Allah'ım bizi de Refîk-i Âlâ'ya ulaştır
Abdulkadir Süphandağı
Necip Fazıl, Allah Resulü'nü anlatırken O'ndan'' Allah'ın kainata efendi olarak yarattığı, insan ehramının zirve taşı'' diye bahseder. Evet O zirve taş bir zirveye yakışır gibi geldi, İlahi bir medeniyetin temellerini attı, gönüllere Muhammedi aşkın alevini koyduktan sonra da her fani gibi fakat meleklerin kanatlarında Refik–i Ala'sına doğru uçtu.
İşte bugün bu yaşlı dünya hâlâ dönebiliyorsa, dünyanın dört bir yanına dağılmış insanlar onun yad–ı cemilini gönüllerinde taşıyorlarsa onun gönüllere koyduğu alevdendir. Her ne kadar O'nun vefatından bahsediyorsak da O hastalara şifa, O kısılmış seslere ses, dudağı kurumuşlara su, umudu kaybetmişlere umut, ışıksızlara ışık, ve hâlâ mübarek eli kimsesiz yetimlerin başında bir ruhani el gibi dolaşıyor.
Şok, şok, ölüm kapıda
''Allah Resulü'nün ebedi visale kavuştukları anda akıl kalesi çatlarken, dehşet tavrına karşı en ulvi muvazene ve derinlik Hz. Ebubekir'dedir. Allah Resulü'nün mubarek yüzlerini açar ve '' Ey Allah'ın Rasulü hayattayken güzeldin vefatında da o kadar güzelsin.'' der ve sonra dilinden ebedlere kadar sürecek bir büyük hakikatin ruhlara, zihinlere sanki hiç silinmemecesine nakşedildiği şu muhteşem söz dökülür: '' Öldün ikinci defa ölmeyeceksin.'' Evet bu söz şu an yeryüzünde yaşayan milyarlarca Müslüman'ın gönlünde hâlâ gönüllerin sevgilisi olarak kalan Allah Resulü'nün her yeni yürekte her gün yeniden doğan bir güneş gibi O'nun gönülllerin ebedi sultanı olarak kalacağının bir teminatı gibidir. Hadisin ifadesiyle insan hayatında darbe şokunun yaşandığı ilk an çok önemlidir. Zira bu bütün zihin melekelerinin bir anda yüksek bir enerji akımına maruz kaldığı bir andır. Bu anda dirayetini yitirmeyen, kendine hakim olan insan etrafındaki insanlara da en fazla yardımı dokunacak olan insandır. İşte bu şok anında Hz. Ebubekir'in yaptığı şey de odur. Nasıl ki Hz Ömer'in ''Kim O öldü derse dünyayı başına yıkarım (şu kılıçla ikiye bölerim)'' ifadesi aslında dünyası başına yıkılmış bir insanın ruh halini anlatıyorsa, Hz. Ebubekir'in ''Eğer Peygamber'e tapıyorsanız bilin ki, O, öldü; Allah'a tapıyorsanız bilin ki O ölmez Allah hayy ve layemut...'' ifadesi de dünyaları başlarına yıkılmış bir cemaati o ağırlığın altından ve o şokun etkisinden kurtarmak için belki daha büyük bir anlayış ve ızdırapla söylediği bir hakikattir.
Ashabını hazırlıyor
Allah Resulü çeşitli vesilelerle vefatının yakınlaştığını sahabilerine haber veriyordu. Bazı yerlerde yaptığı işin son defa olduğunu (veda haccı gibi) faliyetlerle bildiriyordu. Bu yüzden vefatının çok ağır geleceğini tahmin ettiği o insanları ruhen buna hazırlamak istiyordu. Aslında onlar da defalarca şahit olduğu bu gibi hadiselerle kısmen hüzünlü bir beklenti ve bir hazırlık içerisine girmişlerdi. Oldukça ağır hastalığının kısmen hafiflediği bir gün Hz. Ali ve Hz. Abbas'a tutunarak mescide girdi. Burada minbere çıkarak sahabilerine şöyle dedi:
''Ey insanlar duydum ki, vefat edeceğimi düşünüp telaş ediyormuşsunuz. Hangi peygamber, ümmeti içerisinde ebedi kaldı ki ben de kalayım? Biliniz ki ben yakında Rabb'ime kavuşacağım. O'na siz de kavuşacaksınız. ...Ben size, şefkatli ve merhametliyim. Sizler yine bana kavuşacaksınız. Buluşacağımız yer, kevser havuzu kenarıdır. Her kim kevser havuzu kenarında buluşmak isterse elini ve dilini lüzumsuz şeylerden sakınsın.''
Allah Resulü zaman zaman şiddetli hastalık ve ağrılar içerisinde kıvranıyordu. Bu hastalık bazen yavaşlıyor bu durumda kendini iyi hissediyordu. Allah Resulü sahabilerinin kollarına girerek mescide gidip orada son anlarını bile onlarla geçirmek istiyordu. Bu son hafta içerisinde acı bir hüzün gölgesi altında bir kaç kez yaşanmıştı. Bu son söz ve temennilerle sahabilerle adeta acı ve ızdırap içerisinde bir ayrılık ve elvada provası yapılıyordu.
