Reklam Zaman Gazetesi Reklam
  1 Haziran 2000 Perşembe Yazarlar  
Haberler

   Tüm Haberler

  



Tamer Korkmaz
Merkez Sağ bahane, statüko şahane!

Güniz Sokak'ın ziyaretçileri artıyor. Mesut Yılmaz, olayı dikkatle izliyor...

Partisinin grup toplantısında "Kurtar Bizi Baba"ya göndermede bulunuyor: "Siyasette boşluk yok. Yalnızca dağınıklık var" diyor.

Mesut Bey'in 'Sağda yeni oluşum' çabalarına getirdiği yorum şu: "Siyasette belli bir yere ulaşamayanlar, kendilerini siyasete taşıyacak mekanizmalara ihtiyaç duyuyor."

Kuşkusuz Güniz Sokak'ın kapısını Merkez Sağ muhabbeti bağlamında aşındıranların önemli bir kısmı siyasetten yeniden pay almak isteyenlerden oluşuyor. Kısaca, "Merkez Sağ bahane, 'bir meslek olarak' siyasetten nemalanma şahane" diyebiliriz!

Bu gerçeğe karşılık Yılmaz'ın gözardı ettiği bir başka gerçek var: Ne ANAP, ne DYP bugünkü yapısıyla Merkez Sağ'ı kendi çatısı altında toparlayacak ve tüm çürümelere karşı alternatif olabilecek durumda değil. Kesinlikle, ümit vermiyorlar. Kendilerini yenilemedikleri takdirde, ikisinin de falında barajın altına doğru bir seyahat görünüyor!

Demirel'in Merkez Sağ'ı birleştirecek tek kişi olduğuna inananların iştahını kabartan da, ANAP ve DYP'nin mevcut durumları. Bir de, "Kurtar Bizi Baba"nın, 5+5 hadisesinde "atılan kazığın" rövanşını mutlaka alacağına dair bir inanç var!

Bunca yaşananlardan sonra yeniden bir Demirel filmi görmek isteyen Gözleri Faltaşı Gibi Kapalı cenahına benim söyleyeceğim fazla bir şey yok: Gayet iyi anlıyorum, bu "sevda" bitmez; doğal olarak bu illüzyon hiç bitmez!

*

Yılmaz'ın dün Hürriyet'in arka sayfalarında sıkışıp kalan bir cümlesini son derece önemsiyorum. Aynen şöyle diyor, ANAP lideri:

"Yeni oluşum diye ortaya çıkanlar yeni unsur taşımıyorlar. Görünen o ki, statüko kendini tahkim etme arayışındadır. Türkiye'nin çıkarları statükonun güçlenmesinde değil, değişimdedir. Statükonun güçlenmesi, Türkiye'nin AB vizyonunu daraltır"

Bu sözleri, Yılmaz'dan duymak benim için ne kadar önemli, bir bilseniz...

Statüko, 1991'de kendine yer açmaya çalışırken Mesut Yılmaz'ı bulmuştu! Çok fazla vakit geçmeden de, Özal çizgisine karşı, Demirel ve Yılmaz arasında, kaynağını Statüko'dan alan adı konulmamış bir yakınlık doğmuştu...

Bugün gelinen noktada Yılmaz'ın Statüko'nun kendine yer açmaya çalıştığını söylemesi hem sevindirici, hem de doğru. Kuşkusuz Merkez Sağ için yapılan tüm çabaları statükoculukla bağlantılı görmek haksızlık olur. Demirel'li formülleri bu kapsamda görmek ise isabetlidir.

*

9. Cumhurbaşkanı Demirel'in geçtiğimiz günlerde çalışma odasının masasını yeniden düzenlediğini duymuştuk! Antonio Banderas bandıralı Ertuğrul Gemisi'nden öğrendiğimize göre; eski eşyalarının arasından iki tanesini çıkarıp, birini masanın bir ucuna, ötekini de diğer ucuna yerleştirmiş, Süleyman Bey...

Bunlardan biri, hesap cetveli imiş, ötekisi ise bir Kur'an...

Desenize, yine başa döndük!

Bir başka 'yine başa döndük' öyküsünün sahibi Can Ataklı ise, dünkü Sabah'ta soruyordu: "Eski cumhurbaşkanı Demirel, Güniz Sokak'taki çalışmalarına masasının bir ucuna Kur'an-ı Kerim'i koyarak başlamış. Aynı Kur'an daha önce, MGK toplantılarında nerede duruyordu?"

Bendeniz de, bu vesileyle Süleyman Bey'in geçen yılın sonlarına doğru öncülük ettiği "Kur'an'daki bazı ayetlere yönelik din projesi"ni hatırlayıverdim. Demirel'in "din projesi" için Yaşar Nuri Öztürk şunları söylemişti, o vakit: "Ben Kur'an'ı hafife almaya karşıyım. Sayın cumhurbaşkanımızın başlangıç noktası isabetli değil. Politik/romantik bir şey onun yaptığı.. Yani, geçici bir zevk. Konu ciddi ama getiriliş biçimi gayrıciddi!"

(Aktüel, 11 Kasım '99, T. Opçin)


   Maarifname
Ahmet Ünal
Önce dağıttılar şimdi toparlayamıyorlar

Bir inat uğruna, zaten ağır aksak yürüyen sistemi perişan ettiler. Her yeri korku ve endişe kokusu sardı.

Bütün devlet dairelerinde, özellikle de Milli Eğitim'de, personel "polis devleti" havasını soluklayarak hayatiyetini sürdürmeye çabalıyor.

28 Şubat süreciyle hiyerarşik bir şekilde yerleşen fişleme furyası, kamu kurumlarındaki sakin havayı toza dumana boğmuştu. Henüz normalleşmeye başlamayan ilişkiler eğitim alanında ikinci bir ihbar kampanyasıyla allak bullak edildi.

Bazı özellik taşıyan resmi müesseselerin lojman bölgelerine başörtülüleri almamasından esinlenen DPT gibi kurumlar sosyal tesislerine "türbanlılar ve evcil hayvanların" giremeyeceğini bir emirle ilgilenenlere duyurdu.

Memleketim Fethiye'de Halk Eğitim Merkezi Müdürü, başörtülü köylülerin başlarını açmaya uğraşıyor. İstanbul'da yayınlanan "gizli" bir emirde ise, Maltepe İlçe Milli Eğitim Müdürlüğü, kendi bölgesindeki eğitim kurumlarında "din dersi öğretmenleri dışındaki bütün imam hatip ve ilahiyat mezunlarının listesinin" bildirilmesini istiyordu.

Bakan Metin Bostancıoğlu, "İmam hatip lisesi"nin de diğer okullar gibi bir eğitim kurumu olduğunu vurgularken, bakanlıkta bir keşmekeş yaşanıyor.

Sanki imam hatipliler cezalandırılmaya çalışılıyor. Mezunlarının hemen her alanda önleri kesilerek "fırsat eşitliği" ilkesi çiğneniyor.

Önce kesintisiz ilköğretim uygulamasıyla orta kısımları budandı. Hem de ortaokulların sağladığı ve şimdi olmayan "yönlendirme" avantajının kaldırılması pahasına...

Sonra üniversite sınavında sosyal bölümler haricindeki alanlara yerleşme hakları ellerinden alındı. Hukuk fakültesi gibi kritik yüksek öğretim kurumları da sosyal bölüm kapsamından çıkarılarak ikinci bir tedbir alındı! Bunun için bütün meslek liseliler feda edildi. Aynı akıbete onlar da mahkum kılındı.

Haliyle imam hatipte okuyan öğrenci ve veliler telaşa kapıldı. Devlet dairelerinde çocukları fişlenecek, üniversitede istedikleri bölümleri kazanamayacaktı. Çocuklarını imam hatipten çekmeye başladılar.

Onca ezayı az gören yetkililer, bu kez bir genelge çıkartarak, (mevzuat gereği sadece imam hatiplere yönelik yasak getiremediklerinden dolayı) tüm mesleki okul öğrencilerinin genel liselere nakillerine mani oldular. Fakat kaçan kaçmıştı.

Veliler mahkemeye düşmeye razı olarak çocuklarını kurtarmaya uğraştı. Mahkemeler genellikle lehlerine karar verdi. Ancak MEB itiraz etti ve bir davadan istediği kararı çıkartmayı başardı.

Şimdi başta Ankara olmak üzere illerde özel ve genel lise müdürleri, "cezalandırılma" korkusu yaşıyor. Bazıları savunmaları alınmak üzere ilçe müdürlüklerine çağrıldılar. Görevden mi alınacaklar yoksa, kınamayla mı kurtaracaklar? Bakanlık cezalandırma konusunda tavizsiz görünüyor.

Benzeri bir korkuyu öğrenci ve velileri yaşıyor. "Çok acele ve günlüdür" ibareli emirlerle yeni okullarından ilişkilerinin kesilmesi isteniyor. Yıl sonu sınavlarına mı çalışsınlar yoksa eşyalarını mı toparlasınlar? Hiç olmazsa öğretim yılının bitmesi beklenemez miydi?

"Polis devleti" ifadesi yönetim biliminde polislerin yönettiği devlet anlamına gelmez. Aksine idarenin keyfine göre vatandaşların haklarını gasp edebilmesi ve temel hak ve hürriyetlerini kısıtlamasını anlatır.

Ne gariptir ki, bizim ülkemizde polisler, kendisini bilim adamı sanan YÖK'çülerin ve Devlet Planlama uzmanlarının aksine birçok konuda daha demokrat tavır sergiliyor.

Maalesef, "demokrasi dersi" okullarımızda yeni yeni okutulmaya başlandı. Herhalde yöneticilerimizin demokrasi kültürünü hazmedebilmesi için daha çok mürekkep yalamaları gerekiyor.

ahmetu@mail.zaman.com.tr


   Hodri Meydan
Hasan Sutay Selahttin Karakış
Hilmi Yavuz sigarayı bırakmadı

Dün, "Dünya Sigara İçmeme Günü"ydü. Tiryakilerin sigarayı bırakmayacağını biliyorduk. Belki gaza gelip bırakanlar da olmuştur, onları bilmiyoruz. Merak ettiğimiz bir isim vardı: Acaba Hilmi Yavuz bugün hatırına sigarayı bırakmış mıydı? Sabahın köründe (topalında değil) başka işimiz yokmuş gibi Hilmi Yavuz'u aradık. Başka işimiz yok, çünkü işimiz bu bizim.

Her neyse, sadede gelelim. Hilmi Yavuz Hoca, maalesef sigarayı bırakmamış. Rica ettik, "Bırakın" diye. O da "Benden bunu istemeyin!" dedi. Nihayetinde büyüğümüz, teklif var ısrar yok. Vazgeçtik.

Bilmeyenler için hemen notumuzu düşelim: Hilmi Bey sigarayı yakmadan içiyor. Kendisi bunu "Ben sigarayı bırakmadım, ama içmiyorum!" diye ifade ediyor.

Sigaraya 14 yaşında başlamış ve 44 yaşına kadar, yani tam 30 yıl içmiş. 20 yıldır da hiç içmiyor. Ama sigarayı da elinden bırakmıyor. Bir tiryakinin yaptığını, sigarayı yakmadan yerine getiriyor. Mesela yanmamış sigaranın külünü silkiyor, bunun için mutlaka kül tablası istiyor. Dumansız sigarayı içine çekiyor ve üflüyor. Üfleme kısmını da biz üfürmüş olabiliriz. Ama böyle işte.

