
Futbolcu fabrikatörü: İlhan Cavcav
Gençlerbirliği Spor Kulübü'nün 22 yıllık başkanı İlhan Cavcav, aslında yıllarını un üretimine vermiş bir sanayici. 1969 yılında kurduğu Ankara Un fabrikasında böreklik ve pastalık un yapımına ağırlık veren Cavcav, futbolda ise Afrika'dan transfer ettiği başarılı futbolcular ile tanınıyor. Büyük kulüplerin hemen hepsine futbolcu pazarlayan Cavcav, kulüpte adeta bir menajer gibi çalışıyor.
Gençliğinde çeşitli kulüplerde top koşturan İlhan Cavcav, 65 yaşında olmasına rağmen yürüyüş yapmaktan ve fırsat buldukça futbol oynamaktan büyük zevk alıyor. Aynı zamanda Kulüpler Birliği Başkanı olan Cavcav, yabancı futbolcu olayını desteklerken kulüplerin çok yüksek fiyatlarla futbolcu transferine ise karşı çıkıyor. Cavcav'ın en büyük derdi ise maçlara taraftar toplayamamak.
İlhan Cavcav - Ankara Un Sanayii
1935 yılında Ankara'da doğdu. Babasının un fabrikasında çalıştığı dönemde bir yandan da çeşitli kulüplerde futbol oynamaya başladı. 1969 yılında kendisine ait Ankara Un Sanayii fabrikasını kurdu. 22 yıldır Gençlerbirliği Kulübü'nün başkanlığını yürüten Cavcav, özellikle Afrika'dan getirdiği başarılı futbolcular ile ün yaptı. İlhan Cavcav'ın iki oğlu ve iki torunu var.
Sade bir hayat
Gençlerbirliği Spor Kulübü Başkanı ve Ankara Un Sanayii'nin sahibi İlhan Cavcav ile Ankara'daki fabrikasında görüştük. Gösterişi sevmeyen ve sade bir hayat yaşayan Cavcav, işini ve futbolu çok sevdiğini ifade ediyor.
Spor camiası sizi çok yakından tanıyor ama siz aslında yıllarını unculuğa vermiş çok eski bir sanayicisiniz. İş hayatınız ne zaman başladı?
Benim çocukluğumda babamın Mamak'ta bir un fabrikası vardı. Ben de veznede durur, paraları toplardım. Arkasından kendi işlerimi kurdum, bir süre ticaretle meşgul oldum. Bizim Ankara Un Sanayii fabrikamız ise 1969 senesinde faaliyete geçti. Şirketimiz şu anda en büyük sanayi şirketleri sıralamasında 320. sırada yer alıyor. İlk başlarda günlük 85 ton kapasite ile işe başladık, yıllar içinde kurulu kapasiteyi artırarak bugün 750 tona ulaştık. Fabrikamız en son teknoloji ile üretim yapmakta. Sektörde yüzde 2'lik bir payımız var. Şu anda da 394 kişiye istihdam sağlıyoruz. Babam Rumeli'nden gelmiş ve Ankara'ya yerleşmiş. İki eşi vardı ve ben 17 çocuklu bir ailede büyüdüm.
Soyadınız ne anlama geliyor?
Cavcav kahve peltesi anlamına geliyor, atalarımızdan kalma bir lakap herhalde.
Un üretimi yaparken ihracat da gerçekleştiriyor musunuz?
