|

Kemal Sunal: İktidarlar sayemde ayaktalar
Söz bitti, şimdi yorum...
Hayat, bir ilk adım ve bir son adım arasındaki mesafenin çeşitli şekillerde ölçülmesinden ibaret insana verilen bir fırsat. İnsan, bu adımların sahibi olarak onların oluşturduğu izlerin sorumluluğunu da yükleniyor. İnsan, başarıda mutluluğu, mutlulukta başarıyı arıyor. Adımların anlamlı izleriyle kalıcılığa talip. Hayatı devam eden insanı değil de, hayatı son bir adımla bırakıp giden insanı anlamaya, anlamlandırmaya ve çözümlemeye çalışıyoruz genellikle.
Kemal Sunal da öyle oldu. Aramızdan ayrılana kadar ciddi bir şekilde üzerinde durmadık. Bu adamın toplumu neden bu kadar etkilediğini, neden yüzlerce defa oynatılan filmlerinin hâlâ aynı ilgiyi gördüğünü sormadık. Nedir Sunal'ın yaptığı? Yaptıkları salt bir komedi miydi yoksa dram içeren bir toplumsalın fotoğrafı mıydı? Öldükten sonra o ilk ve son adımın sahibini anlamak, eylemlerini anlamlandırmak daha zor. Çünkü, artık her söz bir yorum. Çünkü artık ona hiçbir soru sorma ve hiçbir cevap alma imkânımız yok. Eski bilgilerimiz ve yeni yorumlarımız bize yeni bir fotoğraf sunacak onun hakkın da. Ama bu fotoğraf ne kadar doğru ve ne kadar gerçek? Bu soru hep kalacak zihnimizin bir yerlerinde. Her adım atış gibi, her adım çekiş de bir mucize hayattan. İnsan, nasıl geliyor ve nasıl gidiyor, bu da bir mucize. Bazı insanlar tek gelip tek gidiyor, bazı insanlar da tek gelip kendisini çoğaltarak gidiyor. Geçen yıl 28-29 Mart tarihlerinde Kemal Sunal ile ''Kemal Sunal fenomeni'' üzerine konuşmuş ve bu sayfada yayınlamıştım. O sohbetten sonra, genç bir sosyolog olarak ben ve Kemal Sunal birlikte, ''Kemal Sunal fenomeni'' üzerine bir çalışma yapmayı kararlaştırmıştık. O projeyi gerçekleştiremeden Sunal, son adımını hayatın dışına attı. Sahibi aramızdayken söylenen sözlerin, sahibi aramızdan ayrıldıktan sonra farklı okunduğu, farklı yorumlandığı ve farklı bir değer taşıdığı gerçeğini bilerek o konuşmayı özetle yeniden sunuyorum. Sunal'ın kendisini anlatmayı denediği sohbetten şimdi umuyorumki, Sunal fenomenini anlama ve anlamlandırma konusunda bir fikir versin. Söz bitti şimdi yorum kaldı. 'Güldüren ayna'dan son birkaç söz...
Bir süredir 'Kemal Sunal olgusunu sosyologlar incelemeli' diyorsunuz. Niye böyle bir ısrar?
Kemal Sunal hâlâ tutuyorsa, hâlâ reyting rekorları kırıyorsa filmleri, bunun mutlaka incelenmesi lazım. Amerika'da, Avrupa'da iki üç filmde oynamış adam için bile akıllıca yazılmış on tane kitap var. Bizim hiçbir sanatçımız hakkında, bu tür derinlemesine oluşturulmuş bir akademik eser, bir kitap yok. Sosyologların incelemesini istiyorum; niye bu kadar reyting yapıyor, niye hâlâ geçerli, ne veriyor insanlara, halk neden tutuyor? Bir tez hazırladım; ama bunlar tek başıma benim bulup çıkaracağım bir şey değil.
Sanat hayatınıza tiyatroyla başladınız, ardından sinema geldi. İkisi birlikte yürümeyince sinemayı tercih ettiniz. Ama başladığınız üniversite eğitimi yarıda kaldı. 27 yıl önce kayıt yaptırdığınız okuldan 1995 yılında mezun oldunuz.
Çocuklarıma örnek olmak istedim. Kendi çocuklarıma örnek olurken tabii bütün Türkiye'nin gençlerini, orta yaşlısını, yaşlısını hedef aldım. Türkiye'nin okuyan insana ihtiyacı var.