Bir paketle, bir hafta idare ediyor. Tercihi light sigara. İsmini reklam olmasın diye vermeyelim isterseniz. Tercih sebebini de filtresinin kolay çıkmasına bağlıyor. Çünkü dilin, tütüne temas etmesi gerekiyor. İşin zevki oradaymış. "Zıvanalı sigara içemiyorum, beni zıvanadan çıkarıyor!" diyor.

Belki en ilginç tarafı, bir sigara tiryakisi olarak Hilmi Yavuz'un sigara içilen yerlerden aşırı rahatsız olması. Tıpkı bizim gibi. Keşke bütün tiryakiler Hilmi Hoca gibi olsa.

Sonuç mu, bir "Sigara İçmeme Günü" daha geride kaldı. Kutladık mı, mutladık mı bilmiyoruz. Biz yazıyı Arif Nihat Asya'nın bir sözüyle noktalayalım: "Sigaranın en iyisi hiç içilmeyenidir!"

Kalb-kalp

Sağlık Bakanı Osman Durmuş rüşvet alıp vermenin kalbe zararlı olduğu söylüyor. Rüşvet alıp verirken kişinin kan dolaşımında, heyecan, stres ve sevince bağlı olan değişiklikler meydana geliyormuş. Bu da kalp damarları üzerinde etki yapıyor ve kalp hastalığı ya da kriz riskini yükseltiyormuş.

İşin içinde rüşvet varsa, o işte ne kadar 'kalp' bulunduğunu bir kenara bırakıp Bakan Durmuş'un daha önce de Fenerbahçe'yi tutmanın kalp için tehlikeli olduğunu savunduğunu hatırlatıyoruz ve diyoruz ki: Böylesine ilmi verilere dayanarak konuşan bir bakana sahip olduğumuz için ne kadar sevinsek az.

Wap-Sap

Eğer televizyon izliyorsanız, mutlaka reklamlara yakalanıyorsunuzdur. Reklamlara yakalanıyorsanız da mutlaka WAP'tan haberiniz vardır. Hani şu, cep telefonunuzla internete ulaşıp, paçanızdan yukarı doğru tırmanan yılanın ne menem bir şey olduğu öğrenmenize yardımcı olan WAP'tan ya da bankacılıkla ilgili bir sorununuz olduğunda anında yardımcı olan 'kanka'dan.

Haber verelim dedik, bundan sonra WAP'ta SAP da var. Şaka filan yapmıyoruz. Berlin'de düzenlenen SAPphire toplantısında, kurumsal kaynak planlaması yazılımı olan SAP tarafından üretilen bilgilere cep telefonu üzerinden ulaşılabileceği müjdesi verildi. Bütün bunlar güzel de, cep telefonu ile internete bağlanmanın bir ay sonraki faturasını bir düşünüyoruz da. Bu işi abartanların yakında WAP'layabilecek bir CEP'leri kalmayacak gibi geliyor bize.

Amerika'nın keşfi

İslamcı olmayan basın, UEFA Kupası'ndan sonra "İslamcı basın futbolu keşfetti" diye yazmıştı. Bir anlamda onlar da İslamcı basının futbolu keşfettiğini keşfetmişti. Sırada başka bir keşif daha var. İslamcı kesim Amerika'yı keşfediyor. Bazı araba pazarlama şirketleri, müşterilerini kura çekerek Amerika'ya gönderiyorlar. Bu futbolun keşfinden daha önemli. Daha önce umreye veya hacca gönderiyorlardı. İslamcı olmayanlar rahatsız olacaklar; ama olsunlar. Karınlarının ağrımasında fayda var.

Fetihin reddi

Cumhuriyet'teki bir yazarın "İstanbul'un fethi işgalle aynıdır" demesi tartışmaları alevlendirdi. Cumhuriyet yazarı, Bizans saflarında savaşan bir asker havasında Fatih'e karşı mücadele veriyor. Cumhuriyet de, dine ve tarihe karşı malum tavrını sürdürüyor. Kutlamalar tartışılabilir, belki fetih bile tartışılabilir. Ancak asıl tartışılması gereken konu İstanbul'un kendisi. Sahipsizliği, talan edilmişliği, çarpıklığı, yeşili, mavisi tartışılmalı. Yoksa İstanbul'un fetih sırasında meleklerin erkek mi dişi mi olduğunu tartışan papazların durumuna benzeyecek halimiz.

Kim

demiş? Provokatör yine havladı. Herhalde sahibi bizden rahatsız, köpeği üzerimize salıyor.

Mehmet Eymür

Bizim medyamız ağırlıklı olarak bulvar basını olmaya özeniyor, en ciddi olayları bile magazinleştiriyor.

Nezih Demirkent

Bankalar yağmur yağınca şemsiyeyi kendine tutar, güneş açınca da bize tutar.

İsmail Keskinoğlu Tavukçu

Cumhurbaşkanının bir ağırlığı olmalı. Demirel'in büyük ağırlığı vardı.

Necdet Seçkinöz Cumhurbaşkanlığı eski Genel

Sekreteri

Cumhurbaşkanlığı insanın aklına gelmez başına gelir.

Süleyman Demirel

Bu ülkeyi hakiki Türk aydınları kurtaracak.

Vural Savaş


   Olayların İçinden
İdris Gürsoy
İnanç turizmi için

İnanç turizmi tabiri, literatürümüze yeni girdi. Türkiye'nin tarihi ve kültürel değerler bakımından ne kadar zengin bir ülke olduğunu sık sık vurguluyoruz; ancak bu konuda gerekli çalışmaları nedense bir türlü yapamıyoruz.

***

Nedir inanç turizmi?

Vatikan Doğu Bilimleri Enstitüsü'nden Prof. Dr. Vincenzo Ruggıeri, şöyle tarif ediyor: "İnanç turizmi, bir geçiştir. Dış dünyadan iç dünyaya bir geçiş. Mukaddes yerde sakinlik, huzur ve Allah vardır. İnanç turizmi, dışarıdaki kargaşadan içerideki sakinliğe yolculuktur."

***

Anadolu, Hıristiyanlar için çok önemli bir merkez olmasına rağmen yeterli turisti çekemiyor. Neden?

Prof. Dr. Vincenzo Ruggıeri, Sivil Düşünce ve Demokrasi Hareketi Derneği'nin düzenlediği uluslararası toplantıda, 'Hıristiyanlık Açısından Ege'nin Önemi' konulu tebliğini sunmadan önce sordu: "Kültür ve Turizm Bakanı nerede?" Semavi dinlerin önemli temsilcilerinin bulunduğu, yurt dışından önemli misafirlerin geldiği bir toplantıda, hükümeti temsilen bir bakanın olmamasına bir sitemdi bu soru...

Profesör, yine de tespitlerini sıraladı:

"İnanç turizmi için gelenler, iyi hizmet bekler. Meryem Ana'ya gelen Hıristiyanlar, hacı oluyor. Hac ziyareti, huşu içinde yapılabilmeli. St. Paul'ün uğradığı yerler üzerinde turlar düzenlenebilir. Turistler, gezi sırasında manevi bir atmosfere girmeli, kiliselerde dualar edip ayinler düzenleyebilmeli. Türk hükümeti, kutlamalara yardımcı olmalı. Kültür ve Turizm bakanları, birlikte hareket etmeli. Bilim adamları ve turizmciler el ele vermeli. Bütün kültür değerleri korunmalı. Türkiye, dinlerin buluşma noktası olabilir."

Almanya İzmir Konsolosu Manfred Unger de Türk yetkililere seslendi:

"Hıristiyanların, İsrail ve İtalya'dan sonra gidecekleri üçüncü ülke Türkiye. 2000 yılı, Hıristiyan alemi için önemli. İki ülkeye göre Türkiye, hazırlıklara geç başladı. İnanç turizmi için altyapı yeterli değil. Türkiye, kültürel olayları daha fazla vurgularsa iyi olur. Kültürel turizmi, inanç turizmi ile bir araya getirirseniz başarı gelir."

***

Bartholomeos, Mesrob Mutafyan ve Rav İsak Haleva gibi din önderlerinin konuşmalarından tuttuğum notlardan çıkan sonuç şu:

1- İnanç için yola çıkan bir kimseyi kimse engelleyemez. İnanç turizmi yapanlar, Hıristiyanlık inancı ve tarihini öğrenmelidir. İnançlar küçük düşürülmemeli, inanan insanlar rencide edilmemelidir. Tanıtanlar, gelenlerden daha fazla bilgiye sahip olmalıdır.

2- İnanç turistinin konaklama ihtiyaçları farklıdır. İnanç turizmi için ülkemize gelen Hıristiyan ve Yahudiler ibadethaneleri, kutsal mekanları, bir ibadet neşvesi ve huzuru içinde gezmek istiyorlar. Bunun için ibadet mahallerinin temiz, düzenli olması, kilise, havra ve tarihi harabelerin, orijinaline sadık kalınarak restore edilmiş olmaları gerekir.

3- İnanç turizmi için gelen insanların en büyük ihtiyaçlarından biri de Hıristiyanlık ve Yahudiliği bilen rehberler. Bir an önce nitelikli rehberler yetiştirilmeli.

4- Kutsal mekanların bulunduğu yerlere, turistleri rahat ettirecek otellerin yapılması önemli. Altyapı hizmetleri götürülmeli.

5- İç huzuru sağlayacak çevre düzeni, gürültünün önlenmesi, eğlence yerlerinin bu mahallere uzaklığının temin edilmesi şart.

6 Hıristiyan ve Yahudilerin 2000 yılında tercih ettikleri mekanların başında Roma ve Kudüs geliyor; üçüncü olarak İzmir. İzmir'in ilk tercih sırasına ulaşabilmesi için reklam ve tanıtıma çok önem verilmeli.

***

Sinagoglarımız, kiliselerimiz, bakıma muhtaç tarihi camilerimiz var. Bir fotoğraf karesinde camiyi, kiliseyi ve sinagogu yan yana görmek mümkün. Üç semavi dinin önemli mabetlerinin olduğu bir ülke Anadolu. Hıristiyanlık, İsrail'de doğdu; ama Anadolu'da yayıldı. İnanç turizminde bir hareket bekliyorsak, bu mekanları gündemimize alıp onarmalı, ibadete açmalıyız. İnsanlığın ortak değerlerine sahip çıkmak, bize yakışır.

NOT: Soma Belediyesi'nin düzenlediği 1. Karaelmas Kültür ve Sanat Festivali'ne, gazeteniz Zaman da katılıyor. Bugün akşam saat 19.30'da, Zaman standında okurlarımızla bir araya geleceğiz.

idrisgursoy@cihannet.com


   Beşinci Yol
Güntay Şimşek
Cezaevi içinde ikinci ceza mı?

'Hücre tipi cezaevi' olarak eleştirilen ve bugünlerde yeniden uygulanmaya konmak istenen 'F tipi cezaevi' ilk kez Eskişehir'le gündeme geldi. Adalet Bakanlığı'nın bugünlerde, yeniden F tipi cezaevi projesini hareketlendirmek istemesi bazı rahatsızlıkları da beraberinde getiriyor.