Biz aslında 20 senedir ihracat yapıyoruz. Her yıl ülkemize 30-40 milyon dolar civarında döviz kazandırdık. Özellikle Libya'ya büyük miktarda mal sattık. Ancak son iki senedir devlet politikaları ve Avrupa ülkelerinin kendi firmalarına verdiği gizli teşvikler sebebiyle dış pazarlarda rekabet edemez hale geldik. Türkiye 3 sene öncesine kadar un ihracatında üçüncü ülke durumunda iken şimdi tahminen 25. sıraya düştük. Geçen sene ülkemizden ancak 20 bin ton un satılabilmiş -ki bu rakam çok komiktir.- Şu anda sektörümüze verilen teşvikler sebebiyle gerekenin çok üstünde bir kapasite oluşmuş bulunuyor. Bu da piyasaya çok büyük bir rekabet getirdi. Türkiye'de 17 milyon ton buğday üretilirken bunun 12 milyon tonu tüketilmekte. Ancak ülkemizde 40 milyon ton un işleyebilecek bir kapasite oluşmuş durumda. Bu da kapanmaları ve iflasları beraberinde getiriyor.
Bu şikayetlerinizi Tarım Bakanlığı'na da ilettiniz mi?
Ben bunları sürekli söylüyorum; ancak sözümüzü dinletemiyoruz. Daha önceki bakanımız Mustafa Taşar, ekmeği ille de poşete sokmaya çalıştı. Ben bu işle 50 yıldır uğraşan birisi olarak ekmeğin poşete girmeyeceğini biliyorum. Bir ekmek poşete girdiği zaman sulanır ve hamur olur, vatandaş ikinci gün o ekmeği yiyemez. Mesele ekmeğin temiz olması ise Avrupa'da da uygulandığı gibi kağıt poşete konulabilir. Şimdiki bakanımız ise vatandaşı sürekli süt içmeye çağırıyor. Türkiye'de çiftçiyi yönlendirmek ve tohumluk buğday kalitesini mutlaka yükseltmek lazım.
Bu seneki buğdayın kalitesinde bir düşüşten bahsediliyor. Bunun sebebi nedir?
Ben şu anda 65 yaşındayım, bu kadar kalitesi bozuk buğday görmedim desem yeridir. Bu un ile ekmek kabarmaz. Bu ancak hayvan yemi olur. Süne ve kımıla karşı verilen mücadele yetersiz kalıyor. Böcekler sabah 5 ile 6 arası çıkar, bulut gibi gelir ve sonra kaybolur. Bizim tarlayı bedava ilaçlayan uçaklarımız ise öğlen mesaiye başlıyor. Bu hastalıklar insan sağlığına da zarar verir. Tarım Bakanlığı'nda bu konuyla ilgili bir yetkili ile görüştüm. Yetkili bana aynen, "Kurdun, kuşun yemini siz mi keseceksiniz?" dedi. Biz böreklik, pastalık, kaliteli un yapan bir firmayız. Kaliteyi tutturmak için ithal müsaadesi istedik, alamadık. Harp zamanı değil ki insanlar kalitesiz ekmeği yesinler. Biz de kaliteyi aynı tutmak için Türkiye'nin 50 yerinden kamyonlarla hastalıksız buğday seçmeye çalışıyoruz.
Ankara Un Sanayii dışında başka şirketleriniz de var mı?
Benim bir inşaat şirketim var, orası ile oğlum ilgilenir. Diğer oğlum ise benim yanımda un üretimi ile uğraşır. Bir de nakliye şirketimiz var. Ayrıca naylon çuval üreten entegre bir fabrikamız da var.
Sizin futbolla ilginiz gençlik yıllarına dayanıyor. Bize biraz o yıllardan bahseder misiniz?
Ben 16 yaşında iken 1951'de futbola başladım. 17 yaşında iken Mamak'ta Maske Spor takımında futbol oynadım. Daha sonra PTT'ye transfer oldum. O dönemde Fenerbahçe ve Ankaragücü de beni transfer etmek istiyordu. Ama ben profesyonel olmayı istemiyerek Bahçeli Gençlik Spor'a 4 bin liraya amatör olarak geçtim. Şimdiki futbolcular parayı alana kadar profesyonel, parayı aldıktan sonra amatör oluyorlar. Bizim ilk maçımız da PTT ile düştü. Ben de 5 numara santraf, şimdiki adıyla liberoda oynardım. Maça gittiğimizde beni eski kulübüme karşı oynatmadılar. Bu tavır benim çok onurumu kırdı. Ben de buna kızarak aldığım parayı iade ettim ve o gün futbolu bıraktım. Böylece 20 yaşında iken futbolu bırakmış oldum. Ama şimdi de zaman zaman dostluk maçlarında yaşıtlarımla futbol oynuyorum.
