GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

25/08/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Medya

 

Ana Sayfa

Haber İndeksi

Güncel

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim/Künye

 


FİKİR PLATFORMU 

Nihat DAĞLI



'Ön-insan'lara direnmek

Ön-insan'ların sözü ele geçirdiği bir yer burası. Çok fazla rengi ve farklılıkları olan bu yerde 'siyah'tan 'beyaz'a, 'beyaz'dan 'siyah'a sarkan hegemonik dilin mağdurları 'insan'ların acı çektikleri bir yer

Bediüzzaman, sırtında yük, kafasında ise yol rehberi olabilecek düsturlar olan bir yolcuya karşılık, rahatı tercih ettiği için kafasını ve sırtını boşaltan bir yolcudan bahseder. Ağırlıktan yoksun tüy gibi, kah sağa kah sola sürüklenip giden bir yolcu... Ama aynı zamanda bir hüsrandan da bahseder.

Bir şeylerden haber veren, bizi bir yerlere çağıran içimizdeki sesin verdiği vicdanî duyarlılığı, kalabalıklardan yükselen uğultunun içinde boğduruyor ve rahatlıyoruz. Belki kurtlar bizi kapmıyordur; ama yine kurtulmuyoruz; bu sefer kalabalıklar bizi kapıyor.

Alev Alatlı son eserinde (Kabus), birçok yeni kavram geliştiriyor. 'Ön-insan' bunlardan biri. Bu kavramın içini ise şöyle dolduruyor: İnsan bu ülkede, bir ailenin içine doğduğu gibi, birbirlerinden yalıtılmış 'düşünce grupları' içinde gözlerini açıyor. Orada kendisine kimlik ve sloganlar lütfediliyor, o da bunları alıp başına koyuyor; hiçbir soru sormadan. Kısa bir süre sonra da bu kimliklerin gözü kara savunucusu oluyor; varoluşsal problemlerle yüzleşmeden, hayatın 'ne'liğine dair soruların ardına düşmeden, bir diğer düşünce küresindeki insanların da bazı 'doğru'lara sahip olabileceğini düşünmeden... Ne kadar 'iyi', 'güzel' ve 'doğru' varsa hepsine sahip olduğunu düşünür. 'Öteki'nin lafı bile olmaz, onlar zaten cehennem!.. Konuştuğu, kavgasını verdiği 'doğru'lar, kendisine lütfedilmiş şeyler olduğundan, aslında 'kendisi' diye bir şey yok; iç enerjisinin fokurdamasıyla oluşan, dönüşen bir yapıda olmadığı için 'insan' olamamış bir 'ön-insan'dır. Herkes 'ön-insan' olarak doğar; ancak hayata ve varoluşa dair kendi tercih, emek ve niyetleri sonucunda buluştukları bir anlam dizgesine sahip olanlar 'insan' olur.

Hakim rengin içi...

'Ön-insan'ların sözü ele geçirdiği bir yer burası. Çok fazla rengi ve farklılıkları olan bu yerde 'siyah'tan 'beyaz'a, 'beyaz'dan 'siyah'a sarkan hegemonik dilin mağdurları 'insan'ların acı çektikleri bir yer. Bu yerin sosyal bilimcileri hem şanslı hem de şanssızlar. Şanslılar çünkü, gün geçmiyor ki, bu yerde sosyal bilimlerin konusu olabilecek yeni olgular oluşmasın. Şanssızlar çünkü, yine bu topraklarda yaşananları kavramlaştırmak neredeyse mümkün değil. Mesela, 'kız çocuklarını okutmuyorlar' gibi bir iddiayla 'tu-kaka' ilan edilen insanların çocukları, yıllar sonra, bu sefer hakim söylemin savunucuları tarafından okullarından kovuluyorlar. Mesela, hakim rengin dışında bir renk veren memurlara kapıyı göstermek adına, hukukun canı çıkarılıyor. Bu, sosyal bilimcileri hem kışkırtan bir olgu, hem de bu insanlara karşı takınılan anlaşılmaz tavrı kavramlaştırmak mümkün olmadığı için kahreden bir durum.