En başta tutuklu yakınları ve doğal olarak içeridekiler Adalet Bakanlığı'nın nasıl bir yapılanmaya gideceğini merak ediyor. Diğer yandan sivil toplum kuruluşları da Türkiye'de birçok şeyin hukuk ve adalet normlarına uygun yapılmadığını gayet iyi bildiğinden kolları sıvayarak yeni uygulamanın hayata geçirilmesinden önce yanlışlıklarına dikkat çekiyorlar.

Dün bizi ziyaret eden tutuklu yakınları, Adalet Bakanlığı'nın yeni uygulamayla neyi, ne şekilde yapacağını tam ve net bir şekilde bilmediklerini, endişeli olduklarını belirttiler. Ayrıca basına ve çeşitli kurum ve kuruluşların yetkililerine tanıtım amacıyla gösterilecek yeni tip cezaevinin göz boyamak amacı taşıdığını, bütün cezaevlerinin aynı standartta olacağına da inanmadıklarını söylediler.

Tutuklu yakınları en başta, tek kişinin, tek bir odada, beyaz badanalı, beyaz çarşaflı, beyaz masalı, lavabolu ve tuvaleti bulunan mahallerde akli dengesini kaybetmiş insanlar topluluğu oluşacağı eleştirisini getiriyorlar. Arkasından da devletin mevcut durumda 50-60 kişilik koğuşlarda 120-140 tutukluyu barındırdığına dikkat çekerek, tek kişilik hücrelerden önce bu durumun düzeltilmesi gerektiğini belirtiyorlar.

Haklılar bu uyarılarında; ama "Türkiye Cumhuriyeti'nin yetkilileri bir soruna el attığında o problemi kökten çözer." diyerek onları teselli edemedik.

Tutuklu ailelerinin bir başka sıkıntısı ise ziyaretlerde gördükleri insanlık dışı muameleler. Anlatılanlara bakılırsa devlet olarak sadece suçluyu cezalandırmakla yetinmiyor, 3 kuşaktan akrabasını dahi etkileyecek hadiselere parmak atmayı marifet sayıyoruz.

Oğlu hapiste olan yüreği acıyla dolu bir anne anlatıyor:

"Oğluma, sarma yapıp götürdüm. Kapıda sarmaların hepsini açmam gerektiğini söylediler. Bir iki tanesini kontrol edip içeri almadılar. Mecburen hepsini geri götürdüm. 4 adet sabunun bir arada bulunduğu fabrika orjinalli paketi açıp, sonra bütün sabunları bir bıçakla ortadan kestiler. Daha sonra aynı bıçakla hem reçel kavanozu karıştırdılar hem de helvayı kestiler."

Hapishaneler ve modern Türkiye'nin hali böyle. Sadece 5 yıldızlı otel gibi mapushane yapmakla olmuyor. Balık bıçağıyla biftek ikram etmemek de gerekiyor.

Ancak, Adalet Bakanlığı yetkililerinin söyledikleri ve gösterdiklerinin de farklı boyutları var.

Birincisi, tutuklu ailelerinin gösterdikleri tepkinin içerideki örgüt elemanlarından kaynaklanan baskı sebebiyle olduğunu belirtiyorlar ve bütün cezaevinin tek oda şeklinde olmayacağına işaret ediyorlar.

Haziran ayı içinde teslim alınmaya başlanacak 6 cezaevinin her birinde toplam 368 mahkum barındırılacak. Bu cezaevlerinin her birinde 59 tek kişilik, 103 de üç kişilik odalar bulunacak. Kocaeli, Edirne, Tekirdağ, Bolu, Sincan ve İzmir'de devreye sokulacak cezaevlerinin kapasitesi ve tek kişilik oda adedi ortada. Türkiye'de 70 bine yakın hapiste insan olduğu düşünülürse, tek kişilik oda adedinin tutuklu yakınlarını fazla endişelendirmemesi gerektiği kanaatindeyim.

Adalet Bakanlığı yetkilileri, mevcut hapishane ortamlarının insan haklarına ve insanca yaşama kriterlerine uygun olmadığı için bu düzenlemenin Avrupa kriterlerine göre yapıldığını, bütün tek kişilik odalarda banyo, tuvalet, televizyon ve gün ışığıyla kitap okunacak tarzda yapıldığına dikkat çektiler.

Hücre nitelemesini kabul etmeyen Adalet Bakanlığı yetkilileri, ayrıca tek kişilik odalarda insanların sürekli kalmasının söz konusu olmadığını, iyi halleri görüldüğü takdirde diğer üç kişilik odalara nakillerinin yapılacağına işaret ettiler.

Ancak her şeye rağmen Adalet Bakanlığı'nın yeni cezaevlerini devreye sokma aşamasında hafif sıkıntı olacak gibi görünüyor. Başta bu cezaevlerinin bir an önce tanıtılması ve tanıtılanlarla diğerlerin aynı olduğu yönde kamuoyunun ikna edilmesi gerekiyor. Ardından, örgüt elemanları, hapishaneler arası iletişimin koparılması maksadıyla yapılanların izahı gelmeli.

Eğer bu izahatta gecikme olursa, İstanbul Barosu'nun da aralarında bulunduğu çeşitli demokratik kitle örgütlerinin, F tipi cezaevi uygulamasına tepki göstermek amacıyla 'Hücre Tipi Cezaevlerine Karşı Birlik' adı altında ortak çalışma yapma kararı çerçevesinde anlatılacaklar daha keyfiyet kazanabilir.

Dileriz, yeniden yapılanma, yeni bir cezalandırma şeklinde olmaz.


   Keyfiyet
Ahmet Selim
Toplum ve insan

Kapitalizm siyaseti etkiliyor da toplumu etkilemiyor mu? Daha doğrusu toplumun kültürünü, değer ölçülerine bağlılığını etkilemiyor mu?

Daha önce sorulması gereken soru, siyaset meselesinin aslında bir medeniyet meselesi olup olmadığı değil midir?

Bir tarafta; adaletli, şefkatli, merhametli, dürüst, itidalli, ince, hakikatsever, vicdanlı-sorumlu olmak var. Diğer tarafta; bencil (kendi çapında!), zalim, sorumsuz, katı, maddeci, ikiyüzlü olmak.

Bu farklılığı, zaman-zaman, "baskıcı" ve "demokrat" olmak tabirleriyle sembolize ediyoruz. Mesela aile içi, okul içi demokrasiden ve birçok benzer mecazi vasıflandırmalardan bahis açıyoruz.

Değer ölçülerini ve hükümlerini, biçimsel farklılıklara bağlamak doğru olmaz. Öyle yaparsak kavramların özünü kaybederiz.

Sarıbay, "Modernitenin tamamen inkarı ve reddi postmodernizmi nihilizme dönüştürür" diyor. Çok doğru, Nietsche'yle Andre Gide ile varacakları başka bir nokta yok. Sartre, Kafka, say sayabildiğince... "Düşmanımın düşmanı dostumdur" mantığı fikri meselelerde çok vahim, çok tehlikeli bir yanlıştır. Nihilizme yuvarlanan bir başkaldırı, bir çeşit (manevi) intihardır. Batı bunun farkında; Batıcılar pek değil.

... Selim İleri'nin ve Eser Tutel'in eski İstanbul'u anlatan kitaplarını okuyorum. Evler, mahalleler, semtler... Aileler, komşuluklar, okullar, yazlık sinemalar, tramvaylar, Doğan Kardeş'ler, seyyar satıcılar, çarşı-pazarlar, baharlar-yazlar-kışlar...

Çok yerde okudum, dinledim; televizyondaki Türk filmleri eski İstanbul'u görebilmek ve hatırlayabilmek için seyrediliyor. Gayet iyi hatırlıyorum, o yazlık sinemalarda seyircilerin çoğu (gözyaşlarını gizlice silmeye çalışarak) ağlardı. Her güzel şeyi almaya hazır insanlardı onlar. Çok acemice ve sorumsuzca yapılmış derme çatma filmlere bile ağlamaları, hayata verdikleri önemden dolayıydı. İnandırıcılık testine ihtiyaç duymazlardı; yoksulluk, sevgi, mertlik gibi unsurların motifleri onları hayatın ciddi meseleleri üzerinde düşündürmeye ve duygulandırmaya yetiyordu. Öyle yaşıyorlardı çünkü.

Kim bilir kaç defa anlattırmışızdır... Sabahın 5'inde, kazılmış tozlu yollardan bir Cadillac geçiyor... Taksi durağındaki kahya Rüstem birden durumu fark ediyor, (o "uyandım" derdi!) ve avazı çıktığı kadar bağırmaya başlıyor: "Nurol baba!" 50 metre ötede Cadillac duruyor ve Menderes inip el sallıyor... Alacakaranlıkta... Kahya Rüstem, dolu gözleriyle gülerek "Biz bu işi yaparız arkadaş. Çalışmaksa çalışmak, duaysa dua. Akılsa akıl, gönülse gönül" deyip dururdu her defasında.

O kitaplarda görüp hatırladım... Buzdolabı yoktu, pazardan buz alırdık sıcak yaz günlerinde... Testereyle kesilip sonra küçük bir darbeyle ana kalıptan ayrılır, yine testereyle ipi takacak bir derinlik oluşturulur, ipinden tutup eve getirirdik! Ama o pazardan, seçmeyi ayıp sayan bir güven içinde en iyi meyvelerle ve sebzelerle torbamızı doldururduk. Buzdolabı olmamış da ne olmuş! Küçücük bahçemize kilimleri serer, şilteleri yerleştirir, soframızı kurar, babamla beraber akşam yemeğini yerdik... Sevinçle, huzurla, hayatın güzelliğini ve sorumluluğunu saygı ve sevgi içinde paylaşarak. Babam akşamları Kudret gazetesi getirirdi, bir ara köşeme çekilip onu okurdum. Bizim evde, partiler değil; ama siyaset sıkça konuşulurdu. Sivil siyaset!

... Geçen gün evin önündeki arabanın koltuklarını çaldılar!!! Herif sökme takımını beraberinde getirmiş olmalı!!! Eski İstanbul'da hırsız bizim mahalleye giremezdi ki evlere sıra gelsin. Derhal sorulur: "Kimi arıyorsunuz? Niyetin hayırsa yardımcı olalım, şerse mündefi ol (defol yani!)." İtiş-kakış, bağırış-çağırış, dan-dun, haha-hihi, bunların hiçbiri yoktu.

Cemil Meriç'in (kaynamış) enfes bir sözü vardır. "Medeniyet silsile-i meratiptir" diyor. Siz buna "sivil toplumun iç disiplini" de diyebilirsiniz! İşte o bizim çocukluğumuzun İstanbul'unda vardı. Herkes haddini ve yerini bilirdi.

... "Birey"den söz ediliyor. Eskiden kum tanesiymişiz! Bireyi değil, şahsiyeti bile geçin; eskiden her yetişmiş insan, müessese gibiydi. Seyyar satıcısıyla, gazete müvezziiyle, hocasıyla, öğretmeniyle, esnafıyla, emeklisiyle, hekimiyle, hatta kabadayısıyla! "Çocuk-kız-kadın" gibi tecritler yok; İbrahim Bey'in oğlu var, Esat Bey'in kızı var, Muharrem Efendi'nin hanımı var... Yetim ve dul iseler, hürmet ve himaye özeni daha da koyulaşır.

