
İnşaatta Japon teknolojisi
Zeki Karahan -Alacalı İnşaat
Çorum’un Alaca ilçesinde 1954 yılında doğdu. İnşaat mühendisliği eğitiminin ardından çeşitli şirketlerde çalıştı. 1987 yılında Alacalı İnşaat şirketini kurdu. 13 yılda 355 tane fabrika inşaatını başarıyla tamamlayan Alacalı İnşaat, Japonya’da depreme karşı kullanılan Ala–Sawa teknolojisini ülkemize getirdi. İSO meclis üyesi olan Zeki Karahan, aile şirketi Karahan Tekstil’in de pazarlama işlerini yürütüyor.
Alacalı İnşaat’ın kuruluşu nasıl gerçekleşti?
Ben, Kayseri’de Yapı Sanat Lisesi’nde okurken inşaat mühendisliğini kafama koymuştum. Lise sonrası girdiğim Eskişehir Mimarlık ve Mühendislik Fakültesi’nden 1976 yılında inşaat mühendisi olarak mezun oldum. Bir süre yurt içi ve dışında inşaat şirketlerinde çalıştım. 3 yıl Libya’da Aba firmasında mühendis olarak görev yaptım. 1986’dan itibaren ise Alacalı İnşaat şirketini kurarak Marmara Bölgesi’nde özellikle sanayi tesisleri inşasında uzmanlaştık. Bu şirkette babam, kardeşim ve eniştem ile ortak çalışıyoruz.
İnşaatlarınız daha çok hangi bölgelerde yoğunlaşıyor?
Biz Marmara Bölgesi’nde fabrika inşaatı yapmak üzere kurulan ilk firmayız. 90’lı yıllara kadar yapılan fabrikaların birçoğunda bizim imzamız vardır. 14 yıl içerisinde ise Çanakkale’den Bursa’ya, Edirne’den İstanbul’a kadar geniş bir bölgede toplam 355 tane fabrika kurduk. Ayrıca 3 tane iş merkezi inşa ettik.
Son dönemde hangi inşaat projeleriniz var?
Şahinler Holding’e bağlı Avrupa Serbest Bölgesi’nde bir fabrika inşaatı yaptık. Ancak son dönemde piyasadaki genel durgunluk bizim işlerimizi de etkiledi, yeni fabrika inşaatları adeta durdu. Deprem de bu işin tuzu biberi oldu. Bu yüzden İstanbulAdapazarı ve civar bazı bölgelerde inşaat izni şu anda verilmiyor. Ancak biz yine de çeşitli projelirimizi sürdürüyoruz.
Japon teknolojisi ile depreme dayanıklı binalar konusunda birkaç yıldır çeşitli çalışmalar içerisindesiniz. Bu konuda biraz bilgi verir misiniz?
Biz İstanbul’da mutlaka depreme dayanıklı yapılar yapılması gerektiği konusunda fikir birliğine varınca bundan üç yıl önce 1997 yılında depreme dayanıklı yapılar konusunu araştırdık ve Japonlarla temasa geçtik. Japonya’nın beton prefabrike yapılar konusunda önde gelen firması Kurosawa ile görüşmeler sonrası AlaSawa teknolojisini ülkemize getirdik. Bazı mühendis arkadaşlarımızı Japonya’ya göndererek orada eğitim görmelerini sağladık. Ülkemizdeki ve Japonya’daki bilim adamlarının görüşlerinden de istifade ederek biz bu konuda üretime geçtik. Türkiye’de beton prefabrike imalatı yapan firmalar arasında ISO 9001 belgeli çok az firma var. Biz de bu belge ile Tekirdağ Muratlı’da ürettiğimiz kalıpları ise iki yıldan bu yana çeşitli projelerde uyguluyoruz. Örneğin; İzmit’te Pirelli’nin yıkılan idare binasını bu sistemle yeniden yaptık. Ayrıca 1. Ordu Komutanlığı’nda küçük bir hava alanını bu sistemle inşa ettik.
Sizin daha önceki fabrika inşaatlarınızda deprem sonrası herhangi bir hasar var mı?
Hayır, yok. Ama bizim yaptığımız inşaatların pek çoğunun Trakya bölgesinde olduğunu da itiraf etmeliyim. Gebze’deki inşaatlarımızda ise herhangi bir hasar olmadığını söyleyebilirim.
Japon Ala-Sawa teknolojisinin temel özellikleri hakkında bilgi verir misiniz?
