BİR SINAVIN ARDINDAN
BİR KRİZ sona erdi. Ancak basın yine kötü bir sınav verdi.
HALKIN desteklediği Sezer'e medya açıkça cephe aldı.
Bir ankete göre halkın yüzde 81'inin, diğer bir ankete göre de yüzde 88'inin, bir başka ankete göre ise yüzde 73,7'sinin desteklediği bir konuda gazetelerin nasıl bir yayın politikası izlemesi beklenir? a. Gazeteler, kamuoyunun birer sözcüsü konumunda olduğuna göre çoğunluğun talebi doğrultusunda yayın yapmalıdırlar. b. Halkın çoğunluğu yanılabilir. Bu nedenle gazeteler "halka rağmen, hükümet için" yayın yapmalıdırlar. Eğer ikincisini savunuyorsanız haberin bundan sonraki bölümünü okumanıza gerek yok. Çünkü bu haber size hitap etmiyor. Cevabınız a şıkkı ise işiniz o kadar kolay değil.
Türkiye'de günlerce bir kanun hükmünde kararname tartışması yaşandı ve yaşanıyor. KHK'yı ilk başta görmezlikten gelen bazı basın organları, sonrasında konuyu 28 Şubat sürecini hatırlatacak tarzda işlemeye başladılar. Tıpkı 28 Şubat sürecinde olduğu gibi sanki belli bir odağın yönlendirmesiyle atılan manşetler ve yazılan yazılar yaşanan süreçte oldukça sırıttı. Yayın politikası açısından gazeteler, köşelerine taşıdıkları fikirler açısından köşe yazarları ikiye bölündüler: KHK'yı destekleyerek, hükümeti hararetli bir biçimde savunanlar. Bir de KHK'ya karşı çıkanlar ve hukuk adına Sezer'i destekleyenler. 28 Şubat sürecinde olduğu gibi...
Kamuoyuna rağmen yayın
Ancak KHK'yı dektekleyenler açısından durum bu defa iç açıcı olmadı. Çünkü karşılarında hem yüzde 80-90'lara varan kamuoyu muhalefeti vardı. Hem de karşı çıkanların yelpazesi oldukça genişti. Cumhuriyet Gazetesi ile Akit Gazetesi, FP ile CHP ve ÖDP, Kamu-Sen ile DİSK aynı ortak paydada buluştu. Buna rağmen Sabah, Hürriyet, zaman zaman Milliyet ve Türkiye gibi çok satan gazeteler Cumhurbaşkanı'nı çarpıtılmış haberlerle küçük düşürme ve hükümeti hararetli bir şekilde destekleme yolunu seçtiler. Oysa 28 Şubat sürecinde sınıfta kalan Radikal, KHK sürecinde hatalarından arınmış bir şekilde objektif gazetecilik örnekleri sergiledi.
KHK krizi "hukuk"un galip gelmesiyle sona erdi. Ancak bu süreçte kaybeden, "memurları temsil eden sivil toplum kuruluşlarının tümünün, öğretim üyelerinden ve hukuk adamlarından pek çoğunun, basın mensuplarının 28 Şubat bataklığına saplanmayanların hepsinin ve de Türk vatandaşının büyük ekseriyetinin" desteğine rağmen Sezer'e akıl almaz üsluplarla eleştiri okları yönelten ve hükümeti gözükara savunan bazı basın organları ve köşe yazarları oldu.
"Yeni Odak"ı KIVANÇ buldu
KHK için medyayı yönlendiren sivil odak bir iki bürokrat ve bir siyasetçi...