Yoksulluk vardı, yalnızlık yoktu. Zenginlik vardı, görmemişlik yoktu. Saygı vardı, korku yoktu. Sevgi vardı, sırnaşıklık yoktu. Samimiyet vardı, laubalilik yoktu. Güzellik vardı, gösteriş yoktu. Disiplin vardı, tahakküm yoktu. Hata çoktu, hatayı savunmak yoktu. Vakar vardı, gurur yoktu. Tevazu vardı, zillet yoktu. Sevda vardı, edepsizlik yoktu... Her çocuk biraz büyüktü, her büyük biraz çocuk.

... Sivilliğin, şehirliliğin, medeniliğin, demokratlığın özünü o toplumun ruhunda aramalıyız; baroların-sendikaların-odaların-medyanın ve benzeri biçimselliklerin soyut varlıklarında değil. Batıcı aydınlar o ruhu çok zalimce istismar etmeseydiler medeniyet problemini çoktan çözmüş olurduk.


   Arka Plan
Ali Bulaç
Empati yapmak

"Bir evin kapısını kırdık, içerdeki aileyi tartakladıktan sonra orta yaşlı bir adamı dışarı çıkardık. Gözlerini ve arkadan ellerini bağladıktan sonra adamı ıssız bir vadiye götürüp, dizlerinin üzerine çöktürdük. Başına silah dayayıp, konuşmazsa öldürmekle tehdit ettik... Ertesi gün 10 yaşında Lübnanlı bir erkek çocuğu hep birlikte öldürdük. Çocuğun ailesini zorla evin mutfağına soktuk ve çocuğu yakındaki bir bahçeye sürükledik..."

Bu satırlar İsrail ordusunda askerlik yapmış olan James Ron'a ait. Ron, şimdi ABD Johns Hopkins Üniversitesi'nde sosyoloji profesörü. İsrail'in Güney Lübnan'dan çekilmesi üzerine Boston Globe gazetesine yazdığı bir yazıda İsrail'in çekilmesinin yetmeyeceğini, Lübnan halkından özür dilemesi ve mağdur ettiği ailelere tazminat ödemesi gerektiğini söylüyor. Ron'un yazısı ibret verici.

"Zulüm sadece düşük maaşlı askerlere özgü değildi. Bir istihbarat subayının oğlu olan Omri de köy evlerinin kapısından içeriye, köylülere doğru ateş etmeyi severdi. Liberal bir parlamenterin oğlu olan Rafi de sıcak bir fincan çayı yaşlı bir adamın yüzüne döktü." Ron, İsrail'in Lübnan'daki kurbanlarının çoğunun sivil olduğunu söylüyor. Telel Za'tar, Sabra, Şatila, El Hiyam ve diğer mülteci kamplarında İsrail on binlerce insanı katletti. Sadece 1982 Haziran'ında İsrail'in 5 ila 6 bin Lübnanlı ve Filistinliyi öldürdüğünü yine Ron söylüyor. Ron, İsrail'in Lübnan politikasının, Lübnan halkını cezalandırarak Filistin gerillalarını durdurma stratejisine dayandığını söylüyor: İsrail'in amacı bu sayede Batı Şeria ve Gazze Şeridi'ni ilhak etmekti, bunun için Filistinlilerin Lübnan'daki üslerinin dağıtılması gerekiyordu.

Ron'un son sözleri şunlar: "İsrail bu nefrete son vermek istiyorsa, yaptıklarını kabul etmeli ve mağdurlara tazminat ödemeli. Bunu yapmazsa uluslararası topluluk İsrail'e baskı yapmalı. Adını bilmediğim 10 yaşındaki çocuktan ve adını hatırlayamadığım köyden özür dileyerek başlamama izin verin." (Yeni Binyıl, 27 Mayıs 2000)

Yine geçenlerde İsrail Başbakanı Ehud Barak şöyle demişti: "Eğer ben de Filistinlilerin yerinde olsaydım, onların yaptıklarının aynısını yapardım. Yani topraklarımı kurtarmak için savaşırdım."

James Ron ve Ehud Barak'tan niçin bu alıntıları yapıyorum? Türkiye'de belli çevreler, yıllardır işgal altındaki topraklarını kurtarmak üzere mücadele veren Filistinli ve Lübnan Hizbullahı'nı nefret edilecek teröristler olarak görüyor, onların şu veya bu şekilde haklı olabileceklerini söyleyebilme cesaretini gösteren herkesi hemen "anti-semitizm yapmak"la veya "teröre destek vermek"le suçluyorlar. Geçen hafta İsrail'in Güney Lübnan'dan çekilmesi üzerine yine aynı taktik uygulandı. Özellikle Hizbullah'la ilgili haberlerde kullanılan dil, alttan alta nefret dolu ve tümüyle manipülatif! İşin iç yüzünü bilmeyenlerin bizim medyanın haberlerden ve kullanacağı dilden edineceği kanaat şu olur: "Keşke İsrail Güney Lübnan'da kalsaydı. Çekildi, şimdi boşluğu Hizbullah denen insanlık dışı terör örgütü dolduruyor!"

Daha 20. yüzyılın ilk başlarında bize ait olan bu topraklarda yıllardır yaşanan trajediye karşı bizim böyle bir tutum içinde oluşumuzun çok derinlerde yatan psikolojik sebepleri olmalı. Lübnan ve Filistin bizim topraklarımızdı. Orada yaşayan insanlar bizim kardeşlerimizdir. İsrail'in makul sınırlar dahilindeki bölge güvenliği konusunda genel bir kabul oluşmaktaysa da, nihayetinde bölgeye dışarıdan gelmiş ve yaklaşık yarım yüzyıldır bu topraklar üzerinde devlet kurmuştur. Bu devletin 1948'den bu yana sürekli toprak işgal ederek genişlediğini, genişleme ve yerleşme politikasını izlerken de bölge halkına çok büyük acılar çektirdiğini söylemenin anti-semitizmle hiç ilgisi yok. Musevi Ron'un ifadesiyle İsrail'in bölgede ektiği nefret ve husumetten başka bir şey değil. Filistinliler ve 22 yıldır toprakları işgal altında olan Güney Lübnanlılar da kendi vatanlarında bu işgalin bütün acılarını yaşamışlar.

Hizbullah bu büyük acıların ortaya çıkardığı bir hareket; başarılı bir mücadele verdi ve sonuçta İsrail'i çekilmek zorunda bıraktı. Hizbullah, Lübnan'da çok geniş bir toplumsal desteğe sahip. Parlamentoda 9 üyesi olan, yerel yönetimleri elinde tutan, eğitim, sağlık ve altyapı konularında her türlü hizmeti veren bir hareket söz konusu. Eğer Lübnan'ın her tarafında "kebapçıdan otel resepsiyoncusuna kadar herkes 'Teşekkürler Hizbullah!' diyorsa" biraz daha temkinli düşünmek ve öyle hüküm vermek ahlaki dürüstlüğün bir gereği olmalı.

Biz ki, Osmanlı'nın torunlarıyız, hiç değilse Ron ve Barak kadar insaflı olamaz mıyız?


   Ayine
İskender Pala
Elleri zemzemle yıkanan duru seller gibi ak

Kim olduğunu söylesem bileceksiniz; şimdi en yakınınızdadır mutlaka. Elini tutmuş veya elinden tutmuşsunuzdur bir vakit onun. O olmasa olmazdık bizler ve var olmamız için o var olsun hep.

Adı geçtikçe yüreğimizden, kurşun geçti sanırız ya hani; hani gül fidanlarını goncayla emzirip büyüten; geldiği zaman gidecek yerlerimizi tüketendir o. Gülüşü katı mermerleri yumuşatır; bakışı gönül ülkelerini kuşatır. Sevgiyi gergef gergef dokutan da; hayatı sayfa sayfa okutan da odur bize. Varlığı vicdanlara gökler ötesi kanat bağışlar onun; bir kalp ağrısı olur derinden derine. Bir yangın yerine dönen yüreğimiz ondan kaçıyorken yine ona doğru koşar ya hani!.. Söyleme yürekliliğini gösteremediğimiz ilk isim ve gölgelerde gizli bin ırmak gibi akan son sevgilidir o.

Minyatürde nakış, gravürde çizgi, tuvalde renktir adı. Estetik buudunda Mona Lisa'dır. Efsanelerde Kleopatra, destanlarda Asena, kıssalarda Salome olur adı. Servi boyu, gül yanağı, gonca dudağı, yay kaşları ve ok kirpikleriyle şiirin has bahçesinde salınan bir güzeldir o ve bütün gazeller bir güzele adanır. Gizledikçe kendini artar gizemi; gizlendikçe güzelliğin ardına güzellik bulur da ipekli elbiselerini güzelleşmek için değil, güzelliğini korumak için giyer.

Kitapta ayet ayet çoğalan adı Nisa ve Nur'dur onun. Allah yaratırken, her birinin öbürü olarak ruh verip ona elçilerini emanet etmiş. Perveriş dolu kucaklarında asude güvenler... Ve adları iman olmuş, sıyanet olmuş, sevgi olmuş sonra. İşte Havva ve Hacer; işte Asiye ve Meryem. Amine'de Kutlu Nebi'ye süt, Huveylid kızı Hatice'de aşk olmuş adı. Bir Ayşe ve bir Fatma vardı; yani Sıdıka ve Zehra... Asırlarca yanımızda nefes aldılar hep. Hep onların adlarını verdik kız çocuklarımıza. Toprağa gömmedik diri diri; tac edindik başımıza.

Kahramanlar ve sahipkıranlar hep erkek olur sanmayın. Bir Abbase Sultan'ı hatırlayın, bir Melike Şeceretüddürr'ü. Gözleri görmeyenler de hacca gidebilsin diye Bağdat'tan Mekke'ye dek kanal ördüren Emira Zübeyde'yi, Kurtuba melikesi Sabiha'yı hatırlayın. Erzurum'da Nene Hatun, Kocatepe'de Fatma Bacı'yı. Ve Bosna'dan, Çeçenya'dan portreler düşünün televizyon ekranlarına yansımış; gözlerinde nem, bakışlarında acı... Belki karanlıklarda paylaşılmış ılık hüzünleriyle ortak bir hafızanın duru esrikliğinde istiflenmiş adları lirik şiirlerin dizelerine. Belki Büyük Sahra'da kavrulmuş zihinler gibi, Etiyopya'da kurumuş tenler gibi çaresiz bıraktıklarımızdır onlar bizim. Sevgiliyken adları, yarsizlik diyarsızlık ekerlerdi toprağa hep bu yüzden. Ve dizine baş koyacak sevgililerin gözüne yaş koydu savaşlar. Kurdu aç bir kuzu, haksızlığı hak gösterdiler; gül yanakları utançtan kızaran kahramanları ar zindanlarına hapsettiler. Yedi kat göğe çıkardığımız alçaklar, tüten bacalarını, paslı kurumlarla sıvadılar; aşları kaynamaz oldu kadınların; sütleri kesildi annelerin.

