GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

02/10/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

 


Mahmut ÇEBİ

Yayıncının Notu

Güzellikler sevindiriyor

Okurlarımızdan gelen mektup ve telefonlar her geçen gün bizi daha da mutlu ediyor. Beğenilmek, gelecek adına ümit vermek ve gazetecilik adına güzel örnekler sunmak gerçekten güzel.

‘Suya sabuna dokunmuyorsunuz’ eleştirileri ne zamandır kapımıza uğramıyor. “Sert muhalefet yapmıyorsunuz.” görüşlerine ise biz katılmıyoruz. Ve biz gazeteciliğin sadece muhalefet yapmak olduğuna da inanmıyoruz.

İnsan endeksli yayın

Çirkinlikler deşifre edilmeli; ama bunu yaparken güzellikleri de alkışlamaktan çekinmemeli. İnsana saygının esas olduğu gerçeği asla göz ardı edilmeden olaylar yalın haliyle okura sunulmalı. Hiçbir kurum veya menfaat grubunun temsilciliğini yapmadan, yargıyı da yargıya bırakarak olaylar aktarılmalı. At gözlüğü takmadan ve akredite mantığına asla ve asla sapmadan gazetecilik yapmalı.

ZAMAN yıllardır yukarıda özetlediğim yayın politikasını hayata geçirmeye çalışıyor. Sadece okurlardan değil, ekonomi, diplomasi, kültür ve eğitim çevrelerinden aldığımız olumlu tepkiler ve haberlerimizin objektif bulunması doğru yolda olduğumuzun ispatı.

Gündem oluşturmak

Bu çerçevede Mehmet Gündem’in Abdülmelik Fırat’la yaptığı pazar söyleşisi ve “İşte gizli irtica” manşetimiz geçen haftanın hem beğeni toplayan, hem de iz bırakan çalışmalarıydı. Gazetemizin görsel yönetmeni Ergun Diler’in ilk muhabirlik çalışması olan Küba izlenimleri ise Ergun Bey’i yazarlığa heveslendirecek kadar ilgi topladı. Zafer Özcan ve Süleyman Kurt’un birlikte hazırladıkları “Sol kendini arıyor” dizisi ise Başbakan Bülent Ecevit’in “Peki biz neciyiz?” çıkışının temel etkenlerinden biriydi. Gündem oluşturmamızı isteyen okurlarımızı memnun edebildiysek ne mutlu bize...

Toplu teşekkür

İnternet sitemizin hızlanması dolayısıyla çok sayıda okurumuzdan teşekkür aldık. Hepsine tek tek cevap vermemiz mümkün olmadığı için burada toplu teşekkürü nezaketsizliğime vermemeniz temennisiyle sizlere iletiyorum. ZAMAN, sevdikçe güzelleşecek. İnanın...

Ekip güçleniyor

Aksiyon dergisindeki güzel çalışmaları ve kitaplarından tanıdığınız genç ve yetenekli arkadaşımız Aydoğan Vatandaş da ZAMAN haber ünitesine dahil oldu. Derinlerden çıkardığı güzel yazılarını beğeniyle okuduğunuz Faruk Mercan aynı ağırlığı haberlere de vereceğini müjdeledi. Haberleriyle kalitelerini ispatlamış Meclis büromuz da işbaşı yaptı. En sıcak ve taze politika haberleri artık elinizin altında.

Daha önce bildirdiğim “bazı değişiklikler olacak” haberi ilk olarak ZAMAN PAZAR’da gerçekleşiyor. İki veya üç hafta sonra mizanpajı ve kurgusu yenilenmiş olarak huzurunuza çıkacak olan ilavemizi daha da beğeneceğinizi ümit ediyoruz.

Kampanya başlıyor

16 Ekim’de başlayacak kitap promosyon kampanyamız için sizlerden destek istemeye devam ediyoruz. ‘El ele ve daima ileriye’ dileriz hiç değişmeyen parolamız olur.Beğenilerinizin tirajımıza da yansıması temennisi ve daha iyi ZAMAN’larda buluşmak dileğiyle...


m.cebi@zaman.com.tr


Ahmet Turan ALKAN

Kalemle

"Dinci!.."