Ardından da 'Televizyon ve Sinemada Kemal Sunal Güldürüsü' adlı bir yüksek lisans tezi hazırladınız.
Tez konusu olarak kendimi seçtim. Hocalar ilk başta biraz tuhaf karşıladılar. 'Enteresan olur, güzel olur' dedim kabul ettiler. Bir senelik tez müddetinden sonra yazıp sundum. Objektif davrandım, kendi fikrim hemen hemen yoktur. Çünkü kendimi eleştirebilirim de övebilirim de. Bu bana, Kemal Sunal'a haksızlık gibi geldi ve yapmadım. Sosyologlar bunu dile getirsin istedim. Bilimsel ve kitabına uygun bir iş yaptım ve bitirdim bunu.
Birkaç üniversitede doktora ve lisans tezi olarak incelendiğinizi biliyorum.
Anadolu Üniversitesi'nde Nazlı Kırmızı'nın doktora tezi var Keloğlan'la Şaban filmlerini karşılaştırıyor. Diğer bazı üniversitelerde böyle tez konuları var; ama oralarda kalmış.
Uzun yıllar canlandırdığınız 'Şaban' tiplemesi Türk sinemasında nasıl bir karakter haline geldi?
Rıfat Ilgaz'ın yazdığı Hababam Sınıfı'nda rolün adı Şaban'dır. Ben o rolü oynadım. Ondan sonra Türk sineması bunu bana yakıştırdı. Yapımcılar da işin biraz kolayına kaçıp ticarî kaygıyla, bütün filmlerime o ismi koydular. Bu benim isteğim doğrultusunda değil, yapımcıların isteği doğrultusunda gelişti. Şaban'ın güzel bir yanı vardır; bize yakın, saf, temiz, iyilik sever, halkın yanında, halkın içinden bir adam. Bunlardan dolayı Şaban sıcak ve içten geldi insanlara.
Sizin filmlerinizi yabancı filmlerle karşılaştırdığımızda, yabancı filmlerin gerçeğe daha yakın olduğunu görüyoruz. Film mutlaka iyi bir son ile bitecek diye bir şey yok. Ama sizin filmlerinizde saflık ve iyilik daima kazanıyor.
Filmlerde onu yaptık; çünkü ben de biraz onu istiyor gibiyim. Temiz insanlar kazansın, hilesiz, hurdasız insanlar, dürüst insanlar kazansın istiyorum. Şaban tiplemesi eninde sonunda kazanır ve o kötü insanların sunduğu şeyleri elinin tersiyle iter, bazen onlara bir tokat atarak geçer gider.
Düzenle ve kötülerle çatışan ve kazanan Köroğlu gibi, Malkoçoğlu gibi kahramanlaştırılan karakterler vardır sinemada. Şaban tiplemesine de Türk sineması böyle bir misyon yüklemiş olabilir mi?
Olabilir. Birtakım insanlar bunu incelediler, yazdılar. Mesela bir kısmı saf, iyi niyetli, dürüst dediler. Sırf güldürür, eğlendirir dediler. Ekonomik güçlük çeken halka akşam evine döndüğü zaman bir rahatlatma aracıdır dediler. Bir kısmı da anarşisttir, aslında düzeni sessizce yıkıyor dediler. Doğruluk payı var.
Merhum Özal'a doktorunun ''Stresi atmak için Kemal Sunal filmleri seyret.'' dediğini biliyor muydunuz?
Sırf merhum Özal değil, çoğu insan için böyle. Genelde by–pas olan insanlar için ben tavsiye ediliyorum. İktidarlar benim sayemde ayakta duruyor. Yoksa insanlar patlar. Ben psikolojik bir ilacım, onlar her akşam bu ilacı alıyorlar, rahatlıyorlar ve ertesi gün tekrar o yaşam savaşının içine giriyorlar. O savaşa hazırlıyorum ben insanları.
Bir tarafta Kemal Sunal düzen karşıtı, düzeni değiştirmeye çalışıyor diyenler var, bir tarafta da Kemal Sunal insanları oyalıyor diyenler. Hangisi gerçeğe ya da rolünüze daha yakın?