Çocuğunu yitirmek bir anne için, annesizliği gibidir çocuğun. Vatan sayılır bir ana ve elbette ana, vatan. Kendileri için yaşamaz analar hiç; hiç ağlamazlar kendi acılarına. Başında ağrılı binbir hasretle her saniye bin canı bir bedende feda ederek ihyaya çalışanlardır analar hayatı.

Yazık ki aşağılık dünya, şimdi aşağılamakta her yerde onu. O, kadın; o, anne... En kötü kelimeleri onun mübarek isminden türetti; en büyük küfürleri onun ismeti üzerine etti. Yok saydı, adına yok dedi. Pazara düşürdü, pazarlıkla sattı. Ayyaş sofralarına meze diye sundu, cinselliğini kemirdi sırtlanlar gibi. Bir anadan doğduğunu unuttu medeniyet ve şimdi medeniyetsiz kaldı.

Kadın ki lirik bir şiirdir sevgilidir.

Kadın ki klasik bir musıkidir, ninedir, haladır, teyzedir.

Kadın ki peyzajda bir renktir, ya eştir; yahut ki kız kardeştir.

İlla ki hepsinden öte kadın bir annedir ve cennet annelerin ayakları altındadır.

* * *

Şimdi bir meta'dır kadın; reklamlarla girmekte mahremiyetimize.


   Günün İçinden
Hüseyin Gülerce
Fatih Terim

Galatasaray camiası şokta. Fatih Terim'in İtalya'nın ünlü kulüplerinden Fiorentina takımına gitme kararı, Keşan'da üç arkadaşıyla Kur'an'a el basarak "ölmek var, dönmek yok" diyerek daha 9 yaşında Galatasaraylı olmuş beni de çok üzdü. Daha 10 gün önce UEFA Kupası'nı kazanmış bir takımın taraftarları olarak bulutlarla yarışıyorduk.

Ancak hayat bir rüya değil, gerçektir. GS'li olarak Terim'in İtalya'ya gidişine kırılıp, gücenebilir, hatta Terim'e kızabiliriz de. Ama Fatih Terim'in yaptığını şahsen doğru buluyorum ve destekliyorum.

Neden? Bunun birkaç sebebi var.

Birincisi, Terim'in şahsıyla ilgili.

Bir ilki gerçekleştirmiş ve bir futbol takımımıza Avrupa çapında, yani uluslararası çapta bir başarı kazandırmıştır. Bu başarı tesadüf değildir. Terim'in kabiliyetinin, bilimsel ve metotlu çalışmasının sonucudur.

Mesleğinin zirvesindeki bir insanın ülke sınırlarını aşarak daha büyük başarıları hedeflemesi onun hem en tabii hakkı, hem de milletçe desteklememiz gereken bir kararıdır.

İkincisi, Türk insanı artık güzel önderlerle birtakım komplekslerden kurtulmak zorundadır. 4 yıldır üst üste şampiyon olan GS önümüzdeki yıl şampiyon olmazsa kıyamet kopmaz. Ama futbolun sembolü haline gelmiş İtalya'da Fatih Terim'in bir teknik adam olarak başarılı olması milletçe bizim gururumuz olur.

Fatih Terim, bizim insanımızın hamleci ve yenilikçi ruhunu temsil ediyor. Terim, özünü değiştirmeden kendisini yeniliyor. Sevinçleri, öfkeleri, duygusallıkları ile o içimizden biri. Gitme kararını bile ağlayarak alıyor...

Pek çok sahada ve yıllardır yaptığımız büyük yanlışı artık terk ederek Terim'in önünü kesmemeliyiz. Onu yıpratmak isteyenlere fırsat vermemeliyiz.

Üçüncüsü, Türkiye, Avrupa Birliği'ne tam üyelik için ciddi adımlar atan bir ülkedir. Sosyal ve siyasal alanda evrensel ölçüleri yakalamak için temel reformların bir an önce gerçekleşmesi gereğine adeta kilitlenmiş bulunuyoruz. Anayasa değişiklikleri, insan hakları, demokratikleşme, hukukun üstünlüğü konularında nasıl Çankaya'ya Sayın Sezer'in çıkması bir umut ve heyecan uyandırmışsa, bizi Avrupa'da başarı ile temsil edecek yüzlerce, binlerce Terim'e de ihtiyacımız var.

Sadece futbolda değil, eğitimde, bilimde, teknikte, yöneticilikte, sanatta, edebiyatta hemen her sahada Terim gibi temsilcilere ihtiyacımız var.

Dünya ile entegre olabilmek, uluslararası yarıştan kopmamak, Türk insanının ülke sınırlarını aşan başarılarıyla güç kazanacaktır.

Kaldı ki bu başarılar bizi birbirimize daha çok kaynaştırmakta, bütün bir toplumu rehabilite etmektedir. Galatasaray'ın UEFA Kupası'nı kazandığı gece Edirneli ile Diyarbakırlı, Adanalı ile Trabzonlu aynı sevinci paylaşmışlardı.

Evet Terim gitmeseydi biz Galatasaraylılar için iyi olurdu. Ama onun İtalya'ya gitmesini, daha doğrusu Avrupa'nın ünlü bir takımının bir Türk teknik adamını istemesini, hepimiz sevinçle karşılamalıyız.

Fatih Terim, İtalya'ya illa da gitmiş olmak için giden bir adam değildir. Bunu kendisine hedef edinen ve elde ettiği UEFA başarısıyla bu hedefi yakalayan bir adamdır.

Bu ülkenin Fatih Terim'lere ihtiyacı var.

Dileğimiz bizi, Fiorentina takımının başarılarına imza atarak en iyi şekilde temsil etmesi.

Biz hayırlı olsun diyoruz.


   Para Günlüğü
Selim Işıklar
Dış borsalar yükselince

Dış borsaların toparlanmasıyla birlikte Borsa nihayet beklenen tepki yükselişini gerçekleştirerek günü 437 puanlık yükselişle 16.206 puandan kapattı. New York Borsası'nda yaşanan yükselişe rağmen güne yine satıcılı başlayan Borsa 16.250 puan seviyesini aşmakta zorlandı. Ay sonu olmasının etkisiyle yüksek seyreden gecelik faizler yüzde 55'lere kadar yükselmesine rağmen yüzde 1,5 ve yüzde 1,75 çıkması beklenen mayıs ayı enflasyon datasının ve açıklanan haziran ayı borçlanma takviminin bono faizlerini yüzde 35'lere kadar kademeli çekmesi bekleniyor. Borsa'ya henüz yeni para girişi yaşanmaması ve Borsa'yı yukarı taşıyabilecek lokomotif hisselerin henüz satış baskısından kurtulamaması endeksi 15.000-16.300 aralığına sıkıştırmış durumda. Dış borsalardaki dalgalanmalara paralel hareket eden Borsa'nın iyi haberlerde bile olumlu reaksiyon gösterememesi neticesinde beklenen yükseliş bir türlü gerçekleşmiyor. Ancak yılın en düşük fiyatlarına gerileyen birçok hissenin bulunduğu Borsa'da yavaş da olsa bir toparlanma sinyali görülüyor. 16.300'ün kırılarak bu seviyenin destek olarak görülmesi halinde önümüzdeki günlerde endeksin 17.000 puanı test etmesi mümkün olabilir. Bugün de Borsa'nın 16.300 puanda bulunan direncinde zorlanacağını düşünüyoruz.


   Perspektif
Süleyman Taygar
Güney Lübnan'ın ardından

Geçtiğimiz hafta içerisinde son yılların Ortadoğu'daki en önemli gelişmesi yaşandı ve İsrail 22 yıldır işgal ettiği Güney Lübnan topraklarından, planlanandan daha önce apar topar çekildi. İsrail'in G. Lübnan'daki varlığı birçok ülkeyi yakından ilgilendiriyor ve İsrail'in bu bölgede atacağı adımlar üzerine her ülke kısa ve uzun vadede birtakım planlar yapıyor. G. Lübnan meselesine baştan beri dahil olan Suriye, İran ve Lübnan gibi ülkeler için artık yeni stratejiler geliştirmek zamanı.

Öncelikle Suriye'yi ele alalım: Suriye, İsrail ile aralarındaki köklü ihtilaflar sebebiyle, İsrail'in G. Lübnan'daki varlığını daima müzakerelerde kendisine malzeme yaptı. Dahası Suriye'nin bir parçası saydıkları Lübnan'da bulunmanın, bu ülkede etkin olmanın yolunun mevcut durumun devamından geçtiği hesabını yapageldi. Zira bu sayede Suriye, Lübnan'da 35 bin kişilik bir ordu bulunduruyor, Lübnan Ordusu üzerinde de büyük bir etkinliğe sahip. Öyle ki, birçoklarına göre İsrail'in G. Lübnan'dan çekilmesinin önemli gerekçelerinden biri de barış görüşmelerinde Suriye'nin elinden bu kozunu almak.

Suriye bugün itibariyle temel politikalarında ciddi ve radikal değişiklikler yapabilecek durumda değil. Bunun da temelde iki sebebi var: Birincisi bu ülkenin yakın bir gelecekte büyük bir iktidar mücadelesine sahne olacak olması. İkincisi ise soğuk savaş dönemi sonrası Suriye'nin tabii müttefiklerini kaybetmesi ve bununla beraber yaşadığı askeri ve ekonomik düşüş.

72 yaşına gelmiş, kronik kalp ve şeker hastalığından muzdarip Hafız Esad'ın her an iktidarı bırakacağı veya bırakmak zorunda kalabileceği herkesin malumu. 30 yıldır Nusayri bir askeri cunta sayesinde iktidarını sürdüren Hafız Esad sonrası yeni yönetimin bir meşruiyet ve siyasi destek sorunu yaşamaması için uzun zamandır, birtakım hazırlıklar yapılıyordu. Ancak Esad'ın yerine geçecek gözüyle bakılan büyük oğlu Basil'in bir trafik kazasında ölmesiyle bütün iktidar hesapları bozuldu. Hafız Esad şimdilerde göz doktoru olan, siyasetten hiç anlamayan, dahası anayasal olarak devlet başkanı olmasının önünde yaş engeli bulunan küçük oğlu Beşir'i devlet başkanlığına getirmenin formüllerini aramakla meşgul. Bu sebeple köklü kararlar vermek için güçlü bir devlet başkanına ihtiyaç duyan Suriye gibi otoriter bir rejimin İsrail'in G. Lübnan'dan çekilmesini gerçekte -en azından bu dönemde- hiç de arzulamadığı söylenebilir.

Bunun yanı sıra, büyük bir ekonomik kriz yaşayan, 90'lı yıllar boyunca bölgedeki tabii müttefiki Rusya'nın askeri desteğinden mahrum kalan Suriye'nin radikal değişiklikler yapması zor gözüküyor. Rusya'ya olan 6 milyar dolarlık silah borcunu ödeyemediği için 1992 yılından beri bu ülkeden silah alamayan Suriye, geçtiğimiz günlerde borçlarının 4 milyar dolarının silinmesinden sonra yeniden Rusya'dan silah almaya başladı. Bu durumdaki bir ülkenin Lübnan'ı kaşıyarak İsrail'i tahrik etmesi ve sıcak bir savaşı göze alması bize çok da mümkün gözükmüyor.

