadar başımıza bir işler gelmesin derken bütün bu olumsuzlukları yaşıyoruz. Bütün bunlara gerek var mı?

İşte Balkanlar'da ve Kafkaslar'da gurur tabloları yaşarken kendi evimizde bindiğimiz dalları kesiyoruz. Yazık değil mi bu güzel Türkiye'mize?


Analiz

Hasan Ünal
Jestlere jest
Bir süreden beri Türk basını Yunanistan'a bazı jestler yapmamızın iyi olacağına dair artan bir dozda haber ve yorum yayınlıyor. Depremden hemen önce başlayan ve depremle birlikte artarak devam eden bu jestleşme kampanyası önce Yunanistan'ın yaptığı yardımlara karşılık Kıbrıs'tan veya Ege Ordusu'ndan istendi. Sonra giderek bazen yuvarlak jest lafı etrafında dönülüp duruldu, bazen de doğrudan Kıbrıs üzerine yoğunlaşıldı. Ama her dafasında söylenen aşağı yukarı aynı. Yunanistan'a jest yapmalıyız. Bu basın kampanyasından mıdır nedir son zamanlarda Yunanistan'a ilaveten AB Komisyonu'nun genişlemeden sorumlu üyesi Verheugen de Türkiye'den bazı jestler beklendiğini söylemeye başladı.

Deprem yardımlarına ilişkin olarak veya Batı Trakya'daki Türk azınlığa yıllardır yapmakta olduğu kötü muameleye son vermesinden dolayı Yunanistan'a jestler yapacak olursak, bu jestlerin Atina'nın bize yaptığı jestlerle uyumlu olması mecburiyeti vardır. Eğer elmalarla armutları birbirine karıştıracak olursak, o zaman zaten 'altımız çürük' olduğu için her deprem sonucunda bize yardım eden ve aramızda sorunlar bulunan her ülkeye benzeri jestler yapmamız gerekir. Bizimle sorunu olan her ülke Türkiye'nin belli bir yerinde yeni bir deprem olmasını beklemeye başlar. Suriye yeni bir depremde yapacağı yardımlara karşılık, su meselesinin kendi tezleri doğrultusunda çözülmesi için Türkiye'den jestler mi bekleyecektir?

İşin şaka tarafını bir yana bırakacak olursak, önce Yunanistan'la olan sorunlarımızı yani Yunanistan'ın taleplerini ve bizim karşı tezlerimizi iyi bilmeden jestleşme mümkün olamaz. Zaten bunları bildiğimiz zaman, Yunanistan'ın atacağı her olumlu adıma veya yapacağı her jeste aynı alanda karşılık verme fırsatı olduğunu göreceğiz. Mesela Yunanistan depremde yardımınıza mı koştu? Hiç merak etmeyiniz, çok yakında Yunanistan'da da benzeri bir deprem veya tabii afet olur ve hemen siz de onların yardımına koşarsınız.

Yunanistan yıllardan sonra bir zırhlısını Marmaris Aksaz'daki törene mi gönderdi? Siz de Dışişleri bakanınızı bir zırhlıyla Atina'ya ziyarete gönderirsiniz. Eğer Sayın Bakan bugünlerde bir ziyaret düşünmüyorsa, o takdirde Yunanistan'daki benzeri bir törene de siz zırhlı gönderirsiniz. Yunanistan Batı Trakya'daki Türklerin durumlarının bir parça da olsa iyileştirilmesi için bazı adımlar mı atıyor? Sizin yapacağınız da İstanbul'daki Rumların sorunlarını dinlemek olmalıdır.

Mesela Patrikhane'nin sorunlarını dinlemek gibi. Kaldı ki ben Patrikhane'nin Yunanistan'ın bir uzantısı ve Türk-Yunan sorunlarının bir parçası olarak görülmesine karşıyım. Yani Türkiye'nin kendi çıkarları açısından Patrikhane'nin durumunun elden geldiğince iyileştirilmesinden yanayım ve bunun Yunanistan'ın Batı Trakya Türkleri konusunda atacağı adımlara bağlanmasına karşıyım. Öyle yapmış olsaydık, şimdilerde Yunanistan'ın jest farz edilen girişimlerine karşı 'bizim konumumuza gelmeye çalışıyorlar' tarzında karşılık verebilirdik. Ancak, neticede Patrikhane de Türk-Yunan sorunlarının bir parçası haline getirildiğine göre, yapılacak şey o noktada jest planlamaktır ki, anladığımız kadarıyla bu da ele alınıyor.

Kısacası Yunanistan'la ilgili sorunlarımızda müthiş bir mütekabiliyet oluşmuş. Dolayısıyla karşılıklı adımlar ve jestler bu mütekabiliyete uygun olarak yapılmak zorunda. Aksi takdirde, sembolik bir jestin karşılığını temel meselelerden taviz şeklinde anlamak Türk-Yunan işbirliğine katkı sağlamaz. Tam tersine hem halkın gözünde hem de devlet katında aldatmacanın medya yoluyla yapılması şeklinde algılanabilir ve tepki yaratır. Başlayan Türk-Yunan yakınlaşmasının bozulmasına sebep olabilir. Neticede de bizim basının istediğinin tam tersine sonuçlar verir. Neyi neyle karşılaştırmamız gerektiğini iyi bilmek lazımdır.