İkisi de tam değil. Şaban filmleri oyalıyor deniyor; güldürüyor ama bunu yaparken mutlaka bir mesaj veriyor. Öbür taraftan da düzeni değiştirecek deniyor. O kadar da büyük boyutta değil. Bir sinema bir film ne düzeni değiştirir, ne bir şey yapar.
Düzeni değiştirmediyseniz, insanları oyalamadıysanız ne yaptınız siz?
Bu topluma bir ilaç oldum ve ilaç olmaya da hiç eksilmeden devam ediyorum.
15–20 sene önce oynadığınız bir rolü, insanlar bugün aynı ilgiyle seyrediyorlarsa, ya bu filmler birer şaheser, ya da bu toplum değişmiyor, ilerlemiyor. Nedir?
Değişmeyen bir şeyler var, esas neden o. Değiştik, değişiyor deniliyor ya, keşke olsa onlar. Yani öyle büyük ölçüde bir değişim, değişme filan yok. Benim yıllar önce filmde söylediğim laflar, mesajlar aynen geçerli ise hiçbir değişiklik yok demektir. Bu filmlerin hepsine sırf güldürüyor, komik diye bakamazsınız ki.
Zeki Alasya, Metin Akpınar, Şener Şen, İlyas Salman gibi sanatçılar, onlar da mizah yapıyor. Sizin onlardan farklı olduğunu düşündüğünüz bir yanınız var mı?
Onlar da mizah yapıyor; ama ben sinemaya daha yatkın mizah yapıyorum. Bir de benim suratım sinemaya çok daha yatkın. O arkadaşlarımız da güzel işler yapıyor; ama beni halk daha yakın buluyor, daha kendinden buluyor. Benim ilk filmimde bitti iş. Surat avantajım var, güldürmem daha çabuk oluşuyor.
1950'lerde kırdan kente göç başlıyor ve ilerleyen yıllarda artarak devam ediyor. 70'li yıllarda göç devam ediyor ve sizin filmleriniz de köyde, kırsalda başlayıp, şehre doğru uzanıyor. Kent bocalamaları, kimlik ve davranış problemleri had safhada yaşanıyor...
Biz de onları yaşıyorduk, filmlerde onları işliyorduk.
Toplum tarafından Şaban'ın biraz daha fazla içselleştirilmesinin bir başka sebebi de bu toplumsal zemin olabilir mi?
Olabilir. Gelip ayak uyduramıyor... Şaban da geliyor ayak uyduramıyor, çoğu zaman bütün her şeyi bırakıp köyüne geri dönüyor. Filmdekiyle gerçek hayat bu noktada tam örtüşüyor.
Mizah, güldürü, komiklik; bunlar aynı şeyler midir?
Mizah ayrı bir şey. Mesela kara mizah var. Çok trajik bir olayı alıp mizah şeklinde sunuyorsunuz; ama bu 'ha ha ha' diye çok güldürmüyor, ince bir güldürüsü vardır onun. Toplumsal olaylarda çok geçerli bir yöntemdir; ince güldürü, alttan güldürü, bir alaycı güldürü insanların hoşuna gidiyor zaman zaman. Güldürü; hem eğlendirir hem eğitir. Güldürüde mutlaka bir sözünüzün olması gerekiyor. Komiklik ise, ben o salt komikliği pek sevmiyorum. Mimikleriyle, suratıyla oynayan insanları pek sevemiyorum. Onu ben de yapamıyorum, çok fazla suratımla oynadığımı zannetmiyorum.
Siz neye gülersiniz?
Ben her şeye gülerim. İnsanlar neye gülüyorsa gülerim. Mesela ayağı takılıp düşen birine gülebilirim. O an onun bir yeri acır; ama o da sonradan güler. Düşüş şekli komikse tutamayabilirim kendimi.
Siyasîlerin hallerine güldüğünüz oluyor mu?
O gözle hiç bakmadım onlara.
Hangi gözle baktınız?
O işleri daha ciddi buluyorum, daha ciddi bir gözle bakıyorum. Onların gülünç tarafını görmek istemiyorum.
Bir röportajınızda ''Ben belediye başkanı olamam. Olsam sokak sokak dolaşırım, yola, suya, elektriğe bakarım, geceleri uyuyamam.'' diyorsunuz.
Benim olduğum yer ihya olur; ama ben kendimden geçerim. Ben biterim; ama orası kurtulur.
