Gazeteci de yanıltılır
Gazeteciler de hata yapar. Asıl sorun, gazeteci bilerek veya bilmeyerek yanıltılır mı?
Siyasetçi-gazeteci el ele vererek okurları yanılttı. Bazen kaynaklarınız sizi satar, ben de defalarca yanıltıldım.
Gazetelerin kuşkusuz en önemli işlevi kamuoyunu aydınlatmaktır. Olan olaylar veya yapılan açıklamalar verilirken, gazetelerin göz ardı etmemesi gereken kural, doğruluk ve objektifliktir. Yorum ise kimi zamanlar haberin içinde gizli olsa da bu iş için kullanılan araç köşe yazılarıdır. Gazete yayın politikasını ise haberi veriş tarzında saklı tutar.
Peki gazeteler yanıltılır mı? Veya daha ileri bir soru olarak gazeteler yanıltır mı? Soruları daha da somutlaştırırsak, gazeteler belli bir amaç doğrultusunda farkında olmadan yönlendirilebilir mi? Gazeteci yönlendirildiğini bilerek yayın yapar mı? Gazete kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirmeye göz yumar mı?
Bilerek mi yaptılar?
Geçtiğimiz hafta Çankaya ile hükümet arasında gidip gelen memurlarla ilgili kanun hükmünde kararnameden söz etmiştik.. Başbakan Ecevit, kararnamenin Çankaya Köşk'üne tekrar gönderileceğini açıkladığı basın toplantısında Cumhurbaşkanı Sezer'in kendisine randevu vermediğini sert bir üslupla ifade etti. Ertesi gün, birçok gazete hep bir ağızdan Sezer'i devlet krizine yol açmakla suçladı. Peki gazetecilik açısından yapılan doğru muydu? Gazeteler Ecevit'in yönlendirmesine mi uymuştular, yoksa bunu bilerek mi üstlenmişlerdi?
Radikal'den Hakkı Devrim 12 Ağustos'ta yazdığı yazıda "Ecevit gazeteleri yanılttı" başlıklı yazısında gazetelerin "Başbakan'a randevu vermeyen Cumhurbaşkanı Ankara'yı terk etti" ve "Oldu mu şimdi Sayın Cumhurbaşkanı" benzeri başlıklarına değinerek, şunları yazdı: "İnsaf edin çocuklar, size söylenenler doğru mu diye araştırmadınız ki!" Devrim devam ediyor eleştirilerine: "Toplu basiret bağlanması hali, diyebiliriz. Yüreklilik edip, siyasetçi-gazeteci el ele vererek okurları yanılttık, desek daha dürüst bir açıklama olur. Kamuoyundan ve haksız yere güç durumda bıraktığımız Cumhurbaşkanı'ndan özür dilemeliyiz. Verdiğimiz haber doğru değildi."
Devrim'in belirttiği gibi siyasetçi-gazeteci el ele vererek okurları mı yanıltmıştı yoksa başlıkta vurguladığı gibi medya yanıltılmış mıydı? Konuya yakın geçmişten bir başka örnek daha verebiliriz. AB'nin genişlemeden sorumlu üyesi Günter Verheugen'in geçtiğimiz ay Türkiye'ye yaptığı ziyarette bir taslağın bırakılıp bırakılmadığı konusu polemiğe yol açmıştı. Hürriyet böyle bir taslağın var olduğunu iddia ederken, Radikal ve yazarı Berkan, Hürriyet'i oyuna gelmekle itham etmişti.