İnsan Ve İş

Şahin Ali Şen
MHP/maaş artışları/sendikal hak
Denenmemiş bir parti olarak 18 Nisan seçimlerinde parlamentoya giren ve iktidar ortağı olan MHP; dar ve sabit gelirli kesimi oluşturan memur, asgari ücretli, işçi ve emeklilerin umudu olmuştu. Ancak, bu umutlar dört ay gibi kısa bir sürede yıkıldı ve tepkiye dönüştü.

MHP'nin söylemlerinde iyi niyetli olduğu ve yoksul kesimi anladığı kuşku götürmeyecek kadar açık. Bunu parti programında yoksullukla ve yolsuzlukla mücadeleye geniş yer ayırmasından anlayabiliyoruz.

MHP, toplumun beklentilerine cevap verememesinin nedenleri arasında tek başına iktidar olmamasını, koalisyon ortaklığının zorluklarını sayabilir; bir aylık hükümet ortağı iken memur ve emekli maaş artışlarını kucağında bulmasını mazeret olarak gösterebilir. Bu mazeretlerinde haklı da olabilir. Ama, bir gerçek daha var ki ortağı olduğu iktidar döneminde yoksul kesim daha da fakirleşti ve açlık sınırına doğru itildi.

O zaman MHP nerede hata yaptı ya da ne yapmalıydi ki yoksul kesimlerin derdine çare olabilsin? MHP iktidar olduğunun ilk ayında memur ve emekli maaş artışlarını kucağında buldu. Bu kesime yüzde 20'lik bir artış öngörülüyordu; bu artışı MHP'nin kabul etmesi mümkün değildi. Nitekim, sendika kökenli milletvekillerinden Ankara Milletvekili Ali Işıklar ve Bursa Milletvekili Orhan Şen bu komik artışlara tepki gösterdiler. Ama, sonuç değişmedi.

Aradan çok geçmedi, hükümet IMF'nin telkinleriyle 2000 yılı memur ve emekli maaş artışlarını birinci altı ay yüzde 15, ikinci altı ay yüzde 10 olarak belirledi. Bu sefer sendika kökenli milletvekilleri ortada yoktu; ama, hükümetin MHP'li bakanı Ahmet Kenan Tanrıkulu, "Bu bütçenin sosyal gözü kör. İşçiye refah payı verirken, memura vermemek olmaz" şeklinde tepki gösterdi. Ama, nafile. IMF ve hükümetin önerdiği maaş artışı aynen bütçe taslağına yansıdı. İyi düşünülürse bu yoldan sonuca gidilemeyeceği açık. Çünkü siyasetin oyla beslendiği ortada. MHP'li milletvekillerinin ve bakanların tepkisiyle hükümet maaş artışlarını bir puan dahi artırsa MHP'ye oy olarak yansır. Bu da doğal olarak ANAP ve DSP'nin işine gelmez. Sizin anlayacağınız bu yol çıkmaz sokak.

MHP'nin yapması gereken yoksul kesim için balık tutmak değil, yoksul kesime balık tutmasını öğretmek olmalıdır. Bu da memurlara masada pazarlık yapma imkanı sağlayacak sendika hakkıdır. Bu daha kolay ve oy kaygısının yaşanmayacağı bir yol. Çünkü, iktidar ortaklarından ANAP ve DSP'nin iktidar olduğu dönemde sendika yasası Meclis genel kuruluna kadar gelmiş ve 24 maddesi kabul edilmesine rağmen, CHP'nin blöfleriyle geri çekilmişti. Dolayısıyla sendika yasasının çıkarılması durumunda bir partinin malı değil, iktidar ortaklarının ortak bir ürünü olmuş olacak.

Yasa çıktıktan sonra hiçbir partinin desteğine gerek kalmadan memur konfederasyonları tabanlarının gücünü kullanarak toplu pazarlık masasında hak ettikleri ücreti koparmasını bileceklerdir. Nitekim, işçi sendikaları yarım asırdır bu görevi yapmaktadırlar. Ve memur maaşları ile sendikalı işçi ücretleri arasındaki fark da bunun çarpıcı göstergesidir. Konuyla bağlantılı olarak Türkiye İşçi Emeklileri Cemiyeti'nin de sendika hakkı talebi var. Ancak, bu talep anayasa ve yasaya aykırı olduğu gerekçesiyle reddedilmiş bulunuyor. Bu red kararına rağmen Emekli Sen fiili olarak sendikal çalışmalarını sürdürmektedir. Bu çelişki de emeklilerin hak ve menfaatlerini koruyacak bir şekilde çözümlenmelidir.

İktidar ortaklarından birisinin muhalefet partisi gibi davranmasının sonuç vermediğini, ANASOL-D hükümeti döneminde DTP Genel Başkanı Hüsamettin Cindoruk'un maaş artışları için gösterdiği gayretin boşa çıkmasıyla görmüştük.