Şu yazarın (adı önemli değil) yaklaşımındaki gizli kibire, tenezzül göstermezlik hâletine ve zihnî kategorilerindeki sığlığa bakar mısınız: "Maksat irticayla suçlanan memurları uzaklaştırmak olduğu için bugünlerde Sezer’ci kesilen dinci basın üzerinde durmuyorum"!..

Siyâk ü sibâkında okuyucularını hangi yüksek mütâlaalarla tenvîr ettiği önemli değil yazarın, kendi takımının (yani "dinci" olmayan basının) şuuraltında yıkılmaz bir direk gibi duran o beylik önyargısını âşikâr ederken ne türlü bir "ayıp" işlediğinin farkında bile değil;

Bu zihniyet prototipini biraz tahlil edelim:

1— Türk basını ikiye ayrılır: "Dinci" basın, öteki ise karîne ile olsa olsa "dinci olmayan basın" olsa gerektir.

2— Dinci basın irticâ ile suçlanan memurların uzaklaştırılması konusunda önyargı sahibidir; yani dinci basın irticâı müdafaada kesinlikle başka türlü hareket etmez ve edemez.

3— Dinci basın bugünlerde "Sezer’ci"dir; Sezer’ci olmasının sebebi ise mâlum KHK’yı iade etmek suretiyle Cumhurbaşkanı’nın irticâcı memurlardan yana tavır almış olmasına dinci basının gösterdiği minnet gösterisidir.

4— İşte bu sebeple yazar dinci basın üzerinde durmak gereğini hissetmemekte, meseleyi mâlumun ilânı saymaktadır; onu asıl şaşırtan, "dinci olmayan basın"daki tavır benzemezlikleridir.

Bir cümleye bu kadar zengin telmih yerleştirdiği için yazar tebriki hak ediyor; fakat cümlenin ardındaki fikir hamûlesi, "âmiyâne"liğinin ötesinde hiçbir şekilde saygı uyandıracak bir kalite sergilemiyor. Önyargı, zihindeki kemikleşmiş bölgelerin eseridir ve önyargılarını her şeyden muhterem tutanların fikir iklimine ilâve edebileceği bir şey yoktur; fikir hürriyeti, önyargı sahiplerinin de konuşmasını ihtivâ eder; fakat fikrî kalite, fikir hürriyetinden tamamen bağımsız bir hükümranlık sahasıdır.

"Dinci basın" ibâresi çirkindir; çirkin telmih ve imâlarla doludur ve tercih edeni küçültür. Türk basınının bir kısmını "dinci=irticâcı" kalıbıyla yaftalamak, fikir hürriyetine samimiyetle inanan bir basın mensubunun yapabileceği en son şeydir; bu tâbirin son günlerde tesadüf sayılamayacak bir sıklıkla kullanılması, bâriz bir kamplaşma arzusunun izhârı olarak okunabilir.

Meselenin çok daha gerilerde yer alan zihnî kökleri var: "Bizden" olmayanı yok saymak, özellikle basın, edebiyat ve sanat dünyasında pek yaygın bir davranış klişesidir ve bu hükmü ispat etmek için uzun uzadıya delil göstermek de gerekmiyor. Bölücülüğü vahim tehlike sayanlar, bu ülkenin basın, edebiyat ve sanat ikliminde neredeyse yarım asırdan beri kabuk bağlamış bir bölücülüğün hükümfermâ olduğundan haberdar mıdırlar? Ayrı hayat tarzları elbette anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir farklılık unsurudur; herkes herkesi sevmek zorunda değildir; ama diyelim ki bir antoloji tertip edilirken, bir jüri kurulurken, bir ödül verilirken, hatta bir ansiklopedi kaleme alınırken itaat etmek gereken kriterler de vardır; bu kriterler kısaca "yiğidi öldür, hakkını teslim et"ten ibarettir. İsterseniz şimdi bu dikkatle, bugüne kadar yayınlanmış (hatta bir kısmı devlet tarafından finanse edilmiş) ansiklopedi veya antolojilere şöyle bir göz gezdiriniz; orada yergi veya tenkide bile tenezzül gösterilmeksizin "yok sayılmış" nice şair, edebiyatçı ve sanatçının adını bile göremeyeceksiniz. Uzun zaman bu tuhaflık, "Bunlardan adam çıkmaz" terânesiyle meşrûlaştırılırdı; yok sayılamayacak kadar varlık ibrâz edenleri ise şimdilerde en hafifinden "dinci" yaftasıyla dışlıyorlar.