Berkan'dan somut örnekler
İsmet Berkan, yazdığı yazıda şunları söylüyordu: "Gazetecilikte, hepimiz biliyoruz ki, zaman zaman ne kadar kılı kırk yararsak yaralım kaynaklarımız tarafından yanıltıldığımız olur. Ertuğrul Özkök, Viyana dönüşü Tansu Çiller'in uçağındaydı ve Çiller, Güneydoğu konusunda Bask modelinden söz ediyordu. Özkök bunu yazdı. Çiller tepkiler üzerine 'Ben böyle bir şey söylemedim, gazeteciler uydurmuş' dedi. Mesut Yılmaz başbakandı. Bir gece geç saatte Zafer Mutlu'ya, Çakıcı'nın Fransa sınırında yakalandığını söyledi. Sabah haberi manşet yaptı. Ertesi gün Çakıcı her yere telefon etti ve serbest olduğunu duyurdu. Bu örnekler ilk ağızda aklıma gelen yanılma-yanıltılma ve yalanlanma örnekleri. Bazen kaynaklarınız sizi satar, bazen kaynaklarınız gayri ciddidir. Ben defalarca yanıldım, yanıltıldım. Bu köşede okurlar defalarca özür yazıları okudular. Kimse bu tür hatalardan muaf değil anlayacağınız." (26 Temmuz 2000 Radikal)
Peki gerçekten gazeteler veya gazeteciler yanılır veya yanıltılır mı? Soruya dilerseniz yine İsmet Berkan cevap versin: "Gazeteciler de yanılır, kasıtlı olarak yanıltılır. Hepimiz yanılıyoruz. Önemli olan, her zaman gerçekleri kovalamak, gerçeklerin peşinden koşmaktan yılmamak."
STAR VE AKİT'TEN "Uyuma"ya tepki
17 Ağustos depreminin yıldönümünde bir çok Tv sabaha kadar canlı yayın yaptı. Gazeteler de sayfalar dolusu haberle gelinen noktayı ele aldılar. Star ve Akit gazeteleri ise "uyuma" diye kampanya düzenleyenlere tepki göstererek, bu konuların göstermelik olarak değil, her zaman gündemde tutulması gerektiğini vurguladılar.
ANADOLU AJANSINDAN Akit'e stop!
Anadolu Ajansı Akit'e yaptığı haber servisini durdurdu. AA, gerekçe olarak gazete tarafından ödemelerin zamanında ve düzenli olarak yapılmadığını gösterirken, Akit cephesi ise AA Genel Müdürü Mehmet Güler ile kendileri arasında meydana gelen bir tartışma sonucu haber servisinin durdurulduğunu yazdı.
ÖZKASNAK'IN NOTU İlnur Çevik'e
Gazeteci Umur Talu geçtiğimiz günlerde yazdığı bir yazıda ABD'de bir konferans esnasında emekli olan Tümgeneral Erol Özkasnak'ın konuşma sırası gelen bir gazeteciye bir not verdiğini ve zorla okuttuğunu yazmıştı. İsmet Solak, Özkasnak'la bir görüşme yaptı ve haberde ismi geçen gazetecinin İlnur Çevik olduğunu yazdı.
Milliyet yeni kurban buldu Ne demokrasi AMA!..
Önce şu satırları okuyalım; 'Türkiye'de doğruları kim dile getirirse getirsin, eğer toplumun beklenmedik kesimi bunu destekliyorsa, diğer tarafın refleksi hazır: Urun ha!... Önyargılı, katı bir ruh hali, analitik düşünceye uzak bir tutum, toplumu tepeden tırnağa kemiriyor. Ve biz burada demokrasi arıyoruz!.. Ne demokrasi ama!..' (Yalçın Doğan-11.09.1999-Milliyet) Önceki günkü Milliyet'in manşetindeki 'İHANET' başlığını görünce aklıma bu gazetenin daha önceki manşetleri geldi. Mesela Mesut Yılmaz ile ilgili şu haberi; 'Demokrasi Türk'ün de, Kürt'ün de hakkıdır. Hak ve hürriyetler Sünni'nin de Alevi'nin de hakkıdır.' (17.12.1999-Milliyet) Gazete Yılmaz'ın sözlerini asla, 'ihanet, jurnal, vatan hainliği' bağlamında değerlendirmiyor. Milliyet nedense bugüne kadar başta kendi yazarları olmak üzere, birçok aydının, düşünürün altına imza atacağı cümleleri ülkeye ihanet olarak değerlendirdiği gibi, ertesi gün DGM'nin inceleme başlattığı müjdesini veriyordu.
Hasılı Milliyet yine yeni bir kurban bulmuştu!
BASINDAN KUŞATMA VE EMİR
Cumhurbaşkanı A. Necdet Sezer ne yapsa bir kısım medyaya yaranamıyor. Kırmızıda durması da, geçmesi de eleştiriliyor.