İsrail'in G. Lübnan'dan çekilmesi ile birlikte bölgedeki etkinliğini en fazla artıran ülke ise İran oldu. Yıllardır Hizbullah'a verdiği destekle İsrail'i bölgeden çekilmeye zorlayan İran, geri çekilmeden hemen sonra Dışişleri Bakanı Kemal Harrazi'nin bölgeye yaptığı ziyaretle Lübnan'daki etkinliğini artırdı. Bu noktada Suriye ile İran'ı karşı karşıya getirecek bir gelişme yaşanması hiç de sürpriz olmamalı. Zira bugün Lübnan'da iki askeri güç kaldı: Lübnan Ordusu ve Hizbullah. Bunlardan Lübnan Ordusu üzerinde Suriye, Hizbullah üzerinde ise İran etkili. İsrail'in G. Lübnan'ı terk etmesinden sonra hızla bölgeye giren ve İsrail'in boşalttığı her karış toprağı ele geçiren Hizbullah, mevcut durumu adeta bir zafere dönüştürdü.

Bugün itibariyle Lübnan İsrail'in çekilmesini yeterli görmeyerek, Şebaa çiftliklerinin Lübnan'a verilmesi, İsrail'in bir daha Lübnan'a saldırmayacağına dair teminat vermesi gibi şartlar öne sürerek G. Lübnan'a girmiyor ve gönüllü olarak buranın kontrolünü Hizbullah'a bırakıyor. Ancak İsrail'in, Lübnan'ın şartlarını yerine getirip anlaşmaya varmaları durumunda İran destekli Hizbullah'ın silah bırakmasının, G. Lübnan'ın kontrolünü Suriye destekli Lübnan Ordusu'na bırakmasının nasıl sağlanacağı meçhul. İran'ın bölgedeki etkinliğini koruyabilmesi için Hizbullah'ın mevcut konumunu koruması gerekiyor. Hizbullah'ın silah bırakması ise en büyük varlık sebeplerinden birinin ortadan kalkması anlamına gelecek.

e-mail:suleyman.taygar@feza.zaman.com.tr


  
İbrahim Karayeğen
Üç numaralı koltuk

Anayasa Mahkemesi Başkanlığı'na Mustafa Bumin 'ortanın ittifakı' ile seçildi. Bumin ismi kuşkusuz selefi Sezer'de olduğu gibi 'demokrat ve mutedil' yapısı nedeniyle iyi bir isim.

Yüksek mahkeme başkanlığının, hele hele Türkiye gibi ülkelerde özellikle yapısal ve demokratik kararların alınması açısından önemli bir kurum olduğu düşünülürse; Bumin son derece isabetli bir tercih.

Devletin "üç numaralı koltuğu" olarak bilinen Anayasa Mahkemesi'nin 28 Şubat süreciyle ne kadar önemli hale geldiği herkesin malumu.

Refahyol hükümetiyle ülkede başlayan gerilimin sorumlusu olarak görülen Refah Partisi kapatılıyor, önde gelen isimlere siyasi yasak konuyordu.

1998'e kadar mahkeme başkanlığını yürüten Yekta Güngör Özden, polemikçi yapısıyla sürekli gündemde kalmasına karşın bu yapısı yüksek mahkemenin prestiji açısından büyük eleştiri kaynağı olmaktaydı. Ahmet Necdet Sezer'le birlikte yüksek mahkeme eski saygınlığına kavuşurken, depolitizasyon konumuna da çekilmiş oldu.

Sıcak gelişmelere gelince; Anayasa Mahkemesi başkanlık seçimi dün iki aday arasında geçti. Bunlardan biri merhum Turgut Özal tarafından atanan Danıştay kökenli Mustafa Bumin, diğeri ise yüksek yönetici kontenjanından, Süleyman Demirel tarafından atanan Fulya Kantarcıoğlu.

Bumin, mutedil, sakin, herkesle iyi geçinen, liberal, hukukun üstünlüğünü baz alan bir hukukçu olarak tanınıyor. O da Sezer gibi sessiz ve sakin biri. Şöhreti ve öne çıkmayı sevmeyen Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e de yakın bir isim.

Fulya Kantarcıoğlu ise Yekta Güngör Özden'e yakınlığı ile tanınıyor. Adalet eski Bakanı Seyfi Oktay döneminde müsteşar yardımcılığı da yapmıştı.

Yeni seçilen Başkan Mustafa Bumin, Sezer'in bıraktığı olumlu imajı güçlendirecek gibi. İlk açıklamaları bu paralelde "Çağımızda yükselen insan değerleri ile insan hak ve özgürlüklerine özen göstereceğini" söylüyor.

Yüksek mahkemedeki seçimin kaderi yine TBMM Başkanı Yıldırım Akbulut'un eşi Samia Akbulut tarafından belirlendi, tıpkı Sezer'in seçilmesinde olduğu gibi. Akbulut da Özal tarafından atanmıştı.

Seçim, kuşkusuz psikolojik açıdan da olsa hakkında kapatma davası bulunan partiler için büyük önem taşıyor. Halen Fazilet Partisi ile HADEP hakkında kapatma davaları bulunuyor. Her iki kapatma davasının sonucu siyasetteki şekillenmelerde etkili olacak.

FP'nin son kongresinde meydana gelen olaylar ve yasaklı lider Erbakan'ın delegeler üzerindeki gölgesi Fazilet'in işini zora soktu.

Mahkemenin kararı hem yenilikçiler hem de gelenekçiler tarafından merakla bekleniyor. Kapatılması durumunda yenilikçilerin artık parti içinde durmayacakları seslendiriliyor. FP davasının bir ay sonra neticeleneceğini söyleyen de var, 'eylülü bulur" diyen de.

Siyasi gündem yeni siyasi oluşumlara gebe. Karar, Türk siyasetini yeniden biçimlendirecek.

Cumhurbaşkanı Sezer'in de isteğiyle bugün anayasa değişikliğini tartışıyoruz. Yürürlükteki pek çok madde uygar dünyadaki yerini almaya aday Türkiye'nin önündeki en büyük engel.

AB sürecindeki Türkiye, siyasi kriterleri mutlaka gerçekleştirmek zorunda. Bunun için cesur siyasetçi, bürokrat ve yargıçlara ihtiyaç var.

Sezer paralelinde bir ismin yüksek mahkemeye seçilmesi umutları artırdı.

Yüksek mahkemenin, vereceği kararlarla ülkenin önünü açması bekleniyor.

e-mail: kyegen@zaman.com.tr


   İletişim Yazıları
Edibe Sözen
Bilinçaltına seslenen reklamlar

Bugünkü yazımda, gerçekten beğeni ve ilgiyle okuduğum ve Doç. Dr. Simten Gündeş danışmanlığında, yüksek lisans öğrencisi Metin Çelik tarafından hazırlanan "Reklamda Tüketicinin Yönlendirilmesi" (İstanbul, 2000) başlıklı tezindeki 'reklamlardaki gizli mesajlar' hakkındaki ilginç saptamalarından bahsedeceğim. Tezde belirtildiği üzere, özellikle 1970'li yıllarda ABD'de reklam firmaları, insanların bilinç düzeyine seslenen reklamlardan çok, insanların bilinçaltına seslenen gizli mesajlı reklamlar yapmaya başlamışlar. Tüketicinin bilinçaltında, karar vermesinde etkili olan güdü ve dürtülerin yönlendirilmesini keşfeden reklam yapımcıları, gizli mesajları içeren ve dürtüleri harekete geçiren reklamlar üzerine yoğunlaşmışlar. Bu türden reklamlar insan beyninde başta cinsellik ve sonra da ölüm olmak üzere birçok duygu ve güdüyü harekete geçirmekte imiş.

ABD'de reklam şirketlerinde çalışan psikologların en önemli görevi, tüketicinin güdülerini harekete geçirecek sembolleri ortaya çıkartmak. Bu semboller içinde kültürden kültüre çok da fazla değişiklik göstermeyen sembollerden ilki, hayatın başlangıcı; yaradılış; aşk ve cinsellik üzerine, ikincisi ise hayatın sonu; ölüm, çatışma ve şiddet üzerine.

Mesela, hepimizin yakından bildiği "Kuzuların Sessizliği" filminin reklam afişinde, Jodie Foster'ın ağzında kelebeğe benzeyen bir böcek bulunmakta. Birçok sembol ve gönderme ile dolu olan bu böceğin sırtı kurukafaya benzetilmiş. Bu kurukafanın resmi yakından incelendiğinde, tamamen çıplak, üç kadın görüntüsü mevcut. Bunun yanında, savaşlar, polis faaliyetleri, dinsel suç ve korkular, totemler, vs. gibi kullanımlarda da ölüme ilişkin mesajlar yer almış. İçki reklamlarında, içki bardaklarının içine konan buzların görsel algılamayla fark edilmeyecek; ancak yine bilinçaltının okuyacağı türden kafatasları şeklinde oluşu, yine reklam analizcilerinin bulgularıyla ortaya çıkarılmış gerçekler.

ABD ve Kanada'da bir dönem gizli mesaj içeren reklamlar yasal yolla gerekçelendirilip yasaklanırken, ülkemizde RTÜK tarafından reklam kuşakları dışındaki bilinç düzeyine seslenen reklamlara (marka reklamı yapan haberler, değişik vesilelerle kasıtlı olarak markaların ekranda belirgin bir şekilde durması) karşı bir yasaklama mevcutken, bilinçaltını etkilemeye çalışan reklamlara yönelik herhangi bir mevzuat bulunmamakta. Yazılı basını da bu açıdan kontrol eden bir mekanizma yok.

Kıssadan hisse ya da dikkat dikkat! Billboardlar dahil olmak üzere, ekranlarımızda, yazılı basın ve özellikle dergi reklamlarında, çoğunluğu cinsellik üzerine gizli mesaj veren reklamlar son yıllarda hızla artıyor; ilgililere duyurulur, tabii ilgilenenler varsa?!.


   Tefekkür
Hekimoğlu İsmail
Necip Fazıl'ı anmak

Necip Fazıl 25 Mayıs 1983'te Rahmet-i Rahman'a kavuştuğundan anma toplantıları düzenlendi, birkaçına dinleyici olarak katıldım.

Yaprağı, dalı, budağı anlatanlar, hatta böcekleri bile tasvir edenler, ağacı anlatmadı. Çamuru çiçek yapan İlahi sanatı görmediler, göstermediler.

Bazıları, Necip Fazıl'ı anlatmadılar, kendilerini anlattılar; onu görmekle büyük olduklarını sandılar.

Çile'nin önsözünde ne diyor: "Efendimiz, Kurtarıcımız, Müjdecimiz, Gaye İnsan ve Ufuk Peygamber; O ve şair..." Hiçbir konuşmacı bu tabloyu takdim etmedi.

Büyük hadiseler, büyük insanları doğurur. On sekizinci asırda başlayan sanayi devrimi, inkarcılığı da beraberinde getirdi. Kapitalizmin akıllı çocuğu sosyalizm, ateizm putunu dünyanın tepesine dikti; her iki ekonomik sistem de materyalizmde bütünleşti. Dinsizlik cereyanı dünyayı sarmışken, Allah demenin yasak olduğu devirde Necip Fazıl "Allah!" dedi.

