Böylesi doktorlar da var
Hastane deyince en sağlamımız bile bir tuhaf oluruz. Sağlam gidenler bile maruz kaldıkları muameleler karşısında hastalanıp çıkar da ondan. Hastanelerin yapısı gereği SSK ve devlet hastanelerinde, hastalar doktorlardan ve hemşirelerden çoğunlukla şikayetçidir.
Herkes mi asık suratlıdır? Herkes mi vazifesini ihmal eder? Hayır! Bu konuda haksızlık etmeyelim. Bazı doktor ve hemşireler (azınlıkta kalsalar da) cansiperane çalışır. İşte Bakırköy SSK Hastanesi'nin çocuk gelişim doktorları. Aşırı sıcaklardan dolayı hükümetin iki gün tatil vermesi ve ayda bir ilaç alan çocuklarının 14 Temmuz tarihinde randevularının olması yüzünden, tatili terk ederek hastalarının tedavisiyle uğraşıtılar.
Resmi tatilden dolayı çocukların üç gün ilaçsız kalacağını fark eden SSK doktoru Erdal Adal sabah saat 7.00'de hastaneye gelip bütün hastalarına telefon ettirerek "Gelin ilaçlarınızı alın çocuklarınız ilaçsız kalmasın." diye uyardı. Ayrıca eczanede eksik olan ilaçları tedarik ettirerek hazır hale getirdi. Birçok problemle karşılaşmasına rağmen sevdiği hastalara ilaçlarını almasını sağladı. Olayı yaşayanlar, anlatırken sevinçlerinden ağlayacak hale geliyorlar. Onlar adına bizden gönül dolusu teşekkür.
Eğitimin sırtındaki YÖK
Bir okuyucumuz fena halde kızmış: "Siz bataklığı kurutacağınıza, sineklerle uğraşıyorsunuz!" diyor. Bataklık dediği YÖK'le alakalı kanunlarmış, sinekler kimse artık!
Estağfirullah efendim, biz kim bataklığı kurutmak kim? Üstelik sinekler yüzünden ilaç pazarlayıp para kazanan bir sürü insan var! Biz istesek bile bataklığın kurutulmasına müsaade ederler mi? Kaldı ki sineklerle uğraştığımız için bile hedef oluyoruz. Bildiğimiz bir şey var, en kötü kanunlarla bile becerikli insanlar sayesinde iyi işler yapılabilir. Tam tersi de geçerli. En kötüsü ne biliyor musunuz? Berbat kanunlarla kötü kişilerin bir araya gelmesi. O zaman hayat da, ülke de yaşanmaz hale gelir.
Üniversitelerin tepelerine tüneyen adamlar, bilimsel çalışmalarını, eğitim faaliyetlerini anlatacakları yerde, kime oy verdiklerini, cuma namazına gidip gitmediklerini anlatıyorlar. Sanki vatandaşı çok ilgilendiriyor da... Yağdanlıkları, çaydanlıkları ve bilumum levazımatçıları da "Çok yaşa" diye tempo tutuyor. Bunlar bir de aydın ya... Hay sizin aydınlığınızın...
Minareyi bulan
Atasözünü biliyorsunuz, "Minareyi çalan, kılıfını uydurur!" Ülkemizde bu atasözünün biraz değişik bir versiyonu yaşanıyor. Kayseri'nin Yeşilhisar ilçesine bağlı Soğanlı köyü bir süre önce kaya düşme tehlikesi bulunduğundan dolayı taşınmıştı. Yeni mekanlarına yerleşen köylülerin önemli bir meselesi vardı; o da camilerinin olmaması. Sonra yaklaşık 2 yıl kadar önce Mustafa Kaya isimli bir hayırsever çıktı ve köye Nevşehir taşından 25 metre yüksekliğinde bir minare yaptırdı. Ancak minarenin bitiminden sonra "Camiyi yaptıracak gücüm yok!" deyip bir kenara çekildi. 2 yıldan bu yana Soğanlı köyünde minare var ama cami yok. Köylüler diyor ki, "Minareyi bulan, camiyi bulamayabiliyormuş!"