Çıplak kelimelerle konuşalım; o hastalıklı tâbirle "dinci"ler, "dinci olmayan" yazar, şair ve sanatçıların eserlerini okur, izlerler; içlerinde kalite ibrâz edenleri sevenler de çoktur. "Onun gibi düşünmüyorum; ama filanca cihetini de beğeniyorum" değerlendirmesinde bulunanlar az değildir. Buna mukabil "dinci olmayanlar", kendi "aşiret"ine mensup olmayan erbâb—ı san’ata karşı kör, sağır ve dilsiz gibi davranmışlardır; bu ilgisizlik ve soğukluk (yoksa "nefret" mi demeliydik?), Türkiye’nin sanat ve kültür iklimini zâlimce böldü ve zehirledi. El’an bu durumun esaslı surette değiştiğini gösteren bir emâre yoktur.

Önce yok (keenlemyekûn) sayacaksınız, varlığını kabule mecbur kaldıklarınızı ise "iyidir; ama dincidir, metafizik takıntıları vardır" diye cüzamlı muamelesine tâbi tutacaksınız; doğrusu iyi tezgâh, doğrusu kendi nokta—i nazarınızdan faydası âşikâr bir tutum; iyi de bu ahmakça takıntının, başını kuma gömmüş bir devekuşu tavrından ne farkı var? Vaktiyle "milliyetçi cephe" yıllarında bu kapalı sınıf şuurunun nasıl saldırgan ve mahkum edici bir sınıf diline dönüştüğünü hayretle görmüştük: O günlerde "aşağılık, âdi, iğrenç" ve emsâli sıfatlar bulmak için kelime aramaya gerek yoktu: "MC" demek yetiyordu. "MC" kısaltmasına bu kadar kerih anlam yüklemek, plağın tersinde "MC’ci olmayanlar"ın sınıf dayanışmasını pekiştiren bir parola görevini de ifâ etti. Bugünün "MC"si, ise "dinci" ithamıdır.

Tenkid hakkı ile nefreti karıştıranlar, kendileri hakkında nefretten başka seçenek bırakmayabilirler. Politikada, felsefede, dünya görüşünde taraf olmanız pek tabiidir; fakat taraftarlıkta ısrarın "hakikat"i ıskalamak gibi pek fena bir yan tesiri de vardır. Hani olacak iş değil ya (!) hakikat bir gün "öteki" tarafta tecellî ederse ne yapacaksınız sevgili arkadaşlar; el çırparak protesto etmek yetişecek mi?


t.alkan@zaman.com.tr


Ahmet SELİM

Keyfiyet

Batı'nın reel yapısı

Bir trajikomik manzara sunacağım ve beraberce anlamaya çalışacağız... Bir büyük yabancı şirket... Büyüklüğü ve itibarı kabul ediliyor. Bu büyük şirketin kontrolünde, ortakları belli olmayan bir başka şirket kurulmuş.

Nasıl oluyor? "Kontrolünde" (denetiminde) ne demek? Bir şirket bir başka şirketi nasıl kontrol eder? Bu iş ancak, büyük sermaye payına sahip olmakla mümkün.

Bir adamına yahut 3–5 adamına "Alın şu parayı kendi hesabınıza bir şirket kurun." diyen birinin o kurduğu şirketle hiçbir resmî–hukukî münasebeti olamaz. Hukukta böyle bir statü yoktur. Kontrol (denetim) ancak sermaye payı nispetinde var olur.

O kurdurulan şirketin, ortakları sermayedarları belli değil! Kurulduğu yerde bunlar açıklanmazmış!

Dünyaca ünlü ve itibarlı bir şirket, buna nasıl alet oluyor? "Benimle ilgisi resmen ve hukuken yok ama, fiilen var gibi!" imajını nasıl veriyor?