Kimileri her şeye rağmen direniyor; tercihlerine sahip çıkıyorlar. Bitirilmeyen okullar, anne ve babaların yoğun baskısı, heyecan vermeyen bir çevre, derin bir sessizliğe gömülmüş ev içleri.. hiçbiri onları hakim rengin içine çekmiyor. Hür tercihleriyle edindikleri kimliklerden vazgeçmemekte ısrar ediyorlar. Doğrusu yaralayıcı bir durum; psikiyatriye malzeme olan insanlar çoğalıyor. Nihal Keke direnenlerden biri; o bir 'insan' ve 'ön-insan'larla problemi var. Mektubundan bir bölümü buraya alıyorum: 'Geçen sene Sakarya'daydık; oradaki üniversitede fizik bölümünde okuyordum. Başörtülü olduğum gerekçesiyle ikinci senemin son final imtihanlarına alınmadım. Başımı açmak istemedim, çünkü büyük zorluklarla bunu edinmiştim. (...) Zaman zaman düşündüm; fakat bir türlü olmadı; ne namaz beni bıraktı, ne de başörtüsü. Elimde değil. Baktım olmayacak, yüreğimin götürdüğü yere gitmeye karar verdim; ailemin ve çevremdekilerin tepkilerine rağmen yüreğimin rehberliğinde yolculuğa çıktım. (...) Deprem hayatımı döven ikinci bir güç oldu. Çok bildiğim, aşina olduğum bir şehirden kopartıp beni Ankara'ya fırlattı. Şimdi hem yalnız, hem de büyük sözü dinlemediğim için azarlanan, eve kapatılan biriyim. (...) Ama yine de yenildiğimi kabul etmiyorum. Bir umut rüzgârı beni teselli ediyor. Korku ve ümit arasındayım...'

Sürü ve güdücüleri

Tercihlerini sürü içinde boğdurmak istemeyenleri bekleyen bir şeydir bu. Bu eski bir masaldır: Sürüden ayrılanı kurt kapar! Çocuğunu uyutmak ve biraz da rahatlamak isteyen anneler, gecenin karanlığında benzer kurt masallarına başvururlar. Gerçi anneler artık masal anlatmıyor; ama yığınları derin bir uykunun içinde tutmak adına 'sürüden ayrılanı kurt kapar' masalı hâlâ gündemde tutuluyor. Soru sormayan, kişisel serüveniyle ayrışmayan, daha uysal ve el-pençe duran insanlar olmamız isteniyor. Çünkü sürü olursa; sürünün sırtında yükselen ve emeğinden beslenenler, yani güdücüler olur. İletişim çağı söylemine sebep onca aygıt (yazılı ve görsel medya, bilgisayar ve uydu teknolojisi) aslında birer sürü oluşturucusu; sahiplerinin, yani güdücülerin niyetlerini şık maskelerle gizleyen birer illüzyonist. İnsanı ve toplumu kendilerince tanımlıyor, nasıl olmamız ve nerede durmamız gerektiğini gizliden gizliye dayatıyorlar. Tek tarz beğeniyle kilitlenmiş ve aynı yürüyüş kolunda yürüyen bir sürü oluşturarak, güdülebilir global bir dünya inşâ ediyorlar. Genel geçer kabullerin dışında daha öznel, daha şahsî, daha farklı bir yürüyüş koluna girenler ise kurt masallarıyla korkutuluyor; olmasa, 'tu-kaka' ilan ediliyorlar. Fert olarak insan, topluluk olarak da milletler, modern güdücülerin tacizi altında yaşıyorlar bugün.

Sürüye katıldığınızda, yani kendinizden vazgeçtiğinizde; sesinizi kıstığınızda, kokunuzun üzerini örttüğünüzde, renginizi gizlediğinizde.. bir ölüm sessizliği sarar sizi. Ne, niçin, nasıl, nereye, kim? sorularının içinize bıraktığı sıkıntıdan kurtulur, sizin adınıza artık başkası düşünür; ne yapmanız ve ne olmanız gerektiğini söyler; kafanızda soru (düşünme zahmeti), sırtınızda da yük olmadan size yola düşmek kalır. Bediüzzaman, sırtında yük, kafasında ise yol rehberi olabilecek düsturlar olan bir yolcuya karşılık, rahatı tercih ettiği için kafasını ve sırtını boşaltan bir yolcudan bahseder. Ağırlıktan yoksun tüy gibi, kah sağa kah sola sürüklenip giden bir yolcu... Ama aynı zamanda bir hüsrandan da bahseder.

Kalabalık kapar!

'Bizi korkutan sadece bizi kapacak olan kurtlar mı yoksa bu sürü yaşamı hoşumuza mı gidiyor?' Kurtlara atacak taşlar ya da kurtların ulaşamayacağı özel korunaklar edinmediğimiz için korktuğumuz doğru; ancak sürü yaşamının o tek düze; ama zahmetsiz ortamı bize daha çok cazip geliyor. Bir şeylerden haber veren, bizi bir yerlere çağıran içimizdeki sesin verdiği vicdanî duyarlılığı, kalabalıklardan yükselen uğultunun içinde boğduruyor ve rahatlıyoruz. Belki kurtlar bizi kapmıyordur; ama yine kurtulmuyoruz; bu sefer kalabalıklar bizi kapıyor.



| Ana Sayfa | Haber İndeksi | Güncel | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.