Bu teknoloji şu anda Japonya, Kore ve Amerika’da uygulanan depreme ve korozyona dayanıklılık sağlayan bir sistem. Bu sistem çok katlı betonarme yapılarda betonun esas iskelet kısmına, kiriş ve kolonların içine sistem kurulduktan sonra Boğaz Köprüsü’ndeki halatlar gibi halat germe esasına dayanıyor. Bu halatların birkaç ayrı yönden gerdirilmesi sonrası bina esnese bile kesinlikle yıkılmıyor. Zira bu halatların kopma sınırı normal demirin neredeyse 5 katı kadar. Bu da 910 şiddetindeki bir depreme karşı bile yapının ayakta kalmasını sağlıyor. Japonlar bu sistemle yapılan binaların 300 yıl ayakta kalacağı konusunda kesin güvence veriyorlar. Bu sistem konutlardan iş merkezlerine ve stadyumlara kadar her alanda kullanılabiliyor.
İstanbul Sanayi Odası’nda 6 yıldır meclis üyesi olarak görev yapıyorsunuz. Deprem konusunda İstanbul Sanayi Odası olarak ne gibi çalışmalar yaptınız?
Ben inşaat ve prefabrike yapı elemanları sanayi meslek komitesini temsilen meclis üyesi olarak görev yapıyorum. Biz ta 1996 yılında yapılan HABİTAT toplantılarına Sanayi Odası’nı temsilen katıldık ve orada İstanbul’un deprem konusunda büyük bir risk taşıdığını gündeme getirdik. Ancak ilgililerin gündemine bu konuyu bir türlü sokamadık. Türkiye’de her yapının mutlaka depreme karşı dayanıklı yapılması konusunda hemen herkes hemfikir. Ama devletin zorlamaları dışında teknik insanların da bu konuda çaba göstermeleri lazım. 30 yıl önce binaların altına sığınak mecburiyeti de vardı; ama şimdi o da yok. Öte yandan; Türkiye’de 2886 Sayılı İhale Yasası değişmediği sürece, ülkemizin felaketler karşısında hiçbir dayanma gücü yok. Devletten bir iş alırken bizde kim ucuz verirse o ihaleyi alıyor, kaliteli yapan değil. Bugün türkiye’de yüzde 70 kırılarak alınan ihaleler var.
Siz sürekli Japonya ve Kore’ye gidiyorsunuz. Bu ülkeler ile Türkiye’yi depreme karşı alınan önlemler konusunda kıyaslar mısınız?
Ben daha geçen hafta Japonya’daydım. Biz depremden korkarken, Japonlar bu konuda gereken önlemleri alıp binalarına güvendikleri için korkmuyorlar. Japonya sürekli sallandığı halde insanlar işlerine devam ediyor. Ülkemizde ise her sallantıda işler duruyor, insanlar sürekli bir tedirginlik içinde yaşıyor. Türkiye yıllardır deprem kuşağında bulunduğu halde her 10 yılda bir imar affı çıkarmayı da ihmal etmiyor. İmar affı demek hiçbir teknik projesi olmadan yapılan binaların devlet eliyle meşrulaştırılması demektir. Bugün ülkemizde 100 yapıdan 65’i kaçak yapılmış binalardır. Özellikle zemine göre deprem katsayılarını belirleyen deprem yönetmeliği de sürekli değişmektedir. Daha bir yıl önce Gölcük ve Düzce depreminde 30 bin kişinin ölmesine rağmen insanlar yine depremi unuttu. Bilim adamları İstanbul’da 30 yıl içinde büyük bir deprem olacağı konusunda hemfikir. İstatistiklere göre İstanbul’da en son 1894 yılında büyük bir deprem olmuş. Maalesef bizde insanlar deprem olduğu anda binalardan kaçmaya, dışarı çıkmaya çalışıyor; ancak bu bir çare değil. Çözüm binaların depreme karşı dayanıklı yapılmasında yatıyor. Bana göre enflasyon ve trafik canavarından daha tehlikelisi deprem canavarıdır, buna karşı da gerekli hiçbir önlem alınmamaktadır.
Zorunlu hale getirilen deprem sigortası uygulaması konusunda siz ne düşünüyorsunuz?
2000 yılı Temmuz ayından itibaren denetim şirketleri oluşturuldu. Bu şirketler yapılacak yapıları daha temelden itibaren denetleyen müşavir firmalar. Bu, dünyanın birçok ülkesinde yıllardır uygulanıyor. Türkiye’de de bu sistem 1987’de gündeme gelmiş; ama sonradan rafa kalkmıştı. Ben bu yeni yasayı destekliyorum; ama bazı eksiklikleri olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim. Bu yasa ile binaların sigortalanması da gündeme geldi; ama bunun bir yaptırımı yok. Bu ülkede zaten kaçak yapı yapanlara karşı da bir cezai müeyyide yoktur. Örneğin; belediyelerin kaçak binaları yıkma yetkisi yoktur. Belediye kaçak bir binayı tespit ettiği zaman bu konu encümene gelir ve iki ay içinde kararı verilir. Bu olay mahkemeye intikal eder, mahkeme bir sene içinde karar verirken kişi binayı inşa edip içine yerleşiyor. Mahkeme yıkım kararını alsa bile tahliye kararı için bir mahkeme daha açması gerekiyor. Dolayısıyla denetim yasası içine cezai müeyyideleri artırıcı maddenin ivedilikle konması gerekir.
