Hüzünlü bir yıldönümü Hayat normale dönemiyor
Eyüp Can, 17 Ağustos'un yıldönümünde Adapazarı'na gidip izlenimlerimi yazmamı istediğinde bunun sanıldığı kadar kolay olmayacağını biliyordum. Yazacak olduğum; neticede insanların acılı bir yıldönümünde bana yansıyan fotoğrafları olacaktı.
Yabancısı değildim Adapazarı'nın... İki bayramda da depremzedelerin yanına gelmiş, prefabrikeleri, çadırları gezmiştim. Burada yaşayan dostlarım arkadaşlarım da vardı. Ama acının, yıkımın, hasretin, yoksulluğun ve evsizliğin izlenimini yazmak zordu.
Adapazarı'nda hemen her caddede gözümüze ilişen "17 Ağustos'u unutmadık, unutturmayacağız" afişlerine gerek duymadan üzerinden bir yıl geçmesine rağmen şehrin kendisi, şehirdeki hayatın dili, büyük depremi unutturmayacağını söylüyor. Unutmamak, unutturmamak halkı felaketler ve özelde depreme karşı bilinçlendirmeye bir daha aynı hataları yapmamaya yarayacaksa iyi; değilse her an depremin bıraktığı yıkımı yaşayan insanlar için yapacağımız en büyük iyilik, onlara depremi unutturmak olmalı. Ama nasıl?
Adapazarı'nda hayat hâlâ depremle iç içe sürüyor. Hâlâ yıkıntı halinde binalar duruyor. Sarkmış beton bloklar, demir yığınları, sokaklarda barakalar, köstebek yuvasını andıran yollar şehri çevreleyen prefabrike kentler ve en önemlisi, insanların yüzünden okunanlar. İnsanlar özellikle gençler sinirli, umutsuz, patlamaya hazır bomba gibi... Deprem yeni bir dil bırakmış geride. Artık burada zaman kavramı depremle bölünüyor. "Depremden önce ve depremden sonra" bu sözler neredeyse her cümlenin başına ekleniyor.
17 Ağustos'un üzerinden bir ay geçmeden televizyon kanallarında "deprem bölgesinde hayat normala dönüyor" haberleri yapılmaya başlandığını hatırlıyorum. Zaman pek çok şeyi unutturdu. Acıları da sorunları da tavsattı. Ama şimdi burada görüyoruz ki, Adapazarı'nda hayat normale dönemiyor. Şehrin caddelerinde dolaştıkça prefabrikeleri gezip kadınlarla, gençlerle konuştukça hayata düzensizliğin hakim olduğunu görüyorsunuz.
Şehrin altyapısını tamamlamak için büyük çaba ve paralar harcandığını öğreniyoruz. Buna rağmen çalışmanın bütünüyle tamamlanacağı tarihi kimse kestiremiyor. Altyapı tamamlanmadan yollara, caddelere kavşaklara el uzatılamıyor. Ve şehir yıkıntı izlerini daha uzun süre taşıyacak gibi görünüyor. İnsanları yaşadıkları mekanlardan ayrı düşünmek mümkün olmadığına göre Adapazarı halkı şehrin düzensizliğine, mesela trafik keşmekeşliğine, tozuna, toprağına, kışın çamuruna belirsiz bir tarihe kadar katlanacak. Ve deprem kendini adım başı hatırlatacak. Şehrin düzensizliği insanların ruhuna yansıyıp duracak.
Bir şehirde hayatın düzeni bozuldu mu onu bir daha yerli yerine oturtmak pek kolay olmuyor. Hayatın normale dönmesi fırınların ekmek çıkarması, esnafın dükkanlarını açması, çarşı pazarın işlemesi, insanların varsa işlerine dönmesi anlamına gelmiyor. Hayatın normale dönmesi insanların yüzlerindeki donukluğu atması, umutsuzluktan sıyrılması, herkesin, kadınların çocukların, gençlerin ihtiyarların eski hayatlarına, eski alışkanlıklarına ve eski zevklerine dönebilmesi demek. İnsanların evlere baktıkça "o geceyi" hatırlamaması demek. Boşluk duygusunun, işsizliğin yok olması demek. Depremden önce 25 bin işsiz olduğu söyleniyor. Adapazarı'nda bu sayı şimdi 35-40 binlere ulaşmış. Şehrin içi daha canlı ve insanlar günlük yaşamlarına devam ediyor. Fakat prefabrikeler tam bir aylak insan cenneti. Her yaşta insan işsiz ve boş. Erzak yardımı kesilmiş. Şimdi çoğu evde insanlar karnını nasıl doyuracağının hesabını yapıyor.
17 Ağustos'tan bu yana bir yılda ne değişti? diye sorarsanız yıkıntılar, molozlar kaldırıldı. İnsanlar önce çadırlara, barakalara yerleşti. Sonra prefabrikelere taşındı. Kalıcı konutların temeli atıldı. Çarşı-pazar gündelik akışına döndü. Ötesi uzun bir bekleyiş ve belirsizlik... Adapazarı halkı böyle görüyor geleceği. Bir yılda ortaya çıkan en önemli gelişme, insanların bu "yeni hayata" alışmış olmaları. Alışkanlık gittikçe koyulaşıyor. "Yeni hayat" bütün köksüzlüğüyle ve peşinden getirdiği sayısız sorunla insanlara kendini kabul ettiriyor. Herkes önünde duran sorunlar yumağına bakıyor ve çaresizlik içinde bekliyor. Çoğunun dünyası 30 metrekarelik bir prefabrikeden ibaret. İğreti bir dünya bu. Ne çare, alışmak zorundasın.
a.colak@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
10/
06/
2000...
Babam, ah o iyi kalpli kral
17/
06/
2000...
Zamanın
24/
06/
2000...
İncir çekirdeği
01/
07/
2000...
Yaza yolculuk
08/
07/
2000...
Ölümün rengini karartan manşetler
15/
07/
2000...
Yazın serin efsanesi
22/
07/
2000...
''Öteki''nin öyküsü
29/
07/
2000...
Bu dili kim bilir kim anlar?
05/
08/
2000...
Tadı damağımda
12/
08/
2000...
Okurun tahammül mülkü yıkılırsa
|