''Ben olsam olsam devlet başkanı olurum.'' diyorsun.
Gençlere örnek olmak için böyle söylüyorum. Ben oyuncuyum ve oyuncu olmaktan çok memnunum. Başka hiçbir meslekten para kazanmadım ve hayatımın sonuna kadar da bu işi yapmak istiyorum. Devlet başkanı olurum dedim; çünkü devlet başkanı tarafsızdır, siyasiler taraflıdır. Bana göre oyuncunun taraf olmaması lazım. Oyuncu tarafsız olmalı ki bütün kitleleri kucaklayabilsin. Bu tür bir bakış açısını gençlerin kazanması gerektiğine inanıyorum, gençlerimizin gözünde çok büyük ışıklar görüyorum ve yönetime gelmelerini istiyorum. Takım tutar gibi hem parti hem de oyuncu tutuluyor. Öyle olunca da oyuncu, sanatçı tarafsız olamıyor, birilerinin, bir düşüncenin oyuncusu, sanatçısı oluyor.
Siz kendi filmlerinizi seyrediyor musunuz?
Seyrediyorum.
Tercih ettikleriniz var mı?
Tercihi zorlanarak yapıyorum. Hiçbir filmim için 'mükemmel' lafını kullanamam; çünkü her filmin bir eksiği vardır. Öbür filmde bunu böyle yapmayayım dersiniz, başka hatalar çıkar. Mükemmel film yoktur. Bakıyorum eleştiriyorum, ayırt ettiğim de var, kıyamadıklarım da var.
Sizde özel bir yeri olan...
Kibar Feyzo, Zübük, Hababam Sınıfları, Sütkardeşler, Düttürü Dünya, Yoksul, Öğretmen...
Bu ülkenin okumuş insana ihtiyacı var, mesajını verebilmek için üniversiteyi bitirdiğinizi söylediniz. Bir sanatçının topluma ulaşması, söyleyecek bir sözünün olması için kendini yenilemesi ve toplumu tanıması gerekli. Peki siz kendinizi nasıl geliştiriyorsunuz?
Vefa doğumluyum, Vefa Lisesi mezunuyum. Vefa, Süleymaniye, Şehzadebaşı, Beyazıt, Fatih, Laleli buralar asıl İstanbul'du. Buralardan geliyorum, halkı çok iyi tanıyorum ve ben buralardan kopmadım. Vefa Lisesi'yle, Vefa Spor Kulübü'yle hâlâ iç içeyim. Beslenmem oradandır hâlâ. Toplumdan kopmayınca her zaman yakalıyorsunuz, gündem nedir, nerededir. Toplumun dışına çıkıp başka bir hayatı yaşamaya başladığınız zaman kopukluk da başlıyor. Oyuncunun seçiminde de onu görüyorsunuz ve toplumun dışına düşmeye başlıyor. Üç meslek çok önemli benim için; oyunculuk, doktorluk ve öğretmenlik. Üçünün de sonradan hayata döndürme özelliği var. Oyuncu ne yapıyor? Bana diyorlar ki, şu Kamil efendiyi canlandır. Gidiyorum onu inceliyorum ve ona yakın birisi olmaya gayret ediyorum. Tıp doktoru, ölmek üzere gelen bir hastayı hayata yeniden bağlıyor. Öğretmen, ufacık çocuğu alıyor, şekil veriyor, düzenliyor, kendi istediği gibi bir adamı hayata bırakıyor. Bu üç mesleği hayata ve insana çok yakın olmaları açısından çok seviyorum.
90 sonrasında medya ortamında vücut bulan 'sanatçılar var ve bunların davranışları da, olaylar karşısında duruşları da, ürünleri de bir önceki kuşak sanatçılardan çok farklı.
Sanatçılık zor bir iş. Sanatçılık bana yakıştırılıyor; ama ben kendim 'sanatçıyım' demiyorum 'Oyuncuyum.' diyorum. Sanatçılık mertebesine erişmek çok zor, çok güç.
Sizin 82 filminiz oldu. Hâlâ 'oyuncuyum' diyorsunuz, öbür taraftan da bir dizide rol alıyor ertesi gün karşımıza sanatçı diye çıkıyor.
