Okurun tahammül mülkü yıkılırsa
"Siz edebiyatçıları fazla sevmiyorum" diye yazmış bir okurum. "Edebiyatçılar" diyor, "fazla kendini beğenmiş oluyorlar. Adam kafasında bir dünya kuruyor, sonra onun etrafında dolanıp duruyor.
Aslı yok, astarı yok." Mektubunun sonunda, "Siz bunlara benzemeyin." temennisinde bulunduğuna göre, okurum beni 'kendini beğenmiş' edebiyatçı takımına dahil etmiyor olmalı; ama edebiyatçılara, yazarlara yönelik bu eleştiriden ben de payıma düşeni alıyorum. Ve doğrusu kendim için pek fazla sevinemiyorum.
Okur indinde, 'aslı astarı olmayan' bir dünyanın etrafında dönüp duran ve üstelik 'kendini beğenmiş' biri olarak görülüyorsak vay halimize! Demek ki içtenlikli bulmuyor okur bizi. Güvenilir, sözüne inanılır bulmuyor... Aksine, hem hayalci hem de dediğim dedikçi biriyiz onun gözünde.
İstersek, "Bu bir tek okurun görüşüdür, o kendine göre böyle bir yargıya varmış olabilir. Söyledikleri beni bağlamaz." deyip geçebiliriz. Kolaydır bu. Ama yabana atılacak şey değildir okur görüşü. Rastgele söylenmiş, uydurulmuş sözler de değildir onun eleştirileri, mutlaka bir temeli vardır. Belki de, artık tahammül sınırını aşmış bir rahatsızlığın eseridir. Şöyle diyor o okur, mektubunun bir yerinde: "(Edebiyatçı) Kendi içindeki buhranları sorgulamaktan başka bir şey yapmıyor. Sonra da belli bir yere gelince, insanlar beni anlamıyor, gibi birçoğunun düştüğü fikre kapılıyor." Ve ağzındaki baklayı çıkarıyor okurum: "Artık bende güven kalmadı tüm edebiyatçılara. Gerçek dünya ve gerçeklerden uzaklar. Vay onların hallerine!"
Ha bir kişi olmuş ha bin, fark eder mi? İşte bu okurun gözünde kaybetmişiz değerimizi. 'Güven' adamakıllı zedelenmiş. Okur, ey yazarlar, edebiyat adamları, bir fildişi kuleye çekilmiş, orada kendi beğenilerinizin, kendi bencil tutkularınızın esiri olmuşsunuz, demeye getiriyor sözü. Peki yazar kendi beğenilerini ortaya sermeyecek mi, tutkularının peşine düşmeyecek mi? Düşecek elbette; beğenilerini de seslendirecek. Zaten yazı serüveni bir tutkunun peşinden koşmak değil midir? Tutkuları da, beğenileri de, kendi doğruları da olacak yazarın. Bunlardan vazgeçerse kendini inkâr etmiş olur. Ama okura da bir alan bırakacak yazdıklarında, onu yok saymayacak. Hele kalkıp 'Beni anlamıyorlar!' diye şikâyet etmeyecek. Ortada bir 'anlaşılmama' varsa, kendine de pay verecek bundan.
Edebiyat adamının işi adım başı sınavdan geçmek değil midir? Bir gazete köşesinde, ya da bir dergide yazdığınız yazı, binlerce, belki on binlerce okura ulaşır. Ve bu okur asla 'homojen' değildir. Her düzeyde okur, kendi algılama penceresinden bakar yazınıza. Kendi değer ölçütlerine göre "iyi" ya da "beş para etmez" diye hüküm verir. Sonuçta, binlerce not alırsınız. Kimisi geçer not verir size, kimi de sınıfta bırakır. Tüm okurlardan 'geçer not' almak mümkün mü? Hatta doğru mu böyle bir şey? En azından genel ortalamada "geçer" not almak düşüyor yazara. Ortalama bir beğeniye seslenmek düşüyor.
Okur eleştirileri, yazara kendini dinleme fırsatı veriyorsa çok yararlıdır. Bunlar olmazsa, kendi kendine sorular sorma imkânı bulamayabilir yazar. Okur karşısına dikilince "Ben neredeyim?" sorusunu sormak kaçınılmaz olur. Okurun önünde mi gidiyorum, arkasında mı kalıyorum; yoksa ondan büsbütün uzaklaştım mı?
Yazı adamının ateşten gömleği de, kendi tutkuları ve beğenileriyle okurun özlemlerini buluşturmaktır sanırım. Okurla aynı zaman tünelinde yürüyebilmek... Okur, elinde terazisi bekler durur köşe başında. Hüküm vermekte de aceleci davranır çoğu zaman. En hafif eleştirisi 'Sevmiyorum, beğenmiyorum' olur. Tahammül mülkü yıkılırsa: "Vay onların hallerine!" deyiverir.
a.colak@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
10/
06/
2000...
Babam, ah o iyi kalpli kral
17/
06/
2000...
Zamanın
24/
06/
2000...
İncir çekirdeği
01/
07/
2000...
Yaza yolculuk
08/
07/
2000...
Ölümün rengini karartan manşetler
15/
07/
2000...
Yazın serin efsanesi
22/
07/
2000...
''Öteki''nin öyküsü
29/
07/
2000...
Bu dili kim bilir kim anlar?
05/
08/
2000...
Tadı damağımda
|