Vuruşarak çekilmek de bu kritik dönemde akılcı bir yol olmadığına göre, geriye memurların sendikal hakkını sağlamaktan başka bir yol kalmıyor. O konuda mutabakat var. Geriye TBMM Plan ve Bütçe Komisyonu'nda bulunan sendika yasa tasarısının düğmesini basmak kalıyor...


Para Günlüğü

Selim Işıklar
Kar satışları hakim
İstanbul Menkul Kıymetler Borsası Bileşik Endeksi 28 puanlık düşüşle 5.970 puandan kapandı. Geçtiğimiz cuma kısa vadeli düşüş trendini sona erdirerek yükselişe geçen Borsa dün gelen kar satışlarıyla gevşedi ve günü 27 puanlık kayıpla 5.970 puandan tamamladı. 2000 yılı bütçe rakamlarının belli olmasının ardından % 90'ların altına gerileyen bono faizlerinin etkisiyle olumlu atmosfere giren Borsa'da dün kar satışları hakimdi; ancak gün içinde 5.872 puana kadar gerileyen Borsa'nın çok çabuk toparlanarak 5.950'nin üstünde kapanmasını olumlu buluyoruz. Teknik olarak yeni bir formasyon hazırlığı içinde olan Borsa'nın bundan sonraki trendinin netleşmesi için endeksin 6.000 psikolojik direncinin üstünde kapanışların gerçekleşmesi gerekiyor.

İMKB 30 hisselerindeki yükselişlerin endeksi etkilediği bir gerçek. Banka, holding, kamu ve diğer İMKB'ye dahil hisselerdeki yükseliş hazırlığı devam ediyor. Bu açıdan yükseliş potansiyelinin daha baskın olduğunu düşünüyoruz. Kar realizasyonlarına rağmen Borsa'nın yönü, şimdilik yukarı. 9 aylık bilanço performanslarının önümüzdeki günlerde ortaya çıkmaya başlayacak olması, hisseler üzerinde daha net kararlar vermemizi sağlayacaktır.

Para piyasalarındaki gelişmelerde ise faizler bir iki puanlık yukarı dalgalanma içinde hareket ederek % 89-89,5 aralığında hareket ederken döviz piyasasında dolar hareketli bir seyirle serbest piyasada 470.000 sınırına yaklaştı. Uluslararası piyasalarda altının ons fiyatında ise istikrarsızlık devam ederken düşüş devam ederek 309 dolarda kapanış gerçekleşti.

Yine uluslararası piyasalarda önceki günlerde yükselişe geçen brent petrolü 24 dolara kadar yükselmişti. Dün 21,90 cente kadar gerileyen petrolün varil fiyatı muhtemel petrol zammını önleyebilecek mi, göreceğiz.


Beşinci Yol

Güntay Şimşek
Neft kemerinde değişmeyen oyun...
Azerbaycan'a bir günlük resmi ziyarette bulunan Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel, Bakü-Ceyhan projesine ait anlaşmalara, İstanbul'da yapılacak AGİT zirvesi esnasında son imzanın konacağını söyledi. Cumhurbaşkanı'nın neyi anlatmak istediği gayet açık: Bakü-Ceyhan petrol boru hattı, yurtiçindeki menfi yorumların etkisinden uzak bir şekilde ve petrol şirketlerinin akıl almaz oyunlarına rağmen inşa edilecek.

Gelinen son noktada BP Amoco'nun tavrı önemli.

Dün gazetelerde Reuters mahreciyle yer alan Bakü-Ceyhan petrol boru hattı ile ilgili haberin sonunda şu ibare vardı: 'Konuyla ilgili olarak Reuters'e bilgi veren Azerbaycan Uluslararası Petrol Konsorsiyumu (AIOC) yetkilileri Bakü-Ceyhan projesinin hayata geçirilmesi için en az bir milyon varil/gün petrol akması gerektiğini, oysa mevcut üretimin 100 bin varil/gün civarında olduğunu söyleyerek projenin 2007 yılından önce hayata geçirilmesinin mümkün görülmediğini söylediler.' (18 Ekim 1999)

BP Amaco'nun isim vermeden fikir veren yetkililerinin taktikleri hep aynı, önce boru hattına un seriyorlar, sonra da, 'Biz Bakü-Ceyhan'ı sonuna kadar destekliyoruz.' diyebiliyorlar.

Dün çıkan bu haberi yalanlamada gecikmedi BP Amoco cephesi. Yine Reuters ve isim vermeden ve dahi İngiltere'den konuşan yetkili bakın ne diyor. Haber aynen şöyle: 'Büyük petrol şirketi BP Amoco, Bakü-Ceyhan boru hattı projesinin inşasını destekleyeceğini ve şirketlere finansman sağlanmasında yardımcı olacağını bildirdi. BP Amoco'dan Reuters'e açıklama yapan bir yetkili, 'Bakü-Ceyhan boru hattının inşa edilmesi gereken stratejik bir nakliyat güzargahı olduğu sonucuna vardık.' dedi. Yetkili, 'Şirketlerin böyle bir boru hattını finanse etmek için hükümetler ve çok taraflı mali kuruluşlarla birlikte çalışmalarını sağlamakta öncülük etmek istiyoruz.' dedi. (19 Ekim 1999)

Bir gün arayla yapılan iki açıklama, ancak 'aba altından sopa göstermek' şeklinde yorumlanabilir.