Sizin ailenizde başka sporla uğraşanlar var mıydı?
Elbette. Amcam Tayyar Cavcav uzun süre Galatasaray'da oynadı. Bir kardeşim Cevat Cavcav Hacettepe'nin kalecisiydi.
Gençlerbirliği Kulübü'nde yöneticiliğe geçişiniz ne zaman oldu?
Ben ilk olarak 1976'da arkadaşların teşviki ile Gençlerbirliği yönetimine girdim. 1978'de ise Yahya Demirel'in de isteği ile başkanlığa seçildim. Aslında Gençlerbirliği Spor Kulübü, Ankara'nın önde gelenlerinin, Vehbi Koç gibi isimlerin kurduğu bir takım. Fakat biz yönetime geldiğimizde kulübün durumu çok kötüydü. Saha yoktu, Anıttepe'de yarım sahada idman yapıyorduk. Futbolcularımız idmanlara yürüyerek gider gelirdi. O dönemde İkinci Lig'deydik. Rahmetli Turgut Özal'ın da desteği ile kulübe güzel tesisler kazandırdık. 4 tane çim sahamız, 2 tane de halı sahamız var. Futbolcular için 5 yıldızlı otel ayarında bir tesisimiz var.
Geçen hafta Feherbahçe'yi 3-1 yenerek ligde 4. sıraya yükseldiniz. Bu yılki hedef taraftarlarınıza birincilik hediye etmek mi?
20 yıldır iki yıl hariç biz Birinci Lig'de başarıyla kalmayı başardık. 1987'de Türkiye Kupası'nı aldık ama başka şampiyonluğumuz olmadı. Ligin daha henüz başındayız ama hedefimiz elbette şampiyon olmak. Bu maksatla bu sene hiçbir futbolcumuzu satmadık hatta yeni transferlerle güçlendirdik. Fenerbahçe çok iyi bir takım, ancak maçta bizim futbolcularımızın motivasyonu daha güçlüydü. Fenerbahçe'nin büyük bir taraftar kitlesi ve seyirci desteği var, yine kendini toparlayacaktır. Ama şampiyonluk o kadar kolay değil, daha güçlü bir takım oyununa ihtiyaçları var. Büyük paralar vermek şampiyonluğu getirmiyor.
22 yıldır Gençlerbirliği Spor Kulübü'nün başkanısınız. Gençlerbirliği bu istikrarı neye borçlu?
Bizim 2 bin 500 civarında bir üyemiz var. Yılda 1'er milyon lira aidat toplarız, bunu da birçoğu ödemez. Bu sebeple biz mali yapımızı da dikkate alarak altyapıdan oyuncu yetiştirmeye büyük önem veriyoruz. Bir de kulübü güçlendirmek için yurtdışından oyuncu getirip diğer kulüplere sattık. Bu işte de başarılı olduk. Hem tesislerimizi güçlendirdik, hem de futbolcularımızın parasını zamanında ödedik. Gençlerbirliği'nin bugün hiçbir borcu yoktur. Bugün Türkiye liglerinde hemen hemen her takımda Gençlerbirliği kökenli bir futbolcuyu görmek mümkündür. Hatta amatör ruhlu pek çok futbolcu bugün kendini göstermek için Gençlerbirliği'ni tercih ediyor. Ümit Milli Takımı'na bizim kulüpten geçen hafta 6 futbolcu çağrıldı. Benim iki oğlum da Gençlerbirliği ile yakından ilgilenir, yönetim kurulundadırlar.
Bazıları yabancı futbolcu olayına karşı çıkıyorlar. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir?