İnter Nazım
Sosyalist İktidar Partisi bir kampanya yaparak "Nazım Hikmet'in vatandaşlığa kabulü" için sokakları afişliyor. Nazım bir dünya vatandaşı değil mi? Niye illa Türk vatandaşı olsun? Bu ne biçim enternasyonal anlayış? Üstelik Sosyalist İktidar Partisi'yseniz, iktidarın gereklerini yapın!
Oh ne âlâ
Amerika'daki sigara şirketleri, ödemeye mahkum oldukları tazminatlar yüzünden kapanma tehlikesiyle (çok güzel bir tehlike) karşı karşıyaymış. Darısı bizimkilerin başına diyemeyiz. Çünkü bizimkilerin başında devlet var!
TR- aktör
Mehmet Ali Ağca'nın Papa II. Jean Paul'e suikastini soruşturan Hukukçu Dr. Martella, kendi isteği üzerine İtalyanca'ya çevirttiği "Silah kaçakçılığı ve terör" başlıklı kitabın yazarı Uğur Mumcu'nun ifadesine başvuruyor.
Mumcu, 1983 yılı Şubat ayının ilk günlerinde buluştuğu Dr. Martella ve Roma Savcısı Franko Scorco ile birlikte bir gün Rebibbia Cezaevi'ne gidiyor. Burada, Ağca ile görüşüyorlar. Daktilosunun başına geçen Mumcu, "Papa, Mafya, Ağca" adlı kitabına şunları yazıyor: "Ben Ağca ile görüşmeden önce olduğu gibi görüşmeden sonra da aynı kanıyı taşıyorum: Malatyalı terörist hiçbir zaman doğruyu söylemedi; bütün amacı resmi sorguları saptırmak; yanıltıcı iz vermek, birilerini gizlemek." Bir aktör gibi...
Yıllar sonra, Ağca Türkiye'ye getirildi. Yüce Türk Mahkemesi'ne verdiği cevabı bütün gazeteler yazdı : Ben bir aktörüm.
Mumcu, eğer öldürülmeseydi, bu ifadenin de üzerine yazacağı çok şey olurdu herhalde ... (Mustafa Özke)
Bilmukabele
Telefon şirketleri, kamuya kuruluşlarının borcunu ödememesi sebebiyle telefonları keseceklerini açıklıyorlar. Bizce yerinde bir karar. Herkes hesabını kitabını ve sorumluluğunu bilsin. Ne var ki, kazın ayağı hiç de öyle değil. Vatandaştan haksız kazanç elde eden, devlete vergisini vermeyen telefon şirketlerinin durumu ne olacak? Tamam telefonları kessin ama, önce şu vergileri adam gibi ödesin. Vatandaştan haksız yere aldığı paraları iade etsin. Ondan sonra da ne halt ederse etsin.
Üye miyiz acaba?
Biliyorsunuz memurların partiye üye olmaları yasak. Yargıtay Başsavcılığı zaman zaman gelen ihbarları değerlendiriyor ve hem kamuda çalışan hem de partilere kayıtlı olan memurların işten çıkartılmasını sağlıyor. Bugünlerde ilginç bir dava var ortalıkta. İşten atılan memurların çoğu, 'kendilerinin haberi olmadan' partilere üye yapıldıklarını iddia ediyorlar... Üye kayıt defterine atılan imzalar ise sahte.
Eğer memursanız bir bakın bakalım, sizin haberinizin olmadan herhangi bir yere kaydınız yapılmış mı? Öte yandan bu konu da bir meseleyi açıklığa kavuşturdu. Hani Meclis'e giremeyen bir partinin genel başkanı, bazı illerde sandıktan parti üye sayısından daha az oy çıktığını söyleyip serzenişte bulunmuştu ya! Sebebi bu olabilir mi acaba?
|