Enerji Bakanlığı'nın yapacağı bu iki açıklamayı bunların önüne koymalı ve demeli; 'Son yaptığınız açıklama sizin de menfaatinize, bizim de; o halde somut hale getirin. Sorumluluk üstlenin. Bu yardımseverliğinizi tescil edin.'

Bu iki açıklamaya benzer taktiği BP Amoco, daha önce bu köşede çıkan yorum ve haberlerimiz içinde uygulamıştı.

'Hazar bölgesi petrollerinde en fazla ağırlığı olan BP Amoco'nun Türkiye'ye karşı yürüttüğü menfi propagandaya bir yenisi daha eklendi. Türkiye'nin 17 Ağustos'ta yaşadığı büyük felaketin ardından, BP Amoco yetkilileri ABD'de yürüttükleri çalışmalarda, maddi kayıpları ve imkansızlıkları sebebiyle Türkiye'nin Bakü-Ceyhan'a garantör olamayacağını gündeme getiriyorlar.

Hazar bölgesi petrollerini çıkaracak, işletecek ve dünyaya pazarlayacak olan Azerbaycan Uluslararası Petrol Konsorsiyumu'nda (AIOC) Azerbaycan Devlet Petrol Şirketi (SOCAR) ve Türkiye Petrolleri Anonim Ortaklığı'nın (TPAO) yanında birçok şirketin bulunmasının yanı sıra son söz BP yetkililerinin. AIOC'un başkanlığını da BP'den atanan bir yetkili yürütüyor.'

14 Eylül 1999'da kaleme aldığım bu yorumun özünde önemli birkaç dokümanla beraber, Caspian News Agency isimli ajansa beyanat veren bir BP Amoco yetkilisinin, 'Depremin Bakü-Ceyhan petrol boru hattı'na olan etkilerine yönelik yaptığı değerlendirmesi vardı.

BP Amoco yetkilisinin görüşleri mealen şu şekildeydi: 'Türkiye bu depremde resmi rakamlara göre 30 milyar dolar zarara uğradı. Bu durumda Türkiye'nin Bakü-Ceyhan için öngördüğü 2,4 milyar dolara devlet garantisinin sağlanması zor görünmektedir.'

Diğer taraftan bu görüşler doğrultusunda ABD'de finans çevrelerine aynı yönde uyarılar yapıldı. BP Amoco yetkilileri bu uyarılarını da sağa sola isim vermeden izah ettiler. Peki biz yazınca neler oldu? Üç gün boyunca cevap vermeyen BP Amoco yetkilileri, dördüncü gün ses verdiler:

'Biz Bakü-Ceyhan'ı destekliyoruz.' dediler.

Ardından da nasıl desteklediklerini bize anlatacaklarına dair söz verdiler; ancak henüz anlatabilmiş değiller. Neticede, BP Amoco'nun Bakü-Ceyhan'ı nasıl desteklediğini anlatma görevi de yine bize düştü.

Nasıl destek ise anlamak çok zor. Çünkü, bu projenin olması yönünde hiçbir olumlu adımları yok. Ellerine geçen deprem dahil her türlü fırsatı değerlendirebiliyorlar. Sürekli Türkiye'den taviz koparmanın peşindeler. Hatta, Türkiye, verebileceği bütün güvenceleri ve üstlenebileceği risklerin sorumluluğunu üzerine almasına rağmen halen daha BP Amoco yokuşa sürüyor.

Petrol boru hattının geçeceği Gürcistan ve Azerbaycan'ın riskini de Türkiye'nin üstlenmesi yönünde son kertede bile baskı yapmaktan kaçınmıyorlar. Azerbaycan Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev'in 'Bizim Bakü-Ceyhan Neft Kemeri (boru hattı) konusundaki prensiplerimiz değişmedi. Hazar denizindeki büyük imkanların taşınması için gereken kemer Bakü-Ceyhan'dır.' görüşlerinden de kendilerine pay çıkarıyorlar. 'Madem bu işi bu kadar istiyorsunuz, Türkiye'ye kalan son yükü de yükleyin.' demeye getiriyorlar.

AIOC yetkilileri 9 ay önce, 'Bölgede çok fazla petrol yok, ayrıca dünya genelinde fiyatlar da çok düşük. Bakü-Ceyhan böyle bir durumda ticari değil.' derken, kısa süre önce de, 'Petrol fiyatları 20 doların üzerine çıktı. Çok acele petrole ve boru hattına ihtiyaç var.' şeklinde görüş beyan ederek, Bakü-Supsa boru hattının genişletilmesi için başta Azerbaycan olmak üzere diğer konsorsiyum üyelerinin desteğini almaya çalışıyorlardı. Çevirip çevirip aynı oyunu oynuyorlar.