Memurlara yönelik kanun hükmünde kararname konusunda medyanın bir bölümünün yayın politikasının perde gerisini araştıran Taha Kıvanç, ilginç bir sonuca varmış. Kıvanç, önce yaşanan sürecin tahlilini yapıyor: "KHK tartışmaları başladığından beri eski günleri hatırlatan bir manzarayla karşı karşıyayız. Bazı gazeteler, belli bir odakta piştiği hemen belli olan haber ve yorumlarla çıkıyorlar. Başbakan Bülent Ecevit'in söylemiyle paralellik arz eden bir manzara bu. Ecevit, 'Cumhurbaşkanı imzalamak zorunda.' diyor, 'medya ulemâsı', aynı gün, 'İmzalamak zorunda' tavrının gerekçelerini sütunlarına taşıyorlar. Başbakan'ın çıkardığı randevu krizinin gerekçeler üzerine oturmadığı anlaşılıyor, onlar hâlâ aynı telden çalmayı sürdürüyorlar. Bir odak devrede; ancak nasıl bir odak bu?"
Kıvanç, bu defa devrede olan "odak"ın 28 Şubat'ın aksine sivil olduğunu yazıyor ve odağı şöyle tarif ediyor: "Galiba bir iki kişinin, yakın geçmiş örneğini kullanarak, yetkilerini aşan bir tavırları söz konusu. Gücün iradeler üzerindeki etkisini kullana kullana öğrenmiş bir-iki kişi, ülkeyi karıştırma pahasına, böyle bir operasyonu gerçekleştiriyorlar. İktidardan beslenen bu odağın kolları, dolaylı olarak, küçük muhalefetin içine kadar uzanıyor. İleride bugünler kaleme alındığında onlar hakkında çok ilginç şeyler yazılacağına eminim. "
Hukukçular mı bölündü BASIN MI?
Cumhuriyet: 2. kez iade hukukçuları böldü. Yeni Şafak: Hukukçular destek verdi. Sabah: KHK hukukçuları da böldü. Milliyet: Hukukçular Sezer'den yana. Yeni Binyıl: Hukukçular destekliyor. Hürriyet: İadeye anayasa hukukçusu yorumu: Siyasal tercih.
Cumhurbaşkanı Sezer'in KHK'yı ikinci defa iade etmesinden sonra gazeteler, hukukçuların görüşlerini yukarıdaki başlıklarla verdiler. Görüşleri alınan hukukçular şunlar: Prof. Mümtaz Soysal, Prof. Yıldızhan Yayla, Prof. Süheyl Batum, Prof. Ali Ülkü Azrak, Prof. İbrahim Kaboğlu, İstanbul Barosu Başkanı Yücel Sayman, Prof. Erdoğan Teziç, Prof. Orhan Aldıkaçtı. Bu hukukçulardan Sezer'i yanlış bulan sadece Prof. Orhan Aldıkaçtı ve Erdoğan Teziç. Gazeteler kendi yayın politikaları çerçevesinde başlık atmayı tercih etmişler. Hürriyet, Sezer'i destekleyen hukukçulardan sadece Soysal'ın görüşüne bir cümle ile yer verirken, yayın yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün köşesinde yazdığı türden görüşler ileri süren Erdoğan Teziç'in görüşlerine büyük yer verdi ve başlığa çıkararak, ne denli objektif(!) yayın yaptığını gösterdi.
Çölaşan hükmü verdi: Sezer'in eli mahkûm
"Ama kim ne derse desin, Ahmet Bey şu anda en çok irtica kesimiyle birlikte Fazilet'i mutlu etti! Fakat onlar da unutmasın, bu olay nedeniyle yıpranan Ahmet Bey yakın gelecekte kendilerine öyle bir gol atabilir ki, hepsinin aklı durur!.. Çünkü bunu yapmaya eli mahkûm. Bunu şu veya bu biçimde yapacak ve kendince "dengeyi" kuracak. Şimdi alkış aldığı gerici ve Kürtçü kesim bu kez ona veryansın etmeye başlayacak."
Basını yakından takip edenler bu satırların yazarını daha ilk cümleden tahmin etmişlerdir: Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e Ahmet Bey deme nezaketini(!) gösteren Emin Çölaşan. Yazıdaki "Bunu yapmaya eli mahkum" ifadesini okuyunca irkilmemek mümkün değil. Bir gazete yazarı Cumhurbaşkanı'na elinin neye mahkum olduğunu yazma cesareti gösterebiliyor. Sanırsınız ki Cumhurbaşkanı Çankaya Köşkü'nde bir kukla. Hükümet üyelerini de öyle sanmıştılar. Ancak beklemedikleri şekilde hukuk duvarına çarptılar.