Onu kamuoyuna bırakıyorum. Onu halkımız çok güzel şekilde ayırt ediyor. Halkımız çok duyarlı böyle işlerde. Geliyor kulağıma ''Bu filmde şunu demek istiyordunuz, biz anladık efendim.'' diyor, her şeyi diyor. Onun için halk, onları yerlerine koyuyor, sınıflandırıyor. Sanatçı olmak öyle kolay değil.
Biz sanatçıyı Barış Manço'nun cenazesinde gördük.
Tabii, insanların, bütün bir halkın, milletin sahip çıkması önemli. Halk bir örneğini verdi; 'İşte ben buyum.' diyerek gösterdi.
Kemal Sunal sinemada 25 senedir varsa ve 25 senedir hâlâ aynı ısrarla seyrediliyorsa, o zaman seyirciyle arasında bir diyalog, bir bağ kurmuş olmalı. Nasıl bir şey o bağ?
Sosyolog sizsiniz. Bunun cevabını ben değil siz vermelisiniz.
Ama ben şimdi soru soruyorum.
Galiba konuştuğumuz şeylerin hepsi giriyor buna. Tam olarak onu ben de çıkartamadım. Şimdi o halk beni kendine yakın buluyor, bana böyle dokunuyor sokakta. Elliyor beni kadını, erkeği. Hangi oyuncuya yapıyorlar bunu? Teyzem gibi, annem gibi bir başörtülü kadın geçen gün Şişli'de eliyle omzuma vurdu 'Ne haber?' dedi. Kemal Sunal bu, halktan birisi. Eğer buradan çıkmamışsanız, halka dayanmıyorsa sırtınız; balonsunuz, medyanın şişirdiği balonsunuz, belli bir müddet sonra yoksunuz. Birkaç zaman medyada çıkmasın, patlar o balon. Ben medyada çıkmıyorum bu ara, 'Filmim çıktı.' diye çıkıyorum. Bir müddet sonra bakacaksınız tekrar çekildim, yokum. Medyada, bir sözüm olduğu zaman çıkıyorum. Bunun dışında çıkmıyorum. Kemal Sunal bitti mi? Bitmedi. Bunu da kendilerine kolayca 'sanatçı' denilen insanlara gösteriyorum: Medyaya çıkmakla ayakta kalamazsınız. Önemli olan eser ortaya koymak ve halka dayanmak.
Kemal Sunal filmlerinde senaryo hep geri planda kalıyor, siz daha ön plandasınız. Bu rizikolu bir durum ve çok ağır bir yük oluşturmadı mı sizde?
Sinemada iyi oyuncu olmak yetmiyor.
Ne yetiyor?
Star olmak. Starlık iyi bir projeye iş yaptırdığı gibi kötü bir projeye de ona yakın işi yakalatan adamın adıdır. Benim 82 filmimden bir veya iki tanesi az iş yapmıştır. Eleştirmenler sevmese bile 73–77 olabilir 4–5 senelik bir dönemde ben Türk sinemasını tek başıma sırtladım. Bir tarafta seks filmleri oynuyordu, bir tarafta televizyon patlamıştı. Tek aile filmi Kemal Sunal filmleriydi. Bunlara rağmen Saray Sineması'nın, Lale Sineması'nın önünde kuyruklar oluşturdum. Tırnaklarımla çıktım ben.
Bazı filmleri ve televizyon dizilerini sadece para için yaptığınızı söylediniz. Ne oldu? Bu kadar yılda belli bir birikim olmadı mı? Ekonomik anlamda bir sıkıntıya mı düştünüz?
Evet. Oyuncu 'müthiş zengin' demek değildir. Bizi Sabancı'yla, Koç'la aynı kefeye koyuyorlar. Ben televizyonda oynayan filmlerden kırk kuruş almıyorum. Telif yasasında böyle bir şey yok. Eğer televizyonlarda oynayan filmlerden ben en düşük ücreti alsaydım bugün trilyonu geçmişti alacağım. Bizim Sabancı'yla, Koç'la yarışacak halimiz yok. Sırf oyunculuk yapan başka bir iş yapmayan insan zamanla güç durumda kalabilir. Ben, har vurup harman savuran bir adam da değilim. Tutumlu bir adamım. Buna rağmen belli bir zaman güç durumda kaldım ve dizileri yaptım. Kalktık o zaman dizi modaydı, ilk bizle başladı zaten. O zamana göre çok büyük paralar verdiler, gittik yaptık. Yoksa benim şartlarıma hiç uygun değildi. Bugün senaryo veriliyor, bugün çekiliyor. Böyle bir şeye girdiğim için bin pişman oldum. Bir de her gün aynı işe gitmekten oyuncu ruhum bitti, bıkkınlık geliyordu diziyi o yüzden sevmem. Onu da dürüstçe, erkekçe söylüyorum; parası için yaptım.