Deprem sigortasını şu anda yaptırmayanlar için bir ceza söz konusu değil mi?
Hayır, ancak sigorta yaptırmayanlar bir deprem olduğu anda devletten ya da sigorta şirketinden herhangi bir para alamayacak, otomobildeki kasko uygulaması gibi. Cezası olmadığından insanlar yaptırmakta imtina edebilir.
Kış mevsimi yaklaşıyor; ama deprem bölgesindeki kalıcı konutlar henüz tamamlanmadı. Size göre kalıcı konutlar kışa yetişebilir mi?
Ben Bayındırlık Bakanlığı’na o konuda güveniyorum. Geçici prefabrikeler konusunda da verdiği sözü tuttu, zamanında yetiştirdi. Kalıcı konutlarda da muhtemelen büyük bir kısmı yıl sonuna kadar yetişecek. Firmalar da bu konuda ellerinden geleni yapıyorlar.
Babanız ise uzun yıllardır tekstil ile uğraşıyor, öyle değil mi?
Evet, babam 1970'li yıllarda Çorum'dan İstanbul'a gelerek tekstil sektörüne adım atmış. Kumaş üretiminin ardından tekstil şirketimiz 1982 yılında ihracat seferberliğinde yerini alıyor. 1994'e kadar Alacalı Tekstil olarak başka ortaklarla birlikte çalışırken daha sonra Karahan Tekstil olarak bir aile şirketi haline getirdik. Şu anda tekstilde 300 civarında işçimiz çalışıyor. Babam da işin duayeni olarak işlerin halen başında. Biz de kendisine her konuda fikir danışırız.
Siz de tekstil sektörü ile ilgileniyor musunuz?
Ben inşaat firmasını kurmadan önce de 3 yıl tekstil firması ile yakından ilgilenmiştim. Zaten inşaat şirketimizin kuruluşu da tekstil fabrikasını inşa etme düşüncesi ile başladı ve devam etti. Şu anda da Karahan Tekstil şirketimizin daha çok pazarlama işleri ile ilgileniyorum. Ailemizin iki şirketinin tekstil ile inşaatın atbaşı gittiğini söyleyebilirim. Üretiminde ise bayan dış giyim ve örme ağırlıkta. Tekstilde 20 milyon marklık bir ihracatımız var.
İhracat ağırlıkla hangi ülkelere yapılıyor?
Şu anda 6 ülkeye ihracatımız var ama Almanya'ya ağırlıklı olarak çalışıyoruz. O ülkeninönde gelen markalarına üretim yapıyoruz. Avusturya, Fransa, İngiltere, İsviçre, Danimarka gibi ülkelere de mal gön deriyoruz. Kendi markamızı da "Karahan" olarak şu anda iç piyasada yerleştirmeye çalışıyoruz.
Tekstildeki tıkanıklığı siz nasıl aştınız?
Biz tekstilde yaşanan kriz sonrası tasarruf etmeyi öğrendik. Şu anda mark yılbaşından bu yana yüzde 5 arttı. Bu yüzden biz dışarıda fiyat tutturamıyoruz. Biz ise işçimize enflasyon oranında zam veriyoruz. Bu şartlar bizi açıkçası zorluyor. Ama borcumuz yok, kredi kullanmıyoruz, öz sermayemiz ile de bugünlere geldik. Hükümetin ekonomik kararlarını destekliyoruz; ama ihracata da ayrı bir önem verilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Zira sanayici üretim yapamazsa istihdam da sıkıntıya girer. Bu da ekonominin dengesini tümüyle bozar. Bu yüzden dövizde yıllık yüzde 20 artışın mutlaka sağlanması lazım.
Son olarak neler söylemek istersiniz?
Ben ülkemizde teknik eğitimin çok gerilerde olduğunu düşünüyorum. Özellikle mühendislik eğitiminin yanında işçi ile mühendis arasındaki kadrolara özel önem verilmeli. Bugün Almanya'daki orta öğretimdeki okulların yüzde 70'i teknik okuldur. Ülkemizde ise yüzde 70'i düz lise eğitim vermektedir. Almanya, bugün dünyanın gerçek bir sanayi devi ise bunun altında kaliteli mal üretebilen teknik elemanı yetiştirebilmesi yatıyor. Ülkemizde ise mühendis direk olarak işçi ile muhatap oluyor.
|