Çölaşan'ın mantığını sağlam kafayla anlamak mümkün değil. Zira kanun hükmünde kararnameye karşı çıkan sadece İslami kesim değil. Cumhuriyet Gazetesi, CHP, DİSK ve ÖDP gibi orta soldan aşırı sola birçok kesim de kanun hükmünde kararnameye açıkça karşı olduklarını, bunun bir hukuk sorunu olduğunu vurguluyorlar. Şimdi Çölaşan mantığına göre Sezer'in bu kesime de bir gol atması mı gerekiyor? Çölaşan bununla da yetinmeyerek devletin nasıl "derin" yönetileceğini de ders veriyor.
Hatayı düzelttiler: Milliyet'ten "İHANET" özeleştirisi
Geçtiğimiz hafta Milliyet gazetesinde yer alan "İhanet" manşetli haberi eleştirmiştik. Milliyet'in haberine kardeş yayın organı Radikal'den bazı yazarların yanı sıra birçok eleştiri yapıldı. Ancak en önemlisi Milliyet'in de özeleştiri yaparak haberin yanlış verildiğini yazmasıydı.
Milliyet Okur Temsilcisi Yavuz Baydar, habere 24 okurun tepki gösterdiğini belirttikten sonra kendi yorumunu şu ifadelerle yazıyordu:
"Haberde sunuş, yorum içeriyor. 'İhanet' kavramının dayanak noktası belirsiz. (…) Milliyet Genel Yayın Yönetmeni Yalçın Doğan da eleştirileri haklı buluyor: 'Manşette, evet, amacını aşan bir ifade kullanılmıştır. Bu bizim hatamızdır.' Özgün konuşma metninde Kürt, Çerkez ve Araplardan azınlık diye bahsedilmiyor. Yalçın Doğan, bu noktada da okurları haklı buluyor. 'Biz bu tanımlamada da hata yaptık. Ama hata bizim değil, biz buna ortak olduk. Bu, bize gelen tercümedeki hataydı.' 'Jurnalci' tanımlaması geçersiz. (…) Bu çağ dışı, demode kavramın yerli yerinde kullanılması gerekiyor."
Muhasebe ama nasıl?
Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök, 15 Ağustos'ta yazdığı "Cesur bir muhasebe" başlıklı yazısında, şu soruyu soruyor: "Tarih bir gün şu sorunun cevabını bizden daha iyi verecek. 28 Şubat salt bir askerî müdahale midir? Yoksa sivil toplumla askerin ilk tarihi ortak eylemi midir? Benim iddiam ikincisi. Dinci çevrelerin ve bazı aydınların iddiası ise salt birincisi. Böyle diyenlere şunu soruyorum: Peki o günlerde her akşam evinin, işyerinin ışığını söndürüp Türk sivil tarihinin en sembolik eylemlerinden birini yapan o insanlar neydi?"
Özkök, Susurluk'a tepki olarak doğan 1 dakika karanlık eylemini tıpkı bazı kesimlerin yaptığı gibi Refahyol ile ilişkilendirerek, halkın tepkisini gerçek hedefinden saptırarak kendi fikrine destek sağlamaya çalışıyor.
Özkök, anketlerde Türk halkının en güvendiği kurumun Silahlı Kuvvetler olduğunu ve anketlerin de bu muhasebenin ürünü olduğunu yazıyor. Halka sorulan 28 Şubat'ın bir askerî müdahale mi; yoksa bir sivil toplum hareketi mi olduğu sorusu değil ki, Özkök bu yönde bir destek bulsun. Kaldı ki Özkök'ün anket tahliline göre şu anda halkın yüzde 91'inin karşı olduğu bir konuda Hürriyet, neden Sezer'in aleyhine yayın yapıyor? Sanırım Özkök'ün bu konuda da birtakım dayanakları vardır. Belki bir gün bunun da muhasebesi yapılır.
