ÇOCUKLAR unutulmasın
Depremzede olmak hayatın orta yerin-den kırılıvermesi demek; öncesiz ve sonrasız bir hayat... Adapazarı geceleri baştan başa kararıyor. Şehrin ancak yüzde onu hayat belirtisi gösteriyor. Gerisi derin bir karanlık ve sessizlik. "Çocuklar eve girmekten hâlâ korkuyor."
Bundan bir yıl önce buradaki insanların çoğu "depremzede" kelimesini hiç duymamıştı belki. "O gece"nin ardından kendilerini bu adla anılır buldular. Bu kelimenin içine neler sığmıyordu ki: Sarsıntı, yıkıntı, çığlık, ölüm, acı, sefalet, açlık, susuzluk, çadır, baraka...
"Depremzede" olmak; bilinmedik, alışılmadık bir hayata başlamak anlamına geliyordu burada. Depremzede olmak, hayatın orta yerinden kırılıvermesi demek; öncesiz ve sonrasız bir hayat... "Deprem bölgesi" olarak anılan şehirler, bugün bile savaştan çıkmış şehirleri hatırlatıyor. Buralarda yaşayan insanlarda savaş sonrası psikolojisi hüküm sürüyor. Yalnız psikoloji mi? Fizyolojik bozukluklar da ortaya çıkıyor "depremzede"lerde. Savaşın acıları ve yıkımlarıyla depreminkiler çok farklı değil. Adapazarı geceleri baştan başa kararıyor. Şehrin ancak yüzde onu ışıklı ve hayat belirtisi gösteriyor. Gerisi derin bir karanlık ve sessizlik. "Çocuklar eve girmekten hâlâ korkuyor." diyor görüştüğümüz dostlar. Depremden sonra insanlarda iştahsızlık, bazen de aşırı iştah durumu belirmiş. Unutkanlık, sinirlilik ve psikolojik rahatsızlıklar ortaya çıkmış.
Kırılgan ve korumasız
Yetişkin insanlar zorluklar ve mahrumiyetler karşısında daha az sarsılıyor, metin olmayı başarabiliyor. Çocuklar ve gençlerse, acılara karşı daha kırılgan ve korumasız. Onlar böyle bir felaketle ilk defa karşılaştılar. Aradan geçen bir yıl bile, ne olup bittiğini anlamalarına yetmiş değil. Deprem bölgesinde çocuklar ve gençler öncelikli olarak düşünülmeyi bekliyor. Onları incitmeden, umutlarını tüketmeden hayatla barışmalarını sağlamak gerekiyor.
Adapazarı Dernekkırı "prefabrike kenti"nde karşılaştığımız iki genç, oturup konuşmak için bizi valiliğin açtığı "Gençlik Merkezi"ne götürüyor. "Gençlik Merkezi" dedikleri, iki salondan oluşan bir prefabrike. Bir salonda iki ping pong masası, diğerinde masalar, bir televizyon... İçeride 80 milyon maaşla çalışan genç adamdan başka kimse yok. Gözlerimiz duvarda bir kitaplık arıyor. Binlerce insanın yaşadığı bir yerleşim biriminde, gençlerin rehabilitesi için açılan "merkez"de bir tek satır, bir sayfacık yazılı kâğıt bile yok. Burayı açanlar "kitabı" yararlı bir nesne olarak görmüyor olmalılar. İyi bir vakit doldurucu, hatta tedavi edici olduğunu bilmiyorlar kitabın... Kupkuru "Gençlik Merkezi", gençlerin gelip biraz oturduktan sonra oflayıp pufladıkları, bazen stresten kavgaya tutuştukları bir yer olmaktan öte bir anlam taşımıyor. Gençlerle konuşuyoruz. "Burada gençlerin psikolojisi bozuk." diyorlar. "Yapacak bir iş yok. Vakit geçmiyor. Her düğünde, cemiyette olay çıkıyor. Ailemizle bir yere gitmeye çekiniyoruz."
Kötülüklerin anası
Savaş gibi deprem de kötülüklerin anası oluyor. Gençler prefabrike kentte fuhuş tehlikesinden söz açıyorlar. "Kim olduğuna bakılmadan herkese prefabrike verildi, olacağı buydu." diyor gençler. "Bunu herkes biliyor; ama önlemeye kimsenin gücü yetmiyor." diye yakınıyorlar. Çalışacak bir iş olsa, vakit geçirecek etkinlikler bulunsa gençler hem boş dolaşıp durmayacak hem de stresten, bunalımdan, boşluk ve hiçlik duygusundan sıyrılıp bir ucundan hayata tutunacaklar. Bunun, kalıcı konutların yapımından daha önemli ve acil bir sorun olduğunu devletin ve sivil kuruluşların görmesi gerekiyor. Bizim bir iki saati zor geçirdiğimiz, şehirden uzak, dağ başında kurulu susuz, çarşı pazarsız, doktorsuz, kitapsız, eğlencesiz prefabrike kentlerde ümitleri ve yaşam arzuları kırılmış gencecik insanlar nasıl vakit geçirecek, orada nasıl hayat sürecek ve mutlu olacaklar? İşin kötüsü gençler yakın vadede bir çözüm göremiyorlar. Belirsizlik, umutsuzluk hayatlarının tüm karelerini doldurmuş. Onlar hayallerini çok uzaklara ertelemişler.
Kitaba ilgi azalmamış
17 Ağustos'un birinci yıldönümünde Adapazarı'ndan umut dolu görüntüler sunabilmek isterdim. Hiç güzellik bulamadım dersem yalan olur. En başta, Anadolu insanının o sarsılmaz ve şaşırtıcı tevekkülü yerli yerinde duruyor. Hallerine isyan etmiyor insanlar. En güzeli, kitapla bağlar büsbütün kopmamış. Girdiğimiz bir kitapçının gençlerle dolu olduğunu gördük. Bunu prefabrike kente "Gençlik Merkezi" açan yetkililerin de bilmesini isterdim.
Dilerim bir daha ne böyle acılar yaşanır ne de biz bu türlü yazılar yazmak gereği duyarız.
a.colak@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
24/
06/
2000...
İncir çekirdeği
01/
07/
2000...
Yaza yolculuk
08/
07/
2000...
Ölümün rengini karartan manşetler
15/
07/
2000...
Yazın serin efsanesi
22/
07/
2000...
''Öteki''nin öyküsü
29/
07/
2000...
Bu dili kim bilir kim anlar?
05/
08/
2000...
Tadı damağımda
12/
08/
2000...
Okurun tahammül mülkü yıkılırsa
16/
08/
2000...
Hüzünlü bir yıldönümü Hayat normale dönemiyor
17/
08/
2000...
ONLAR EVSİZ ve mezarsız...
|