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ne yaparsa yapsın bazı kalemlere yaranamıyor. Kırmızı ışıkta durdu, sade vatandaş olarak alışveriş yaptı, sıradan bir vatandaş gibi hastaneye gidip muayene oldu. "İcraatı şimdilik çarşı pazar yapması ve kırmızı ışıkta durması olarak ortaya çıkan Sezer" ifadeleriyle eleştiri aldı. Sonrasında ani bir kararla Ankara'ya döndü, bir kırmızı ışıkta durmadı ve 160 km hız yaptı. Gazetelerden yine eleştiri: "Kurallara saygılı, kırmızıda duran Cumhurbaşkanı, hız limiti kurallarına uymamış. Oysa TEM yolunda maksimum hız 130." Ve "Sezer Acar gibi" (Fatih Altaylı), "Vatandaş olsaydı 34 milyon ceza ödeyecekti" (Hürriyet'in başlığı)
Kararnameyi geri çevirdi: "Ahmet Bey orada çok yeni. Devlet mekanizmasını hiç bilmiyor. Orada kendisini halen bir 'cumhurbaşkanı' olarak değil 'yargıç' olarak görüyor" (Emin Çölaşan) diye yazıldı. Kısacası Sezer ne yapsa bir kısım medyaya yaranamayacak. Tıpkı Can Ataklı'nın yazdığı şu hikayede olduğu gibi..
Denizin üstünde yürüyen başkan
Hikaye bu ya, bir ülkenin başkanı varmış. Halk başkanı severmiş; ama basınla arası çok kötüymüş. Nedense gazeteciler başkanı hiç sevmemişler. Ne yapsa beğenmemişler. Örneğin başkan çocuklara yardım için çocuk yuvalarına gitmiş, gazeteciler "Başkan çocuklara mı düşkün yoksa?" diye yazmışlar. Başkan kadın haklarının savunuculuğunu yapmış, ülkenin ünlü yazarları "Başkan kadınlara meraklı. Çok çapkın." yorumunu getirmişler. Başkan ekonomik sorunlara çare aradığında "Bir avantası mı var?" soruları sorulmuş hemen. İşin yanisi, başkan ne yapsa yaranamıyor gazeteci ve yazarlara. Danışmanlarını toplamış demiş ki "Öyle bir şey yapmalıyım ki, hiçbir gazete eleştirecek ya da aksini söyleyecek bir nokta bulamasın." Herkes kafa kafaya vermiş. Sonunda parlak bir fikir atılmış ortaya ve kabul görmüş. Şu: Başkan denizin üzerinde yürüyecek. İyi de nasıl? Uzmanlar çalışmaya başlamışlar. Bütün fizik kuralları gözden geçirilmiş, sonra başkanlık binasının bodrumundaki küçük bir havuzda çalışmalar başlamış. Başkan gece yarılarına kadar uyumayıp suyun üzerinde yürüme çalışması yapmış. Sonunda nasıl yaptıysa yapmış ve suyun üzerinde batmadan yürümeyi başarmış. Sıra bunu halka açıklama zamanı gelmiş. Basına haber verilmiş, şu tarihte şu sahilde başkan bir gösteri yapacak diye. O gün etraf mahşer yeri gibi olmuş. Halk toplanmış, gazeteci ve yazarlar da yerlerini almışlar. Başkan gelmiş, yavaş yavaş denize doğru yürümüş, herkesin hayret dolu bakışları içinde suyun içine batmadan devam etmiş. Başkan denizin üzerinde yürüyerek başkanlık teknesine varmış, tekneye çıkmış ve evine dönmüş. Gece merak içinde beklemiş başkan ve danışmanları. Bakalım gazeteler ne yazacak, diye. Ertesi sabah erkenden gazeteler gelmiş başkanın önüne. Manşetler şöyleymiş: Çok yazık, başkan yüzme bile bilmiyor.
Can Ataklı/Sabah
"Umut"lar nasıl söndü?
5 ve 6 Mayıs tarihlerinde başlayan Umut operasyonu hemen hemen tüm medyada manşetlere taşındı. Operasyon ile sanki Türkiye'deki bütün faili meçhuller aydınlatılmıştı. O günlerde gazetelerde kullanılan bazı başlıklar şöyleydi: "Katil yakalandı" (Sabah) / "Ecevit: Katil elimizde" (Sabah) / "Katiller bulundu" (Yeni Binyıl) / "Bombayı koyan İranlı" (Hürriyet) / "Katiller yakalandı" (Zaman) / İran'dan para aldılar" (Milliyet) / "İşte o bombacılar" (Star).
