GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

17/08/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Medya

 

Ana Sayfa

Başlıklar

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Bölge Haberleri

Bütün Haberler

Diziler

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Televizyon

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim/Künye

 


Ali ÇOLAK

ONLAR EVSİZ ve mezarsız...

Hepsi burada komşu oldular birbirlerine. Doğumları farklı; fakat ölüm tarihleri aynı; 17.08.99... Kıyamete kadar burada "o gecenin" belgesi olarak duracaklar... Onlar yine şanslı, iki satırlık bir yazı bıraktılar geride. Adı, soyadı, doğum tarihi ve ölüm tarihi... Bu kadarı yetmez mi dünyada yaşamış olduğunu anlatmaya?

Adapazarı'nda, Serdivan Deprem Şehitliği'ndeyiz. Yan yana uzanmış, sırt sırta vermiş şehitler. "O gece"den önce birbirlerini hiç tanımadılar belki. Belki hiç karşılaşmadılar. Kimi de aynı evde, aynı odada tanıştı ölümün yüzüyle. Ama hepsi şehirden, o yıkıntıya dönen şehirden buraya taşındılar. Burada komşu oldular birbirlerine. Doğumları farklı; fakat ölüm tarihleri aynı. 17.08.1999... Kıyamete kadar burada "o gecenin" belgesi olarak mermerlerini ışıldatıp duracaklar... Onlar yine şanslı, iki satırlık bir yazı bıraktılar geride. Adı, soyadı, doğum tarihi ve ölüm tarihi... Bu kadarı yetmez mi dünyada yaşamış olduğunu anlatmaya? Bir de bundan bile yoksun olanlar var. Şehitliğin hemen girişinde, kara toprakla örtülü, başucunda yalnız bir tahta parçası dikili isimsiz şehitler... Diğerlerinin yanında bir garip gibi yatıyorlar, Yunus'un dizelerini hatırlatırcasına. Sayıları otuzdan fazla. Kim oldukları, ne zaman doğdukları, ne kadar ömür sürdükleri meçhûl. Dünya iki satırlık yazıyı çok görmüş onlara. Yaşamış ve meçhûl göçmüşler. Oturup başuçlarında dua ediyoruz. Dünyada bir mezar taşı, iki satırlık bir yazısı bile olmamak ne hazindir!

Yalnız ölenler değil...

17 Ağustos 1999 yalnız ölenler için değil, geride kalanlar için de hazinlikler armağan etmemiş miydi? Binlerce evsiz... Evsizliğin ne anlama geldiğini kadınlara sormalı. Bir prefabrikenin önünde, bir anneyi ve kızını dinliyoruz. "Depremden önce kiradaydık." diyor anne, "Kooperatif evimiz bitiyordu, taşınacaktık. O da yıkıldı kira evimiz de..." Şimdi ortasından perdeyle bölünen 30 metrekarelik bir odada yaşıyorlar dört nüfus. Eşi sakat, oğlu askere gidecek. 'Bize kim bakacak?', diye sızlanıyor anne. Kupkuru bir tepenin üstünde, yazın sıcağın kışın ayazın kavurduğu iğreti odacıkta yaşamak nasıl bir şeydir? Bir kadının kendine ait odası, bir köşesi, hatıralarını taşıyan eşyaları yoksa nasıl yaşar o kadın? Bir genç kız, bir delikanlı 30 metrekare içinde hangi köşede eğleşir. Yüreğinin acılarını hangi kuytularda serinletir?

Ev insan hayatındaki

kazanımları saklar

"Ev düşü barındırır, düş kuranı korur; ev dinginlik içinde düş kurmamızı sağlar" diyor Gaston Bachelard, Mekânın Poetikası'nda. Bu prefabrikelerde düş kurabilir mi insan? Buralarda, bu binlerce prefabrikede barınmaya çalışan "depremzede"ler düşsüz ve korunaksız. Bir evi olmanın değerini ve ne anlama geldiğini burada daha iyi anlıyorsunuz. "Ev" diyor Bachelard "insan yaşamında kazanılmış şeylerin korunmasını sağlar, bunları sürekli kılar. Ev olmasaydı, insan dağılıp giderdi. Ev insanları gökten inen fırtınalara karşı olduğu gibi, yaşamında yaşadığı fırtınalara karşı da ayakta tutar." Deprem, evleri yıkarken yaşam zincirinin halkalarını da koparmış. Halkalar kopmuş ve insanlar dağılmış. 30 metrekare odalar kimseyi tutamıyor. "Prefabrike kentte vakit geçmiyor" diyor gençler. Can sıkıntısı, bunalım... Parası olan şehre iniyor. Olmayan ortalıkta dolanıp duruyor.

Prefabrikeler

ihtiyacı karşılamıyor

Prefabrike konutlar ve onların oluşturduğu iğreti "kent"ler hiçbir insanî ihtiyaca cevap vermiyor. Tekdüze "konut"lar ve tekdüze yaşam. Anadolu insanının toprakla olan aşkı imdada yetişmese hepten renksiz ve kuru olacak buralar. Kadınlar mucizevî bir şekilde renksiz ve kuru mekanları bile yeşertmeyi başarıyor. Prefabrikelerin kapısına ekilen sarmaşıklar, fasulyeler yeşillenip duvarları sarıyor. Öbek öbek, ada ada mısırlar, kapı önlerinde gaz tenekeleri içinde renk renk çiçekler, her şeye, yıkıntılara, ölümlere, yoksulluğa, evsizliğe rağmen yaşamın gülümseyip durduğuna işaret ediyor. Ayakta kalmanın, direnmenin çiçeği açıyor küflü tenekelerde. Çakıl tarlaları yeşilleniyor.


a.colak@zaman.com.tr



Yazarımızın en son yazıları

17/ 06/ 2000... Zamanın
24/ 06/ 2000... İncir çekirdeği
01/ 07/ 2000... Yaza yolculuk
08/ 07/ 2000... Ölümün rengini karartan manşetler
15/ 07/ 2000... Yazın serin efsanesi
22/ 07/ 2000... ''Öteki''nin öyküsü
29/ 07/ 2000... Bu dili kim bilir kim anlar?
05/ 08/ 2000... Tadı damağımda
12/ 08/ 2000... Okurun tahammül mülkü yıkılırsa
16/ 08/ 2000... Hüzünlü bir yıldönümü Hayat normale dönemiyor


| Ana Sayfa | Başlıklar | Haberler | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.