GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

01/09/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Medya

 

Ana Sayfa

Haber İndeksi

Güncel

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim/Künye

 


Cem BEHAR

Aşk Olmayınca...

Musıkinin adı...

Osmanlı/Türk musıki geleneğine birçok adlar verildi bugüne dek. "Alaturka", "Enderun Müziği", "Türk Sanat Müziği", "Divan Müziği" bunlardan bazıları. Bu sonuncusu divan edebiyatıyla paralellik kurarak bu musıkinin halka ait olmadığını ima eder.

Aynı çağrışımı uyandıran bir ad daha var: Saray musıkisi. Klasik Türk musıkisinin aslında saraya, yöneticilere, seçkinlere, havassa aidiyetini vurgular bu isim. Son yıllarda klasik Türk musıkisi hakkında yazılmış en ilginç kitaplardan biri de nedense bu adı taşır. Walter Feldman'ın Osmanlı Saray Musıkisi (Ottoman Court Music) adlı eserinden söz ediyorum.

Saray müziği denince üretimi, icrası, üslubu ve dinleyici kitlesi saray ve yakın çevresiyle sınırlı bir müzik türü akla gelir. Bu müzik halka mal olmaz ya da -klasik Batı müziğinde olduğu gibi- çok farklı bağlamlarda ve ancak çok sonraları bir miktar popülarite kazanır. Osmanlı/Türk musıki geleneği ise pek öyle sayılmaz. Nereden bakarsak bakalım onu bir bütün olarak bir saray musıkisi olarak niteleyemeyiz. Tarihî gerçekler hep bunun tersini gösterir.

Bir kere besteci ve icracıların ezici çoğunluğu ne sarayda görevliydiler ne de münhasıran saray için eser besteliyorlardı. Müzisyenler çoğunlukla amatör ve bağımsızdılar. 1725-1730 yılları arasında kaleme aldığı Atrab'ül Asar fî Tezkire-ti Urefa'il Edvâr adlı musıkişinas tezkiresinde Şeyhülislâm Esat Efendi'nin verdiği hâl tercümeleri buna işaret eder. Burada zikredilen on yedi ve on sekizinci yüzyıl bestecilerinin çoğu saray dışındaydılar, esnaftılar, tüccardılar, derviştiler vs. Peki, padişahlar müzisyenleri korumadılar, onlara kol kanat germediler mi? Elbette. Ama musıkinin koruyucusu ve büyük besteci III. Selim döneminde dahi Topkapı Sarayı'nda sürekli olarak bulunan müzisyen sayısı 10 ya da 15'i geçmezdi. Daha önceki dönemlerde bu rakam daha da düşüktü ve saraydan maaş alanların çoğu mehteran bölüğündeydiler.

Topkapı Sarayı'nda bir Enderûn Meşkhanesi vardı tabii. Ama bu gerçek bir müzik okulu değildi ve buradan müzisyen yetişmesi de beklenmiyordu. Enderûn Meşkhanesi'nde esas itibariyle saray mensuplarına belli bir musıki kültürü verilmesi amaçlanıyordu. Bu meşkhanedeki hocalar da çoğunlukla saray dışından gelirler, musıki meşklerini verir, sonra da evlerine dönerlerdi.

Ayrıca, bütün padişahlar musıkisever değillerdi. Örneğin III. Osman (1754-1757) ve II. Mustafa (1757-1774) müzikten hoşlanmazlardı ve Enderûn Meşkhanesi'ni kapattırıp müzisyenleri saraydan çıkartmışlardı. 20 yıl kadar süren bu kesinti, geleneği kesintiye uğratmadı. Aksine, on sekizinci yüzyıl sonlarında III. Selim döneminde büyük bir canlanma görülür. Bu musıki geleneğinin kökleri ve esas besteci ve icracıları zaten saray dışında bulunmasalardı böyle bir canlanma mümkün olur muydu?

Osmanlı/Türk musıki geleneğinde besteci ve icracıların kim olduklarına da bakmak gerek. Osmanlı'da Avrupa'dakine benzer yerleşik bir asilzade sınıfı hiçbir zaman olmamıştır. Osmanlı/Türk musıkisi besteci ve icracıları da Osmanlı kentlerinin çeşitli halk tabakalarından insanlardı. Büyük besteci İsmail Dede Efendi, Şehzadebaşı Hamamı'nın sahibinin oğluydu ve ömrünün sonuna dek "Hamamcıoğlu İsmail" veya "Derviş İsmail" diye anıldı. Itrî (yani, yaşadığı dönemdeki adıyla "Buhurcuoğlu Mustafa" bir buhurcu esnafının, Hacı Arif Bey de küçük bir devlet memurunun çocuğuydu. İcracı ve besteciler arasında padişah ve paşalardan ziyade "Taşçızade", "Sütçüzade" ve "Kömürcüzade" lakaplı kişilere rastlanır. Yani bir açıdan epey "demokratik" bir gelenekti bu ve hiçbir dönemde sarayla bire bir bağlantısı olmamıştı. Saraya değil, öncelikle şehre bağlıydı bu musıki geleneği. İcra mekânları ise (konaklar, evler, sayfiye yerleri vs.) elbette ki sarayla sınırlı değillerdi. Bu geleneğimize şehir musıkisi diyebilmemizin bir diğer nedeni de payitaht İstanbul başta olmak üzere Bursa, Edirne, Selânik, İzmir gibi önde gelen Osmanlı kentleri dışında bu geleneğin yerleşip kök salamamış olmasıdır. Osmanlı/Türk musıki geleneği, Osmanlı'nın belli başlı şehirlerinin ortak üretimi olarak telakki edilmelidir.


c.behar@zaman.com.tr



Yazarımızın en son yazıları

09/ 06/ 2000... Piyano, keman, viyolonsel (II)
16/ 06/ 2000... Ahmet Hamdi Tanpınar / Dede Efendi
23/ 06/ 2000... ''Muhafaza ve müdafaa''
30/ 06/ 2000... Mekân ve müzik
14/ 07/ 2000... Cinuçen Bey
21/ 07/ 2000... Hayâli cihan değer...
28/ 07/ 2000... Gurur ve nostalji: Alâeddin Yavaşça
04/ 08/ 2000... Saz ve söz
11/ 08/ 2000... Darüşşafaka ve Türk musıkisi-I
18/ 08/ 2000... Darüşşafaka ve Türk musıkisi-II


| Ana Sayfa | Haber İndeksi | Güncel | Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.