Otuz üç yıl saatim işlemiş ben durmuşum,

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum...

Sonra:

Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış,

Marifet bu, gerisi yalnız çelik, çomakmış...

Necip Fazıl "Allah!" der demez, arkadaşları onu terk etti. 1943'te Büyük Doğu Mecmuası'nı çıkardıktan sonra da tehditler, tevkifler peş peşe sıralandı, Cinnet Müstatili'ni böylece yazdı.

Mercan mercan uçuk dudağında kan,

İnci inci soluk şakağında ter,

Ne baş yedi, ne kan içti bu meydan,

Bu meydan aşıktan canını ister.

Bu dörtlük içinde Mansur kadar her dava adamı ve kendisi de vardı. Yalnız makamını, servetini kaybetmekle kalmadı, bu dava uğruna başını da koydu. Ölürken dahi mahkumdu, bir buçuk senelik mahkumiyet kararıyla ahirete gitti.

Sakarya saf çocuğu masum Anadolu'nun,

Divanesi ikimiz kaldık Allah yolunun...

Diyen Necip Fazıl'ın şiirleri, solan ümitlerimizi yeşertti, bir gayeye yönelmenin canlılığına erdik, ulvi dertlerin aşıkı olduk, ayağa kalktık "Biz de varız!" dedik.

Yalnız nazmı mı? Onun mısraları ilkbaharda çiçeklerin üzerine yağan rahmet gibi gönüllerimize damlarken; nesri de inkarın buz dağlarını eritmeye yetiyordu. Engin kültürünü, çağlayan heyecanını, nur saçan imanını edebi sanatların hamurunda yoğururken bizi de o aleme çekti; şereflendik, insan olmanın hazzını tattık.

İnkarın samyeli yaprakları sarartıp, ovaları çöle çevirirken Necip Fazıllar, Said Nursiler, Süleyman Hilmiler, Abdulhakimler, Ahmet Naimler, Akifler ve Elmalılılar ve daha niceleri, kuruyan dallara çiçek oldu, yaprak oldu, meyve oldu. Hey Rabb'im, yapısı itibariyle bir hiç olan insana, mahiyeti itibariyle ne büyük hizmetler yüklemişsin ki, A olan bir ülkeyi B'ye çevirdiler.

Rahminde cemiyetin ben doğum sancısıyım,

Mukaddes emanetin dönmez davacısıyım!

Derken, davasını şöyle açıklıyordu:

Mezarda kan terliyor babamın iskeleti,

Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emaneti?..

Her dava adamı şiirle, romanla, hikayeyle davasını anlatırken, Necip Fazıl bizim sancaktarımızdı, onun girdiği yerler fethedilmiş sayılırdı.

Akrep nokta nokta ruhumu sokmuş,

Mevsimden mevsime girdim böylece.

Gördüm ateşte cımbızda yokmuş,

Fikir çilesinden üstün işkence.

Evet, çilesini çekmediğimiz şey bizim değildir.

Çölde bağrı yanan suya nasıl koşarsa; açlıktan kıvranan ekmeğe nasıl sarılırsa; hasretliler birbirine nasıl kavuşursa, 1950'li yıllarda Büyük Doğu'ya ve Necip Fazıl'ın eserlerine öyle koştuk, öyle sarıldık ve öyle okuduk. Muhakkak ki benim gibi kimselerin üzerinde İslam alimlerinin hakkı vardır; fakat Necip Fazıl edebi zevkimin sultanıdır.


   Yorum
İbrahim Kıbrızlı
İsveç sürprizlere açık

Milli takımımızın grubunda yer alan İsveç, kalesinde tek gol gördüğü ön eleme grubunda İngiltere, Polonya ve Bulgaristan gibi dünya futbolunda söz sahibi ülkeleri geride bırakarak geliyor. İsveç, iddialı olmamakla birlikte, uzun zamandır bir arada oynayan kadrosu ile EURO 2000'de sürpriz yapmaya açık bir ekip. Kadrosundaki oyuncuların yaş ortalaması 28.1 olan İsveç milli takımında, ortasaha Daniel Andersson (22) ve forvet Yüksel Osmanovski (22) ve Fredrik Ljunkberg (22) geleceğin starları arasında gösteriliyor. Ön eleme grubunda yer alan Kamark, Schwarz ve A.Andersson'un sakatlıkları nedeniyle kadroda bulunmamaları teknik direktörler T.Söderberg ve L.Lagerback'a ideal takımı kurma noktasında büyük sıkıntı yaşatıyor. Teknik heyet için İngiltere'nin Celtic takımında oynayan golcü H.Larsson'un da henüz sakatlıktan kurtulamamış olması bir diğer dezavantajı oluşturuyor.

Daha çok üstün fizik gücüne dayalı oyunculardan kurulu İsveç, rizikosuz ve bireyselliği dışlayan, tamamen kontrollü ve kolektif futbol oynayan bir takım. Her ne kadar 4/4/2 sistemini uyguluyor görünse de, EURO 2000'de İsveç'in, ortasahasını kalabalık tutarak savunma anlayışı ağırlıklı 4/5/1 düzeninde oynaması bekleniyor. İsveç, etkin kanat organizasyonları yapan ve futbolu dikine oynayan bir oyun kurgusuna sahip. Özellikle kanatlardan taşınan toplarla, Bolognada oynayan ve hava topu hakimiyetiyle bilinen santrfor Kenneth Andersson'ı, gol yollarına sokma üzerine kurulu bir anlayışın öne çıkarıldığı gözleniyor. İsveç'in en çok güven veren oyuncusu, Ravenelli'nin veliahtı olarak kaleyi devralan, güçlü refleksleri yanısıra hareketli ve ceza sahasına hakim olması dolayısıyla dünyanın en iyi kalecileri arasında gösterilen Coventry City'li 1973 doğumlu Magnus Hedman. Eleme grup maçlarında en az gol yeme özelliğini taşıyan geri dörtlünün; R.Nilsson (Helsingborgs/37), J.Björklund (Valencia/29), P.Andersson (Bayern München/29), T.Lucic (Bologna/27) den oluşması bekleniyor. Geri dörtlünün sağ kanadında oynayan R.Nilsson'un hücuma destek çıkışlarına tedbir üretilmesi her rakip teknik adam için birinci öncelik niteliğinde. Dar alan presi uygulayan ve her iki kanat oyuncusunu hücuma çıkartan N.Alexandersson (Sheffield Wednesday/29), D.Andersson (Bari/22), J.Mjallby (Celtic/29), F.Ljungberg (Arsenal/22) den kurulu dörtlü İsveç ortasahası önliberosuz oynuyor. H.Larsson'un durumunun belirsiz olması, santrafor K.Andersson'un (Bologna/33) yanında J.Pettersson (Kaiserslautern/25), M.Allback (Örgryte/27) veya Y.Osmanovski'den (Bari/22) hangisinin forvet olarak oynayacağı sorusunu cevapsız bırakıyor.

Milli Takımımız Teknik Direktörü Mustafa Denizli'nin rakip ataklara karşı kanatları kapatması, orta sahadan hucüma destek çıkışlara tedbir olarak gömülü önliberolu oynaması ve orta sahada dar alan presi yapması yanısıra K.Andersson'a adam adama savunma yapması gerekiyor. Hücum organizasyonlarımız da ise İsveç'in önliberosuz oynayacağını düşünerek hareket etmemiz gerekiyor.


   Tarifname
H.İbrahim Ekiz
Finale yakışan maç oldu....

Ekstra play-off'ta finalin adının Ç.Rize-Diyarbakır olacağını hiç kimse tahmin edemezdi. Maçlar başlamadan önce yapılan yorumlarda 8 takımın da güçlerinin denk olduğu; ama play-off'tan gelen Ç.Rize, Diyarbakır ve K.Konya'nın final için daha ağır bastığı dile getirildi. Gerçi onlar için de bahane hazırdı. Son anda kaçan 1. Lig moralleri bozduğundan klasman takımları da avantajlı sayılırdı denildi.

Kısacası her şey söylendi. Hepsini anlayışla karşıladık, fakat biri devlet -Diyarbakır- destekli, diğeri hükümet -Ç.Rize- destekli denilen iki takımı da futbolcuların emeğine de saygısızlık edildi galiba. Öyle olmadığını kimsenin desteğini almadan finale gelen iki takımın 1. Lig mücadelesini finalde gördük. Hakem Bülent Uzun etliye sütlüye karışmadan dürüst bir maç yönetti. Yardımcılarıyla diyaloğu iyiydi, gösterdiği kartlar da tutarlıydı. Skoru etkileyecek bir hatası da olmadı.

Maça gelince. Ağrı (90 dakika sonrasında 3-1) ve K.Konya'yı (120 dakika sonrasında penaltılarla 8-7) safdışı bırakan Diyarbakır, nemi hariç alışık olduğu şartlarda mücadele etti. F.Bahçe'den tanıdığımız Faruk Yiğit'in 18 kişilik kadroda bile olmaması tuhaf geldi. Diyarbakır'da yaptığımız görüşmede 'Baraj maçlarına kalırsak biz çıkamayız' sözü aklıma geldi. Futbolunu da etkilemiş olmalı ki Coşkun hoca onu kadrosuna almamış. 13. dakikada Hakikat, 35. dakikada Hasan kaçırılması zor pozisyonları hanelerine gol olarak yazdıramadılar. Onbir dikişli kafasıyla oynamak zorunda kalan Hasan Çelik, Hakikat ve Armağan'ın artı desteğini de alamayınca etkisiz kaldı. Defansını sağlam tutup kontrollü oynayan Diyarbakır'dı, ama net pozisyonları kaçıran da yine Diyarbakır'dı. Maçın genelinde var olan pozisyon kısırlığı futbolun vasatın üstüne çıkmamasından kaynaklanıyordu.

Ç.Rize, Diyarbakır'a oranla daha kolay geldi finale. Klasmandan gelen G.Antep Bş.Bld. (6-2) ve Aydın'ı (4-1) saf dışı bırakan Ç.Rize, geçen yıl yine finale kalmış Göztepe'ye kaybetmişti. Rasim Kara'nın talebeleri 11 yıllık 1. Lig özlemini gidermenin hesaplarıyla oynadılar. Kürşat ve Recep'le defansını sağlama alan Ç.Rize, Yusuf ve Cengiz'le organize ataklar geliştirdi. Ümit'in sol kanat bindirmeleri, Erdoğan'ın oyuna girmesiyle hareketlenen forvet, Diyarbakır kalesinde etkili pozisyonlar üretmeye yaradı; ama net gol pozisyonu ya da bu da kaçar mı denilecek bir enstantane göremedik. Kaleci Erdal'ın çıkardığı kafa vuruşu hariç. Ümit'in attığı gol ise gecenin pimini çekti adeta. Diyarbakır, Kombassan maçından sonra bir 120 dakika daha oynamanın handikapını yaşadı. Rize ise kolay çıktığı finalde Diyarbakır'ı da aşarak 11 yıllık özlemine noktayı koydu.