Sonuç: BP Amoco'nun en son yaptığı açıklamada da Bakü-Ceyhan'a samimi destek verilmediğinin ipuçları var. Mesela Bakü-Ceyhan boru hattını ticari bulmadıklarını, hattın stratejik olduğunu söyleyerek gündeme getiriyorlar. Dikkatli olmak lazım...

E-mail: guntay.simsek@feza.zaman.com.tr

faks: 0 212 551 40 67


Millet Kürsüsü

Nevzat Bayhan
Düşünerek kelam etme
Hadiseler gösteriyor ki: "-düşünmeden, vicdan ve insaf süzgecinden geçirmeden- çok konuşanın, çok sakatatı oluyor." Bu nedenle aydın geçinenlerin, yaşadıkları ülkenin realitelerini görmezlikten gelmeleri, sözün veya yazının başını ve de sonunu düşünmeden masum inanç sahiplerini karalayıcı ve / veya aşağılayıcı bir tutum sergilemeleri hiçbir akıl ve vicdan sahibi tarafından kabul edilemez. Son söz: Kader adalet eder, eden bulur...

Hasan Safyürek / Ş.Koçhisar-Ankara

TCDDY Genel Müdürü Hasan Mollaoğulları'nın açıklaması:

Rötarla ilgili soruşturma açıldı

Millet Kürsüsü'nde 21. 09.1999 tarihinde yayınladığımız "TCDD'ye yakışıyor mu?" başlıklı yazımızla ilgili TCDD Genel Müdürü Hasan Mollaoğulları bir açıklama yaptı. TCDD'nin çok ciddi bir kuruluş olduğunu; ancak o gün yaşanan aksamaların üst üste gelen aksiliklerden kaynaklandığını belirten Mollaoğulları'nın açıklaması şöyle:

Remzi Ketenci adlı vatandaşımız, 13 Ağustos 1999 tarihinde TCDD'nin en lüks trenlerinden biri olan Başkent Ekspresi'yle Ankara-Haydarpaşa arasında seyahat etmiş olup, yazıda da bahsedildiği gibi birtakım olumsuzluklarla karşılaşmıştır.

Şikayet sahibi Remzi Ketenci'nin seyahati sırasında, ne yazık ki bir dizi aksilik büyük bir tesadüf eseri art arda meydana gelmiştir. Şöyle ki; önce vagonun elektrik sisteminde arıza meydana gelmiş ve karayoluyla gönderilen elemanımızın yaptığı inceleme sonucunda vagonun trafosunun yandığı anlaşıldığından, Sincan'da sağlam vagonun trene eklenebilmesi için zorunlu olarak 107 dakika beklenmiştir. Trenin hareketini takiben Polatlı-Eskişehir arasında, bazı pulman vagonlar ile yemekli vagonda tekrar elektrik arızası meydana gelmiş ve bu nedenle klimalar çalışmamıştır. Arıza, Eskişehir Garı'nda giderilmiş ise de, elektrik sistemindeki arızalar yeniden ortaya çıktığından, tren, klimaları bozuk bir şekilde ve 125 dakikalık bir gecikmeyle Haydarpaşa'ya ulaşmıştır.

Kuruluş olarak, hizmet sunduğumuz yolcularımıza verdiğimiz sıkıntı ve gecikmeden dolayı gerçekten üzgünüz.

Konuyla ilgili tahkikat devam etmekte olup, gerek arızanın giderilmesi gerekse trenin rötar yapmasında kusuru bulunan ilgililer hakkında gerekli işlem en kısa sürede yapılacaktır.

TCDD İşletmesi, kıt imkanlarına rağmen ülkemizin dört bir yanına uzanan demiryolu ağıyla yük ve yolcu taşımacılığında en iyi hizmeti sunabilmek için bütün imkanlarını seferber etmektedir. Ancak, tüm bu çabalara rağmen verilen ulaşım hizmetinde zaman zaman yukarıda belirtildiği gibi bazı aksaklıklar olabilmektedir. Böyle zamanlarda yolcularımızın hoşgörüsüne sığınarak, alınacak işletmecilik önlemleriyle her türlü zorluğun üstesinden daha kolay gelineceğine inanıyoruz.

Ek ders ücretleri neden geç ödeniyor

Ankara'nın Mamak ilçesinde görev yapan bir grup öğretmen ek ders ücretlerinin geç ödenmesinden yakınıyor. Normalde her ayın 1'inde veya en geç 2'sinde ödenmesi gereken ek ders ücretlerinin neden geciktirildiğini anlayamadıklarını ifade eden mağdur öğretmenler, "Ek ders ücretlerimiz günlerce geciktiriliyor. Eylül ayı ek ders ücretlerimizi de 10 gün geç alabildik. Milli Eğitim yetkililerinden bu problemimize çözüm bekliyoruz." diyorlar.

ADRES: Zaman Gazetesi Çobançeşme Mah. Kalender Sok. No: 21 Yenibosna / İST. Fax: 551 07 20

email: bayhan@feza.zaman.com.tr


Hodri Meydan

Hasan Sutay / Selahattin Karakış
Darbeder oldum!
Gazetelerimizin yayın yönetmenleri ve yazarlarının işgüzarlığına alıştık. Aynı işgüzarlığa muhabirler de soyunmaya kalkınca çekilmiyor.