Allah Resulü hastalığının oldukça ağırlaştığı bir gün yine Hz. Ali ve Hz. Abbas'ın kollarına tutunarak güçlükle mescide gitti. Hz. Bilal'i de halkı çağırmakla görevlendiren Allah Resulü, toplanan insanlara hitaben: ''Ey insanlar sizden ayrılma vaktim oldukça yaklaştı. Sizden birine vurmuşsam, işte sırtım gelsin vursun. Birinizin malını almışsam, gelsin hakkını alsın. Benim yanımda en sevimliniz, hakkı varsa, gelip benden onu isteyen kimsedir. Veya onu helal eden kimsedir. Ben Rabb'imin huzuruna üzerimde kul hakkı olmadan varmak istiyorum.''
Yüzlerdeki hüzün dalgası
Bu sözlerden sonra bütün yüzleri müthiş bir hüznün dalgası sardı. Kimse ne diyeceğini bilemiyordu. Allah Resulü mübarek sözlerini yeniden tekrar ettiler. Ayağa kalkıp üç dirhemlik alacağının olduğunu bildiren sahabiye onun verilmesini ferman buyurdular. Hastalığı bir gün aniden ağırlaştığı için mescide çıkmakta zorluk çekiyordu. Bu yüzden vefatına üç gün kala Hz. Ebubekir'e haber göndererek onun '' mü'minlere namaz kıldırmasını'' emir buyurdular.
Bundan sonra Allah Resulü en son imamlığını bir öğle namazında yapmıştır. Bir ara hastalığın şiddeti hafifleyince Hz. Ali ve Hz. Abbas'ın yardımıyla mescide giderek Hz. Ebubekir'in yanına oturtulmasını istedi. Hz. Ebubekir ayakta Allah Resulü de oturur vaziyette en son namazını kıldırdı.
Rebiülevvel ayının on biri, günlerden pazar.
Allah Resulü şiddetli ağrılar içerisinde dalgın bir şekilde yatağında yatıyor. Etrafında ailesinden insanlar var. Başucunda kendisine gülerek ''Ya Aiş'' dediği Hz. Aişe validemiz bulunuyor. Bu ağrılar içersindeyken huzuruna İslam orduları başkumandanı on sekiz yaşındaki Üsame bin Zeyd giriyor. Allah Resulü'nün yerinden kalkacak hali yok. Hz. Üsame derin bir saygının yanında acı ve hüzün dolu bir halde mübarek ellerinden öpüyor. Allah Resulü yalnızca ellerini kaldırarak onun üzerine sürerek ona dua ediyor. O artık muvaffak olacaktı.
Hz. Ebubekir'in arkasında
Hastalığı yine bir ara dinip kendisini rahat hisseden Allah Resulü yatağından kalkarak hazırlığını yaptıktan sonra mescide gidiyor. Bu sırada Hz. Ebubekir kendisine verilen görev icabı sahabilere sabah namazını kıldırıyor. Allah Resulü de imama uyarak onlarla birlikte namazını kılıyor. Sahabiler Allah Resulü'nü gülen bir çehreyle aralarında namaz kılarken gördükleri için iyileşti diye çok seviniyorlar.
Son gün pazartesi
Allah Resulü hâlâ tebliğ ve etrafındaki insanları uyarma çabasında. Mübarek dillerinden şu ifadeler dökülüyor:
'' Ey insanlar! Karanlık gece kıtaları gibi fitneler geliyor! Ey insanlar! Siz bana karşı hiçbir şeyle delil bulamazsınız! Zira ben, ancak Allah'ın kitabı Kur'an'ın helal kıldığını helal, haram kıldığını da haram kıldım!
Ey kızım Fatıma! Ey halam Safiyye!
Allah katında makbul olacak ameller yapınız. Bana güvenmeyiniz....
Pazartesi artık son anlar, güneş yavaş yavaş guruba yaklaşıyor.
Mübarek başları Hz. Aişe'nin dizlerinde nefes almakta güçlük çekiyor. Dilinde sürekli ''Allah'ım beni Refik–i A'la'ya ulaştır'' duası var. Hz Fatıma sürekli ağlıyor, bir yandan da ızdırap içerisinde gördüğü babası için '' Vay babamın çektiği ızdıraba.'' diyordu. Kızının bu halini gören Allah Resulü ''Kızım sakın ağlama! Ben vefat ettiğim zaman 'İnna lillahi ve inna ileyhi raciun' ayetini 'oku' diyor, ardından da ''Baban bugünden sonra hiçbir zaman ızdırap çekmeyecektir.'' buyuruyordu.
Son dakikaları
Allah Resulü bu fani dünyadan kurtulup asıl ve gerçek dostunun yanına gitmek için son anlarını yaşıyor. Başları Hz. Aişe'nin kollarında. Yanındaki su kabından elleriyle su alarak yüzüne sürüyor. Allah Resulü'nün ağzından ''Lailahe illallah'' cümlesi dökülüyor. Arada bir ''Refik–i Ala'' diye diye o yüce dostunun çağrısına icabet ederek onun gönderdiği meleğine emanetini teslim ediyor. Atmış üç yaşında mübarek ruhları Refik–i Ala'ya yükseliyordu. Tarih Hicret'in 11. yılı, rebiülevvel ayının on ikisi, günlerden pazartesi, Miladi 8 Haziran 632.
|