Güngör Mengi dönüş yaptı
Sabah Gazetesi Başyazarı Güngör Mengi, KHK tartışmasında hükümet kanadının hararetli savunuculuğunu üstlenmişti. Ancak Mengi, Sezer'in ikinci defa KHK'yı hükümete geri göndermesinin ardından yumuşak bir geçiş yaparak, çözüm yolunun Meclis olduğunu yazdı.
Eski Mengi
"Sezer'in geldiği yer, ona özel bir hak tanımaz. Anayasa Mahkemesi'nin yerini alamaz." (19 Ağustos) "İkinci veto veya uzatarak çürütme, onu Anayasa Mahkemesi'nin yetkilerini kullanmanın yanlışına düşürecektir. 'Acaba Sezer, söylediğinin aksine, devletin bölücü ve irticacı memurlardan ayıklanması gereğine mi karşı?' şüphelerini de davet edecektir." (18 Ağustos) Cumhurbaşkanı cumhuriyet değerleri ve laiklik konusundaki açıklamalarında gerçekten samimi ise, çıkardığı bunalımla hukuka değil, bu çevrelere fırsat yaratacağını görmelidir. (12 Ağustos)
Yeni Mengi
İkinci veto dünyanın sonu değildir. Ecevit'in dediği gibi "devlet krizi", başımızda basiretli yöneticiler varsa söz konusu olamaz.
Bizde lider kaprisi siyasi aklın önüne geçebiliyor. Dileriz öyle olmaz. Daha önceki cumhurbaşkanları da böyle 30 kararnameyi geri çevirmiş. İçine sızmış ihanet odaklarından devletin temizlenmesi gereği üç yıldır tartışılıyor. Üç yıldır yıkılmayan devlet, iki-üç ay daha bekleyebilir. Devlet krizi asıl, devletin güvenliği için zorunlu bir yasayı çıkarma iktidarında olmayan bir hükümetin iş başında olmasıdır!" 22 Ağustos.
Halit Kakınç Anayasadan çakardı
Star gazetesi yazarı Halit Kakınç, köşe yazarlığını bırakıp anayasa hukuku öğretim üyeliğine soyundu. Kakınç 18 Ağustos'ta yazdığı yazıda kanun hükmünde kararname'ye değinerek şunları yazdı: "Hukuk fakültelerinin ders programlarını inceleyin. Anayasa hukuku, genellikle bu fakültelerin birinci sınıflarında okutulan bir derstir. Türkiye'de Cumhurbaşkanı ile Başbakan arasında yaşanan bu krizi, sınav sorusuna dönüştürerek öğrencilere sorun. Sonuç tektir ve daima aynı çıkar: Ahmet Necdet Sezer'in tavrını ve hareketlerini 'doğru' olarak yazan öğrenciler, sınıfta kalır. Sınıfta kalırlar; çünkü hukuk bilimine aksi bir cevap vermiş olurlar." Kakınç'ın anayasa hukuku dersi görüp görmediğini bilmiyorum. Ama anayasa ve idare hukuku gibi uygulamalı derslerde öğrencilerden istenen örnek olayda kimin haklı, kimin haksız olduğunun yazılması değil, haklı veya haksızlığın dayandırıldığı hukuki gerekçenin tutarlılığıdır. Hocalarımız bu tutarlılığa göre değerlendirme yaparlardı. Kaldı ki Prof. Dr. Orhan Aldıkaçtı hariç basına görüşleri yansıyan anayasa ve idare hukuku hocalarının büyük çoğunluğu Sezer'i haklı bulduklarını açıkladılar. Bu bakış açısıyla anayasa dersinden çakanlar "Sezer doğru" diyenler değil, Kakınç olurdu.
Çölleri aşan Altaylı
Madem Apo da, 'akit' ve 'nakit' Müslümanları da KHK'ya karşı, öyleyse vatansever sayılmak 'Ural Altaylı' fatihlerden, çölleri aşabilen emin zevattan olmak gerek. Ömer Lütfi Mete / Yeni Binyıl/ 23 Ağustos
|