Bana göre eğer bu yabancı futbolcular ülkemize gelmemiş olsalardı Türkiye'de futbol bu kadar gelişmezdi. Hatta Galatasaray'ın Avrupa şampiyonluğu bile mümkün değildi. Bana göre büyük takımlar futbolcu avlamak için yurtdışında kamp kurmalı, menajerlerini bu yönde yönlendirmeliler.
Siz daha çok Afrikalı futbolcuları ülkemize getirdiniz. Neden özellikle Afrika?
Biz ilk olarak 1992'de Mosche, Kusche ve Kona'yı getirdik ve böylelikle Afrika'dan futbolcu transferine başladık, Arkasından başka kulüpler de gittiler. Bizim 100 bin dolara aldığımız futbolcuların değeri talep artınca 1 milyon dolara yükseldi. Afrikalı futbolcuların ülkelerinde antrenman yapacak ciddi yerleri yoktu, otobüsün içinde üstlerini değiştirirlerdi. Ben 1-2 senedir işlerin çokluğundan dolayı pek gidemiyorum ama geçmiş dönemlerde hep bizzat ben gidip izler ve seçerdim.
Şimdiye kadar hangi Afrika ülkelerine gittiniz?
Ben Fildişi Sahili, Güney Afrika, Zimbabwe ve Afrika'da daha ismini duymadığım birçok ülkeye gittim. Bu ülkelerde tanıdıklarım da var, uzun seneler bu işin içinde olmanın avantajları da var. Bana her gün 10 tane futbolcu hakkında menajerlerden faks gelir. Ben de hepsini mutlaka incelerim. Ancak Afrika ülkelerine gittiğimde en çok yabancı dil sıkıntısı çektim. Ben tez canlı bir insanım. Hiç unutmam, bir defasında Fildişi Sahili'nde Afrikalı futbolcularla tercümanlığımızı yapacak bir menajeri otelin lobisinde tam 10 saat bekledim. Bu yüzden ben gençlerimizin yabancı dile büyük önem vermelerini istiyorum.
Geçen yıl Geremi'yi 20 milyar liraya alıp yaklaşık 2 trilyon liraya Real Madrid'e sattınız. Adeta bu satıştan kulüp olarak bire yüz kazanmış oldunuz. Ticarette bu kadar kazanmak mümkün mü?
Ben futbolcuların transferlerde yüksek para almalarına karşı değilim. Ama biz trilyonlarca lira ciroya rağmen sene sonunda üç futbolcunun kazandığı parayı bile kazanamıyoruz, burada bir dengesizlik var. Futbolcuların çoğu kazandığı bu yüksek rakamlara rağmen vergi ödemiyor, çünkü vergisini kulüpler ödüyor. Transfer rakamlarını olduğundan daha düşük yazanlar da var.
Siz transfer döneminde bir futbolcuya en fazla ne kadar para verdiniz?
Biz en fazla Thomas'a bu sene 350 bin mark ödedik. Galatasaray'ın Jardel'e bugün 28,5 milyon dolar para ödemesi bana göre çok yüksek. Benim 2 milyon dolarım olsa yine de vermem. Jardel gerçekten iyi bir futbolcu; ama futbol bir takım oyunu. Takımdaki arkadaşları ancak 1-2 milyon dolar alırken ona bu paranın verilmesi diğer oyuncuların moralini etkiler. "Madem bu kadar parayı aldın, sen koş kardeşim" derler. Bu dengeyi tutturmak lazım. Futbolcular zaten büyük kulüplerde oynamayı tercih ederken siz bir de fazla para verirseniz bu, sektörün dengesini bozar.
Kulüp olarak para kazanabiliyor musunuz?
Gençlerbirliği yokluktan gelen bir takımdı. Soyunma odasında bir tane duş yeri vardı. Bugün ise bizim ne Maliye'ye, ne sigortaya borcumuz var. Futbolcularımızın da şu anda bizde bir kuruş alacağı yok. Şunu söyleyebilirim ki; kulübün kazancı benim işlerimden çok daha fazla. Ama oradan bir kuruş bile almadığımı, hatta sürekli verdiğimi söyleyebilirim. Ancak Avrupa ve Afrika'da kulüplerin şirketleşmesi olayı hızla yayılıyor, futbol artık ticarileşiyor diyebilirim.