Hiç üşenmeden, Türkiye'den kalkıp Pakistan'a darbe lideriyle görüşmeye giden muhabirin sorduğu soruya bakın: 'Türkiye demokrasisini örnek alacak mısınız?'

Önce dalga geçtiğini zannettik muhabirin. Baktık gerçekten ciddi ciddi soruyor. General Müşerref de bu soruya 'Evet' diye cevap veriyor. Cevabı alınca biraz rahatladık. Hiç olmazsa 'Irak demokrasisini örnek alacağız!' demedi. Rahatlamamız o açıdan.

Türkiye gibi gelişmiş ve insan haklarına saygılı bir demokrasinin Pakistan'a hemi de bir gazete muhabiri aracılığıyla ihraç edilmiş olması da medyamız açısından övünç, kıvanç ve bilumum sevinç vesilesi.

Muhabir arkadaşımızın bir de tavsiye yollu sorusu var: 'Türkiye'de olduğu gibi MGK kuracak mısınız?' diyor. General 'Evet' diyerek muhabiri rahatlatıyor.

Biz Ankara İletişim Fakültesi'nde okurken (henüz o zaman Basın Yayın Yüksek Okulu idi) fotoğrafçılık dersi hocamız, malzemelerin UNESCO'dan yardım maksatlı geldiğini söylemişti. Onlar kendilerince işe yaramaz malzemeleri bize yardım olsun diye gönderirlermiş. Gelen yardımları da biz bir müddet kullanıp bizden daha geri kalmış ülkelere gönderirmişiz. Hocamızın ifadesi öyleydi.

Demokrasi konusunda da aynı yöntem geçerli galiba.

Arpa boyu

Kim ne kadar inat ederse etsin, kaçarsa kaçsın; İnternet'ten kurtuluş yok. Telefon olmayan evler bugün ne ise, artık internete bulaşmayanlar da aynı sınıfa konulacak, haberleri ola.

Yarın'dan kastımız elbette 'Perşembe günü' değil, 2000'li takip eden rakamlar. İnternet'in tarihçesine şöyle bir bakarsanız, 1960'lı yıllarda birbirinden uzaktaki bilgisayar ağlarının birbirine bağlanmak istenmesini görürsünüz. ABD'de askeri maksatla kurulan bu ağın adına ARPANET denilmiş.

Hani bizde bir söz vardır; 'Bir arpa boyu yol alamamak' diye. Bir Arpa ki, boyu boyutu şimdiden ortadan kaldırmış. Bakalım önümüzdeki yıllarda neler göreceğiz. Gerçi biz hala 'arpalık'lara kendi adamımızı doldurmakla uğraşırsak zor görürüz ama; yine de belli olmaz.

'E' şıkkı

2000'in Mayıs'ında cumhurbaşkanlığı seçimi var ya, için için yanan odun misali zemin hazırlığı yapanlar, orta yere çıkmak yerine derin hesaplar içinde dönüp duruyorlar, bunu biliyorum.

ÖSYM, Devlet Memurluğu Sınavı'na girenlere, 'Cumhurbaşkanı, TBMM tarafından vatana ihanetle suçlanması durumunda aşağıdakilerden hangisi tarafından yargılanır?..' diye sordu.

Gazeteler bu sorunun cevap hanesine 'E' şıkkının doğru olduğunu yazdı. 'E' şıkkındaki cevap ise şu: Askeri Yargıtay.

ÖSYM durduk yerde neden böyle bir soru hazırlama gereği duydu? Hala bunu anlayabilmiş değilim!. Mustafa Özke

Kim nedemiş?

Darbenin Pakistan'da mı Türkiye'de mi olduğunu anlayamadım. Neredeyse 'Müşerref Bey hoşgeldiniz' diyecektim.

Nazlı Ilıcak

Atatürk'ü örnek aldım.

General Müşerref


Kendi değerleriyle insan
M. Fethullah Gülen
Yörüngesini bulmuş veya rampasına oturmuş hakiki bir insan, Hakk'ın şahidi olduğu gibi yoldakilerin de rehberidir; O'nu bulan hakkı da bulmuş ve bütün dağınıklıklardan kurtulmuş olur. O'nu müşahede eden, dolayısıyla da olsa değişik tecelli dalga boylarında her şeyi görüp duymuş demektir.. evet düşünceleri inançları gibi dupduru; tavırları, davranışları, düşünceleri çizgisinde ve her işi rıza hedefli bir insan, görüldüğü hemen her zaman Hakk'ı hatırlatır, iradi olmasa da uğradığı her yerde Hakk'ın şahidi olduğu hissini uyarır.