Umut operasyonu kapsamında tutuklanan sanıklar pazartesi günü mahkemeye çıkartıldılar. Sanıklar, daha önce polis tarafından alınan tüm ifadeleri reddederek, söz konusu ifadelerin işkenceyle alındığını söylediler. Ancak, Umut'taki fiyaskodan ders almayan bazı basın organları yine değişik bir habercilik örneği sergilediler. Gazetelerin birçoğu Umut operasyonu sonrası "İşte katiller" benzeri başlıklarla kesin bilgi vermeye çalışırken, bu defa sanıkların "işkence gördük" açıklamalarını "iddia" olarak yazmayı tercih ettiler. Üstelik Umut operasyonunu günlerce manşetlerden veren gazetelerin birçoğu sanıkların bu iddialarına birinci sayfalarında yer vermediler.
Yıldönümünde hatırladık
17 Ağustos depremi ve sonrasında medyamız konuyu uzun bir süre manşetlere taşıdı ve depremin yaralarının sarılması için büyük bir performans gösterdi. Ancak bir iki ay sonra depremin getirdiği sorunlara fazla yer verilmedi ekranlarda ve sayfalarda. Ta ki yıldönümü gelinceye kadar. Medyamız 17 Ağustos'un yıldönümüne birkaç gün kala konuya eğilmeye başladı. Ve hemen hemen bütün gazeteler 17 Ağustos'ta birinci sayfalarını depreme ayırdılar. Hürriyet yönetimi ise deprem felaketinden ziyade kendi yönetim kadrosu ve yazarlarının deprem çıkartmasını büyüterek vermeye çalışmıştı. Hürriyet'e baktığımızda göze ilk çarpan deprem yaraları değil, Hürriyet'in Gölcük çıkartmasıydı. Milliyet ve Radikal gazeteleri ise yıldönümünde Sezer-Ecevit görüşmesini manşete taşımayı uygun bularak depremi ikinci haber yaptılar. Star ise Barış Manço'nun antika piyanosuna haciz gelmesini "Barış Manço şimdi öldü" başlığıyla manşete taşırken, depreme birinci sayfadan yer vermedi. Ama deprem sorunlarının yıldönümünde ağırlıklı olarak dile getirilmesi sevindirici. Umarız medyanın manşetlere taşıdığı gibi "unutmayacağız" ve "unutturmayacağız."
Bu işler neden böyle oluyor?
Pazartesi günü Milliyet'te Kanal 7 Haber Müdürü Ahmet Hakan ile yapılmış bir mülâkat yayınlandı. Mülakatta Ahmet Hakan, Serdar Turgut'un kendisini arayarak "öteki Türkiye" tartışmasını Kanal 7 ekranlarına taşımayı teklif ettiğini açıkladı. Serdar Turgut ise ertesi gün yazdığı yazıda olayın Coşkun'un açıkladığı gibi olmadığını ve kendisinin böyle bir teklifte bulunmadığını, bunun kişiliğiyle bağdaşmadığını yazdı.
Turgut'tan iki farklı yazı
Ancak Turgut bir sonraki günkü yazısında Coşkun'un yazısı üzerine kendisini aradığını belirterek şunları yazdı: "Olayın aynen benim anlattığım şekilde olduğunu, kendisinin de mülâkatta bu sözleri söylediğini, Milliyet'in neden lafları oradan buradan kesip de yayınladığını anlayamadığını söyledi. Doğrusunu isterseniz ben de bunu anlamakta zorluk çekiyorum." Röportajı yapan Ahmet Tulgar da bir sonraki gün Milliyet'te yazdığı yazıda röportajdan tek bir kelimenin bile atılmadığını, elinde kaset olduğunu açıkladı. Doğrusu olanları okuyunca bizim de kafamız bayağı karıştı ve kendi kendimize sormadan edemedik. Acaba kim haklı ve sahi bu işler neden böyle oluyor?
|