   Lobby
Fikri Türkel
Çin'de 13 bin Türk

Milyarlık Çin'de 13 bin Türk'ün lafı mı olur, diyeceksiniz. Doğru. Ama bir de, buradan bakın. Bir ayda Çin'i 13 bin Türk ziyaret ediyor. Sebebi belli, geçen ay iki fuar yapıldı. Yeni iş arayanlar, bir konteynır mal getirip köşeyi dönmeyi düşünenler, ilginç ve ucuz ürün arayanlar Çin'e hücum etti. Devlet Başkanı Jiang Zemin'in Türkiye ziyaretinin fuar öncesine denk gelmesinin bunda etkisi var mı, bilemiyorum; ama hal böyle olunca uçaklarda, otellerde yer kalmadı.

Birbirine rakip 13 bin Türk'ün aynı koridorlarda, standlarda, lobilerde dolaşmasını tasavvur edin.

Her şeye rağmen bu olumlu bir gelişme. Sadece Çin'e yönelik bir açılım değil bu. Dış Ticaret Müsteşarlığı her ay iki ülkeye gezi düzenliyor. Mayıs ayının gezileri, yıllardır başımızı ağrıtan iki ülkeye yapıldı: Suriye ve İran.

Suriye gezisi ile ilgili olumsuz bir haber çıkmadı. Üstüne üstlük 13 yıldır, ilk defa en uzun sınıra sahip komşumuzla ilk defa bakan düzeyinde görüşmeler yapıldı. Sınır boyunda, birbiriyle akraba olan insanlarımız var.

Dünya genelinde bir kuraldır, dış ticaretin çoğunluğunu ülkeler, komşularıyla yaparlar. Ama bizim en az ticaretimizin olduğu ülkeler, komşularımız. Yunanistan, Suriye, Irak, İran, Bulgaristan, Romanya, Moldavya, Kıbrıs, Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Rusya. Denizden komşularımızı eklersek bu sayı daha da artar. Herhalde bu kadar sınır komşusuna sahip başka ülke yoktur. Ama bu kadar az ticaret yapanı da yoktur.

Bugün sona eren İran gezisini de bu mantıkla değerlendirmekte fayda var. Dış Ticaret Müsteşarlığı'nı bu anlamda tebrik etmek gerekiyor.

Gerdiğimiz komşuluk ilişkilerimizden ticari manada kimlerin faydalandığına bakmak gerekir.

Türkiye'nin dışa açılması, sadece ticari bir anlam taşımıyor. Dışarıya iş yapmak için giden her bir Türk işadamı, potansiyel olarak Fiorentina'ya giden Fatih Terim gibidir. Bir tanıtım misyonunu da taşır ve bu ülkeye yeni katma değerler kazandırır.

"İran'a gidelim mi, gitmeyelim mi?" tartışması bu noktada ne kadar abes kalıyor. Geçen ay Çin'e 13 bin Türk'ün gitmiş olması abartı olabilir. Olması gereken, her ay en az 13 bin Türk'ün daha iş yapmak için yurt dışına çıkmasıdır.

Marketler savaşına hazır olun

Bir zamanlar bakkal amcanın markete karşı savaşı vardı. Şimdi o geçti, hiper marketlerin birbiriyle mücadelesi var.

Önce bir iki kulis verelim.

Kozyatağı'ndaki Carrefoursa taşınıyormuş. Yerine TANSAŞ gelecekmiş. Malum orasını önce İhlas Grubu keşfetti. Ancak anlaşamadılar. Carrefour tek başına Türkiye'ye geldi ve Kozyatağı'na yerleşti. Yolun karşısında Metro'nun da olması burayı alışveriş merkezi haline getirdi.

Fransız Carrefour'la İspanyol Continental birleşince Türkiye'deki dengeler de değişmeye başladı. Continental, "indirim marketleri" olarak kabul edilen Dia da pazara girmiş oldu. Şimdilik 22 şubesi var. Mahalle aralarında konumlandığı için pek görülmüyor; ama bu yıl için hedefleri 100 mağaza.

Carrefoursa, Vega olarak geçen ay, Ümraniye'de şube açtı. Buna Kozyatağı'nın taşınma planı olarak bakılıyor.

Şimdi Carrefoursa, Vega'ya komşu geliyor. Kombassan'ın televizyondaki Afra reklamlarını görmüşsünüzdür. En son Tarsus'ta dev bir alış veriş merkezi açtı. Kombassan'ın bu amaçla, Ümraniye'de Carrefoursa'nın karşısında 190 dönüm yer aldığı konuşuluyor. Amaçları İstanbul'un en büyük alış veriş merkezini kurmak.

Ancak şimdilik en büyük alış veriş merkezi Yimpaş'ta. Yimpaş'ı en son merkezi Yozgat'ta açtığı alış veriş ve kültür merkeziyle medyada gördük. Artık bir de Birinci Lig'de takımları var. Yimpaş şimdi, hummalı bir şekilde 110 bin metrekarelik bir alış veriş merkezinin son hazırlıklarını sürdürüyor. Nerede mi? Şimdilik bizde kalsın.…

Bütün bunların ekonomik izahını yapmaya kalkarsak, o kadar da sevimli yorumlar çıkmıyor.

Öncelikle şunu bilmek gerekiyor. Türkiye'de gıda ve dayanıksız tüketim ürünlerinin yüzde 50'den fazlası standart dışı, en azından uluslararası standartlara uymuyor. Sağlıklı ve güçlü üreticiler yok. Satın alma gücünün yetersiz kaldığı bir toplumda, dağıtım zincirleri üreticinin gırtlağına basıyorlar veya bu rekabet ortamında basacaklar.

Bir de, dağıtım yani en dar anlamıyla marketler zinciri ile üreticiler birlikte gitmiyorlar. Dağıtım ağlarının, üretimi desteklemesi gerektiğini düşünüyorum. Eğer bu bir zincir ise, halkalar tamamlanmalı. Özellikle IMF'nin, tarım ürünleri taban fiyatlarının dünya ölçeğine çekme dayatmalarının tartışıldığı günümüzde, bu önemli bir nokta.

Halkaların tamamlanması, sadece dağıtıma ve halka sağlıklı ve rasyonel fiyatlarla ürün sunmakla kalmayacak, ürünlerin dış pazarlara açılmasını da sağlayacak.

Bu bir süreç; ama medyaya muhtemelen sadece marketler arasındaki mücadele yansıyacak.


   Millet Kürsüsü
Nevzat Bayhan
Tarihe bakış farklılığı

Bizde, tarih dediğimiz o koskocaman geçmişe yanlış bakılmaktadır: Kimileri tarihi hafife alıyorlar; onlara göre tarih insanın paçalarını toza bulayacak bir bit pazarından başka bir şey değil(!), kimileri de tarihi öyle yüceltiyorlar ki insanın bilet alıp geçmişe gidesi geliyor. Zira öyle bir dönem anlatılır ki, o dönemde servet sahipleri semahatli ve merhametli, fakirler haysiyetli, beyleri mürüvvetli, paşalar dirayetli, kudretli ve ferasetli, alimler belagatli, fehametli ve hamiyetli, erkekler izzetli ve istikametli, kadınlar ismetli, iffetli, küçükler hürmetli, büyükler şefkatli, pehlivanlar kuvvetli, erler celadetli ve dehşetli, esnaf ve tüccarlar kanaatkar, sanatkarı maharetli ve en mühimi de insanlar arası ilişkiler -menfaatli değil - muhabbetli idi.

Böylesine bir dönemi kim yaşamak istemez ki?... Ama, Türkiye'de tarihçiliği evvela tarihi gerçeğe yaklaşma meselesi olarak ele alabilmemiz, tarihi olayları ve kişileri güncel, ideolojik ve siyasal endişelerden arındırmamıza bağlıdır. Aksi halde insanlığı hakikate ulaştıracak bir bilim olan tarih; gereksiz bilgiler yığını, ilerlemeyi durduran köstek, dayanılmaz saatler yaşatan çekilmez bir ders ve ideoloji aşılayan bir tılsım olarak algılanmaya devam edilecektir!!!

İrfan Kurtul / Ankara

Dost...

Dostluk, baki ve sonsuz bir muhabbetle insanların birbirine kenetlenmesidir. Sevgi çağlayanında yıkanabilmek, uhuvvet yamaçlarında dolaşabilmek, O'ndan gelen sevgimizi dost yüreklere yansıtabilmektir... Ve dostum güzel şeydir sevmek... O dostu bulabilmek,O'nunla hem-dem olmak, O'nu yaşamaktır..

Polislerin ücret sıkıntısı

İzmir Emniyet Müdürlüğü genel hizmet kadrosunda görev yapan (ismi mahfuz) polis memurları Millet Kürsüsü'ne gönderdikleri mesajlarında ücret sıkıntılarını dile getiriyorlar:

Mesajlarında ücret durumlarının düzeltilmesi için Emniyet Genel Müdürü Sn. Turan Genç'e seslenen polis memurları şunları dile getiriyorlar :

"Malumunuzdur ki zaman ve görev durumunda en çok çalışan ve yıpranan memurlar arasında başta geliriz. Şu günlerde 1 milyona muhtaç olduğumuz zamandır. Özlük haklarımız hala yürürlüğe girmedi. Stres, sıkıntı ve borçlar arkadaşları cinnete düşürmüş olup ayda 1 veya 2 arkadaşımız intihara girişmektedir. Ayrıca teşkilatımızdaki şubeler arasındaki haksız birim farkları bulunuyor. 12/24 sistemi bizde. Üstelik can güvenliğinde bizler daha çok hedef görünüyoruz. İstanbul Esenler'deki resmi otonun taranması en yakın örneğidir. Üvey evlat muamelesi yapılmıyorsa bu haksızlığın en yakın zamanda giderilmesini ve aileler arasında da tartışılan bu konuyu düzeltmenizi arz ederiz."

Adres: Zaman Gazetesi, Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No:21 Yenibosna / İstanbul Faks: (0212) 551 07 20

E-mail: bayhan@feza. zaman.com.tr


   Basın harmanı
Haber Merkezi
Kırık kol kalmasın yen içinde

(...) Neden, yolsuzluk kovalamaya pek meraklı necip Türk basını kendi içindeki pislikleri temizlemekte geç, yetersiz, çoğu zaman aciz kalıyor? Neden kollar genellikle paramparça da ne hikmetse hep yen içinde?

(...) Avrupa gezilerine götürülüp getirilenler, ceplerine harçlık konulanlar gördük. Yediği haram lokmanın bedelini ödemek için hiç aklının ermediği konularda yazılar yazmak zorunda kalanlar gördük...

Parti amigoları, lider yalakaları gördük.

İşadamlarına yaltaklanan, borsa sütunlarında 'manipülasyon' yapıp kendisi de kağıda oynayan ve voli vuran 'ekonomi gazetecileri' gördük. Yayınladıkları ilaveleri ünlü pezevenk Zurnik'in karı kataloğuna çeviren 'magazin gazetecileri' gördük. İhale takip eden, iş bitiren 'köşe yazarları' gördük.

Hadi 'asparagas' yapanları, yalan haber, yamuk yorum yazanları karıştırmıyorum. O, mesleki rezillik. Bu, insani rezillik.

Yok canım, tuttuğu partinin kazanacağını ileri süren çarpıtılmış araştırmaları yayınlayanları, kendisine

Zaman Gazetesi