Filmleriniz gösteriliyor, siz kazanmıyorsunuz, kim kazanıyor?
Yapımcıları kazanıyor. Filmler onların depolarında dururken televizyonlar patladı. Çoğu kökünü filan sattı, kendilerinin de değil, televizyonların oldu. Televizyonlar benim filmlerimi güçlü programların karşısına koyuyorlar, diğer kanalın programını vurmak için yayınlıyorlar. Silah gibi kullanıyorlar. Mal da onların; kullanıyorlar, seyrediyoruz ben de gülüyorum.
Kemal Sunal filmlerinin senaryolarına katkınız oldu mu?
Senaryo çalışmalarının çoğunda Ertem Eğilmez'in evinde toplanıyorduk. Çalışmaların konuşma aşamasında vardım, yazımında yoktum.
Sinemadaki Kemal Sunal ile gerçek hayattaki Kemal Sunal nerelerde örtüşüyor, nerelerde ayrışıyor?
Sinemadaki ben değilim, onu işim olarak görüyorum. Gerçek hayatta oynamam, oyunculuğum sette kalır.
Türk sineması uzun bir dönem kriz yaşadı ve halen de uluslararası arenada kendisine iyi bir yer edinemedi. Bütün bunlardan bir şekilde kendinizi sorumlu hissettiğiniz oluyor mu, ya da 'Ben görevimi yaptım.' diyebiliyor musunuz?
Süleymaniye Camii'nin arka tarafında oyun oynarken de hep oyuncu olmayı düşündüm. Ben tiyatro yaparken de ''Sinemada bir gün star olacağım.'' diyordum. Buna 'kaçıncı his?' derseniz deyin. Hiç kimsenin kapısını da vurmadım. Çünkü ben utangaç bir adamım, öyle işler yapamam. Oyuncu olmak bir insanın yırtık olmasını gerektirmiyor, böyle bir kaide yok. Vurmadım, çalmadım; ama içimde öyle bir şey vardı. Devekuşu Kabare'de Ertem Eğilmez gördü bizi ve filmcilik hayatımız başladı. Benim oyuncu olarak bu yaşımda hâlâ bir özlemim var; görevimi tam yaptım gibi gelmiyor bana. Bir Türk oyuncusunun adını dünyaya duyurmak istiyorum. Beni Çin Seddi'ne kadar her yerde biliyorlar, ama Türklerin yaşadıkları yerlerde. Yabancılardan da Türklerle dost olanlar biliyorlar. Dünyaya bir Türk oyuncusunun adını duyurmak. Bunu nasıl yaparız, nasıl açılırız bilemiyorum. Tek başıma fert olarak zor. Türk sineması olarak açılmak lazım o da zor. Çünkü sinema dünyasında bir ekonomik çark var, o çarkın içine henüz bizi almıyorlar. Alsalar iş bitecek, Türk sineması da sanayi olacak. Sinemamız yönetmeniyle oyuncularıyla çok iyi durumda, bir tek tekniği eksiktir, teknik de parayla satın alınır. Ama oraya girebilmemiz lazım. Ben kendi adıma 'Hiç olmazsa toptan açılamıyoruz, 'kendim bir şeyler yapayım.' diyorum. Öyle bir özlemim var. Mesela ilk girdiğimde ikinci, üçüncü derece bir rolde oynarım, nasıl olsa ben bire çıkacağım orada. Türk'ün adını oraya birinci sıraya ben gene yazdırırım. Hiç değişmez benim için, çünkü kendime çok güveniyorum. Bu surat Türkiye'de geçiyorsa dünyada da geçer.
Hükümetlerin kültür sanat politikaları sizin bu tür özlemlerinize pratikte destek veren politikalar güdüyorlar mı?