İslam'a göre insan, insan olması itibarıyla üstündür. "Doğrusu Biz insanoğlunu çok şerefli yarattık." O, Allah'a, peygambere intisabıyla bu ilk payesini silinmeyecek şekilde perçinler. "İzzet; Allah'a, Rasulü'ne ve (dolayısıyla da) müminlere aittir." Hele inancı istikametinde ortaya koyduğu cehd ve gayretlerle o, adeta, yeryüzünde Hakk'ın gözdesi gibidir. "Bizim yolumuzda gayret gösterip mücahede edenlere, Biz de mutlaka muvaffakiyet yollarını gösteririz; şüphesiz Allah ihsan erleriyle beraberdir.", "İman edip salih amel işleyenlere Hazreti Rahman insanların gönlünde sevgi yaratır".. gibi fermanlarıyla Kur'an-ı Kerim, hep insanın farklı buudlardaki bu üstünlüğünü seslendirir.

İnsan olduktan sonra, kadın olsun erkek olsun, genç olsun ihtiyar olsun, siyah olsun beyaz olsun herkes muhteremdir, masundur ve dokunulmazlığı söz konusudur: Irzına el uzatılamaz, malına tecavüz edilemez, yurdundan-yuvasından çıkarılamaz, hürriyeti elinden alınamaz, inançlarını yaşaması engellenemez; dahası kendisinin bile kendine karşı bu olumsuzlukları irtikap etmesine müsaade edilemez ve Allah tarafından kendisine bahşedilmiş bu insani değerleri zedelemesine fırsat verilemez; verilemez zira o, bütün bu değerlere emaneten maliktir. Gerçek mülk sahibi ise Allah'tır. O sadece bu emanetleri O'na karşı korumakla mükelleftir. Öyle ki o, kendine tevdi edilen bu emanetleri hep gözleri gibi aziz bilecek.. kılına bile dokunmayacak ve dokundurmayacak.

Bunun bir adım ötesinde, vicdan mekanizmasını harekete geçirip iradesinin hakkını vererek, kalb ve ruhun hayat derecelerinde seyahatler tertipleyip, manevi zevkler yudumlayan kamil insanların durumları söz konusudur ki, işin gidip böyle bir mazhariyete dayanmasındaki manayı kestirmede zorlandığımı ifade etmeliyim. Potansiyel değerlerini inkişaf ettirip bu zirvelere ulaşan insan için denecek bir şey varsa, o da ifadenin Akifçesiyle şöyle olmalıdır: "Onun mahiyeti hatta meleklerden de ulvidir/ Avalim onda pinhandır, cihanlar onda matvidir."

Bizdeki bu duygu derinliğini, bu insani alaka zenginliğini ne Yunan ve Latin düşüncesinde, ne Grek ve Batı felsefesinde görmek mümkündür. İslami düşünce, hemen hepimizi bir cevherin değişik tezahürleri şeklinde görür ve her birerlerimizi bir hakikatin farklı yüzleri şeklinde mütalaa eder. Zaten, Allah birliği, peygamber birliği, din, dil birliği, ülke millet birliği.. gibi fasl-ı müşterekler etrafında bir araya gelmiş insanlar -hadisin ifadesiyle- bir vücudun ayrı ayrı uzuvları mesabesindedir. El, ayağa rakip olamaz.. dil dudağı ayıplayamaz.. göz kulağın kusurunu göremez.. kalb kafa ile cedelleşemez.. eğer bunların bütünü bir vücudu tamamlayan unsurlarsa, biri iki görmek gibi bu çarpık müşahede de neyin nesi? Dünyamızın, cennet haline gelmesinin ve cennet kapılarının ardına kadar açılmasının, açılıp bize "buyurun" edilmesinin önemli bir vesilesi sayılan aramızdaki birliği bozmak da neden? Birlik ve beraberlik, Allah'ın muvaffak kılmasının bir yolu ise, bu ihtilaf ve iftirakın manası da ne? Ne zaman, bizi birbirimizden uzaklaştıran duyguları, düşünceleri, ruhumuzdan söküp atacak ve birbirimizi kucaklamak için yollara döküleceğiz?

Ayrı ayrı mizaç ve meşrep gibi, Allah'a ulaştıran yollar mahlukatın solukları sayısıncadır. Herkes ayrı bir anlayışa, ayrı bir yoruma bağlanır, ayrı bir yoldan yürür, ayrı bir köprüden geçer; ayrı bir merdivenle yükseleceği yere yükselir, ayrı bir helezonla ulaşacağı zirvelere ulaşır.. herkes farklı nağmelerle coşar, farklı enstrümanlar kullanır; ama hepsi de Hakk'ı hoşnut etmeye ve dünyayı cennetlere çevirmeye koşar. Koşma alanı bu kadar geniş ve hedef de her yola açık ise bu hırgür de neden?! Hele bir de hasımlarımız, aramızdaki bu ihtilaf ve düşmanlıkları aleyhimizde değerlendiriyorsa...