Gençlerbirliği Spor Kulübü olarak en büyük eksikliğiniz nedir?
Bizim en büyük eksikliğimiz seyirci. Gençlerbirliği'nin seyirci desteğine ihtiyacı var. Ankara'da bütün büyük kulüplerin Fenerbahçe'nin, Galatasaray'ın taraftarı var. Hatta Anadolu takımlarını Yozgat'ı, Rize'yi tutan insanlar var. Ankara'nın nüfusuna rağmen bizim ancak 2-3 bin civarında bir seyircimiz var. Biz kendi sahamızda bile seyirci desteği açısından deplasmanda gibi oluyoruz. Deplasmanda oynasak hasılat belki daha çok olur.
Birinci Lig Kulüpleri Birliği Başkanı olarak ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz?
Futbol camiasında uzun seneler başkan olmam ve yaşım dolayısıyla birliğe beni başkan seçtiler. Ancak birliğin yasal bir altyapısı yok. Buna rağmen sistem iyi işliyor. Kulüplerimizin sıkıntılarını Futbol Federasyonu'na iletme fırsatı buluyoruz. Önümüzdeki hafta içinde de Kulüpler Birliği Vakfı kurma çalışmamız var. Bu vakıf ile resmî bir çatı altında toplanıp Avrupa'da olduğu gibi sağlam bir yapıya kavuşmak. Biz birlik olarak sadece büyük takımlarımızın değil Türk futbolunun menfaati için çalışıyoruz.
Yayın ihalelerinde her sene büyük rakamlar telaffuz ediliyor. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Her sektörde olduğu gibi bu sektörde de büyük rakamlar alan insanlar var. Fenerbahçe'nin yıllık bütçesi 100 milyon doları buluyor. Yayın ihalesinde 4 büyük takım 60 milyon dolar alırken geriye kalan yarısını ise tam 14 takım paylaşıyor. Buna rağmen televizyonlar Türkiye liglerinden elini çekerlerse ülkemizde iki yıl içinde futbol biter, kulüplerin de çoğu kapanır. Teleon bana göre ticari olarak hatalı bir yol seçti ve decoderleri yüksek fiyattan piyasaya sundu. Şimdi fiyatları düşürdü ama geç kaldı. Hatta Teleon ağustos ayında bizim hakkımız olan taksitleri ödemedi. Bu yüzden hafta içinde bir toplantı yapıp durumu değerlendireceğiz.
Futbol kulüplerindeki büyük rakamlar kara para söylentilerini de doğuruyor. Sizin bu konudaki yorumunuz nedir?
Bir Fenerbahçe ya da Galatasaray gibi bir kulüpte idareci olmak iş dünyasında iyi prim yapıyor. Büyük kulüplerimizde idarecilik yapan arkadaşlarımız işadamları, kulüplerine çıkarıp 300-500 milyar lira bağışta bulunabiliyorlar. Bizde ise bağış olayı yok. Ancak kara para iddialarının doğru olmadığını düşünüyorum.
Aileniz, işiniz ve kulüp... Siz bu üçü arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?
Benim mazbut bir hayatım var. Her akşam saat altı gibi evde yemek yerim. Maçlar olmadığı zaman da saat 10.00 gibi erken yatarım. Her sabah 1 saat yürüyüş yaparım. İki tane torunum var onları da çok seviyorum. Kulüpte idmanları seyrederken de dinlendiğimi hissediyorum. Sporcuların dertleriyle de yakından ilgilenirim. Fabrikamızda da bazı kararları benim almam gerekiyor, buradan da kopamıyorum. Kulüpte ve fabrikada da belirli bir sistem kurduk, ben olmadığım zamanlarda da işler yürüyor.
|