İtalya'da doğsaydım bütün dünya tanırdı beni. Onlar ekonomik çarkın içindeler ve dünya sinemasına girmişler, biz girmemişiz. Bizim hükümetlerin de bu yönde bir kültür politikaları olmadı zaten. Bizler gayretimizle bir yerlere gelmeye çalışacağız ama, bakalım ne olur?
Kemal Sunal insana nasıl bakıyor?
İnsanları güldürmekten, güldürürken bir şeyler vermekten zevk duyuyorum. İnsanlar zaten ağlıyor. Ağlatabilmek çok kolay insanları. Koltuğunda oturan bir insanı güldürmek kadar zor bir şey var mı? Bedbin bir insanı güldürüyoruz, yaşam sevinci veriyoruz, tekrar kendi işleriyle, hayatla baş başa bırakıyoruz. Çok güzel bir iş gibi geliyor bana insanları güldürebilmek. 'İnsanlar buna layık.' diye düşünüyorum. Hele bizim gibi ülkelerde herkes ağlatırken güldürmek çok daha önemli hale geliyor bence.
Siyaset, hayatınızda ne kadar önemli?
Siyasetle ilgilenmiyorum.
İlgiye değer bulmuyor musunuz?
Hayır öyle değil, ilgilenirim; ama beynimde, evde ilgilenirim. Kimse benim tercihlerimi bilmez, bildirmem. Tuttuğum takım da belli değildir. Çünkü bütün insanları kucaklamak istiyorum. Hiçbir insanı kendimden uzaklaştırmak istemiyorum, hayata nasıl bakarlarsa baksınlar herkese ulaşmak istiyorum.
Filmlerdeki karakterde ne kadar saf gözüküyorsanız, burada söylediklerinizde de o kadar akılcı davranıyorsunuz.
Bu da doğru bir teşhistir. Rolümü sette bırakırım. Sokağa çıkan, sizinle konuşan Şaban değil, artık Ali Kemal Sunal'dır.
'Ben olmasam iktidarlar ayakta duramaz.' dediniz. Bıraksanız da toplumun istediği iktidar gelse olmaz mı?..
İnsanlar patlama noktasına geliyor. Beni üç kanalda birden görüyor, huzur buluyor. Kızgın seyretmeye başlayıp yumuşuyor, gülmeye başlıyor, iyice stresini atıyor, yatıyor. Sabah dün öyle bir şey olmamış gibi giyinip gidiyor işine. Ben, toplumsal patlamaların önünü alıyorum. Ben, gerilmiş insanları rahatlatıyorum, ondan sonrası beni ilgilendirmez. İktidarları ben getirmiyorum ki...
Dili basitleştirdiğiniz, argo kullandığınız yönünde eleştiriler var.
Çok kullandığım bir kelime var, ''eşşolu eşşek''. Ben bunu küfür olarak görmüyorum. Biz sevdiğimiz insana da, kızdığımız insana da bu kelimeyi kullanmıyor muyuz? Gidin diğer filmlere insanlar ne laflar söylüyorlar. Yerli, yabancı ağzınıza alamayacağınız lafları söylüyorlar. Türk halkının diline yerleşmiş olan bazı deyimleri söylüyorum. Argo görmüyorum ve küfür niyetiyle söylemiyorum.
Nedir sizin toplumsal kökeniniz?
İkisinin ortasındayım. Benim annem babam Malatyalı. İstanbul'a küçük yaşlarda göçmüşler. Ben İstanbul doğumluyum. Fakir bir ailenin çocuğuyum. Bir yanımızda kent, bir yanımızda kırsal ikisinin ortasında büyüdük. Ben hâlâ öyle götürüyorum. Okul tatil oluyordu biz ertesi gün iş bulup çalışıyorduk. Ben okurken de çalıştım. Bir marangozun, elektrikçinin yanında üç dört ay çalışıyorduk eve yardım ediyorduk, kitabımıza, üstümüze başımıza alınacak şeylere yardım ediyorduk. Böyle geldim, böyle çıkıyorum merdivenleri. Kırsal kesimden gelen insanları da, kentli insanları da iyi tanıyorum. İkisinin ortasında herikisinden olan bir oyuncuyum. Onun için Kemal Sunal var olmaya devam edecek, o filmler yüz sene sonra da seyredilecek ve insanları yine rahatlatacak.
|