Ferhat BARIŞ
Kendim ettim kendim...
Recep Yazıcıoğlu var ya. Hani şu işini iyi yapıp, eksik bulduğu şeyleri kimseye yaranma telaşına düşmeden 'takır takır' söylediği için görevinden edilen vali. Sözü ondan duydum. Diyor ki genç vali; 'Bu ülkenin başına ne geliyorsa kendi çözüm diye ürettiği şeylerin soruna dönüşmesinden geliyor...' Zaman geçtikçe haklılığı ortaya çıktı valinin. Özelleştirme niyetiyle adımlar attık. Aradan yıllar geçti hala 'özelleştirelim mi, sarmısaklayıp da mı saklayalım?' geyiğine takıldığımız yetmiyormuş gibi, özelleştirmeden zarar eder duruma geldik. Özelleşmiyoruz zarar ediyoruz, özelleşince daha çok zarar ediyoruz... Hadi gelin çıkın işin içinden. Ortaya 'Af' diye bir şey çıkarıyoruz. İşler o kadar sarpa sarıyor ki, tasarıyı hazırlayanlar bile, 'Bu bizim istediğimiz şey değildi.' diyor. Devletin en üstünden, cezaevinin en dip hücresindeki insan bile memnun olmuyor. Ve öyle bir noktaya geliyoruz ki, af öncesi günleri arıyoruz. Cezaevleri kaynıyor, Meclis kilitleniyor vs. Geleceğin antropologlarına, tarih araştırmacılarına acıyorum ben şahsen. Düşünsenize, eğer bir şekilde becerip dünyayı biz yok etmezsek, gelecek nesillerin, araştırmacıları oturup bu günleri araştırsa karşısına çıkan manzaraya göre hakkımızda ne düşünür dersiniz.. Bir bakan çıkıp 'Maaşları deprem parasıyla ödedim' diyor, ertesi gün tersi yönde demeçler... Parti lideri, sistemin değişimine dair şeyler söylüyor. Bir hafta sonra sanki o lafları başkasından duymuşuz gibi alıyoruz cevabı; 'Yanlış değerlendirildim. Ben öyle demedim'.. Meclis Başkanı, 'Şu kişi milletvekili değildir' diyor. DGM Savcısı büyük bir titizlik ile gece yarısı operasyonu yapıyor. Herkes Meclis Başkanı'na gidiyor; 'Ben öyle demedim, bahsi edilen kişi milletvekilidir' diyor...

Vakti zamanında bir milli eğitim bakanı, 'Okullar olmasa milli eğitimde sorun olmazdı' mealinde bir şeyler söylemişti de hala hatırlayıp güleriz. Alın size Merve Kavakçı olayı. Durduk yere kriz, durduk yere el-aleme rezil ediyoruz kendimizi. Elin oğlu belki adam oluruz diye, yıllardır süründürdüğü Avrupa kapısını azıcık araladı içerileri gösteriyor. Biraz uslu durup, biraz normal ülkeler gibi davransak belki alacaklar. Ama nerede? Kendi kendimize sorun üretmekte, hemen ertesi gün de bu sorunu temizlemeye çalışmakta üstümüze yok. Yarın DGM savcısı çıkıp 'Ben baskın yapmadım' dese hiç şaşırmam inanın.

Medyanın hali ise daha da içler acısı. Dili o kadar uzandı ki, darbe hayranlığı ve yağdanlığı genleri o kadar gelişti ki, artık ülke sınırlarını aşıp, bambaşka ülke darbelerine hayranlık duyuyorlar. Bir milletvekilinin -hem de bayan- evinin kapısına, sanki bir terör örgütü hücre evi basıyormuş gibi -hem de gece yarısı- dayanılmasına 'tık' diyen vicdanlı bir kalem yok. Futbol Federasyonu Başkanı'na mı kıl oldular? Hemen eski karısını bulup, 'Aslında yaramaz adamdı' anlamına gelecek demeçleri veriyorlar manşetten... Futbol yüzünden spor bakanına mı kızdılar, 'Hentbolcular perişan durumda, futboldan sorumlu devlet bakanı uyuyor' diye yayın yaşamları boyunca tek cümle haberini vermedikleri spor dalında eleştirel haberler yayınlarlar.

Hasılı gelecek nesillere Allah yardım etsin. Gelecekte atalarının hukuk düzeni, siyaset ortamı, medyanın durumuna bakıp nasıl insanlar olduğumuzu hayretle tahayyül edecekler. AHA: İngiliz takımı Chelsea dün gelmiş. Malum bu gece maçımız var onlarla. Türkler 'kısasa kısas' kuralınca bize antrenman sahası vermeyen İngilizlere İzmit'te (deprem bölgesinde) maça hazırlanabileceklerini söylemişler. Pasaport kontrolünde de güzellikler yapmışız. Ben diyorum ki, Kral Tv'de ekrana gelen bir çocuk var. Etekli, gaydalı falan 'Bütün kızlar güzel' şarkısını söylüyor. Maçın ortalarına doğru bu oğlanı sahaya sürsek William Wallace gibi. Hatta bizim kaptan Tugay bir de numaradan çelme takar gibi engellemeye falan çalışsın. Şarkıcı çocuk saha ortasına geldiğinde 'Freeeeeeeeeeedoooooooooom' diye bağırsa da, onların da nasıl emperyalist olduklarını tüm dünyaya duyursak. Nasıl olur?

ferhatb@feza.zaman.com.tr

faks: 0 212 652 24 22




ZAMAN ]lk Sayfa
© 1999 Feza Gazetecilik A.^.