Dünyanın düzenine bakın!

Fon yönetimi şirketi imiş. Ne olursa olsun. Bunun aldığı verdiği, nasıl yönetildiği, meçhul kalabilir mi? Ondan alır, öbürüne verirmiş. Bankacılığın esası da budur. Ama her finans şirketinin, kendi kârı, kendi sermayesi, kendi sorumluluğu, kendi tüzel kişiliği vardır. Bu sanki şirket değil de, otomatik beyinli bir müstakil vezne! Birileri para veriyor, birileri alıyor! Hesabı–kitabı, sahibi yok! Ve böyle bir şirkete, dünyaca ünlü ve itibarlı bir başka şirket, gayri resmî olarak şemsiye açıyor!

Kapitalizmin burada görünen yüzüne bakın.

O mini şirkete "Bu sermayeyi sana kim verdi, sermayenin sahibi kimdir, yahut kimlerdir? diye sorarsan, "Bunu açıklamak zorunda değilim, kurulduğum yerde böyle bir hukukî mecburiyet yok." diyor.

Peki böyle bir şirket, dünyada nasıl iş yapıyor; ona kimler nasıl güveniyor? O noktada "gayri resmî hâmi" durumundaki şirket "gayri resmî" olarak devreye giriyor. "Benim kontrolümdedir" sinyalini veriyor!

... Bugüne kadar kapitalizm uygulamadaki teknik ve pratik kavramlarıyla tahlil edilmedi. Çünkü onları anlamak uzmanlık bilgisi gerektirir kanaati ve mazereti vardır, teorik düşünen aydınlar oraya girmekten çekinirler; uzmanlar için de o kavramlar "veri" kabul edilir, hatta "tabu" telakki olunur.

Özel iştigal alanlarının enteresan bir bilanço terminolojisi vardır mesela. Herkes biliyormuş görünür; ama o bilançonun 3–5 kalemlik muhtevasını kimse detayıyla anlatamaz. Aslında onların her biri, yüzlerce hesap ünitesinin yuvarlatılmış ve müphemleştirilmiş şeklidir. Bilhassa böyle belirlenmiştir. Kılıfına kolayca uyar; ama incelenip irdelenmesi çok zordur. Ve aynı zamanda pek saygı–değerdir! Herkes anlar mıymış canım!

Kapitalizmin başlangıcında ne varsa, bugün de hepsi var. Örtüleri, kılıfları, ambalajları değiştirilmiştir... Sömürü yine var, rüşvet yine var, aldatma yine var, paylaşılmış tekelleşmeler yine var, tuhaf ilişkiler yine var, görünmeyen sirkülasyonlar yine var... Yanlış anlamayın; "gelişmiş Batı"yı kastediyorum, evet.

Kapitalizmin, (teorik doğuşundaki değil) reel mahiyetindeki mayası bu. Habire gömlek değiştiriyor, mahiyetini saklamak ve savunmak için. Mesela mafianın çapaçul kılıklısını herkes görür. Ama eldivenlisini, kibarını, süslüsünü kimse fark etmez.

... Batı, istese, uyuşturucu ticaretini bitirir. Terörün her türlüsünü bitirir. Şehvet ve şiddet sektörünü bitirir. Fakat kapitalizmin dinamikleri bundan zarar görür! Batı'nın siyaseti, onlar olmadan, güç dengelerinin trafiğini yönlendiremez; insanı kullanamaz.

Batı istemeseydi; bizde ne 27 Mayıs olurdu, ne 12 Mart, ne 12 Eylül. Bütün sebepleri elbette ki o oluşturmuş değil. Fakat bütün faktörleri "haber vererek–vermeyerek, göz yumarak–yummayarak, engelleyerek–destekleyerek" yönlendiren odur.

1970'li yılları hatırlayın... Bana "ekonomik ambargo" uyguluyor. Buğdayımı dahi satamıyorum; kurulan bağlantılar, verilen sözlere rağmen 3 gün sonra bozuluyor. Altın rehin ederek bile kredi bulamıyorum... Petrol fiyatları 3–4 misli artmış. Ben nasıl önleyecektim terörü? Batı, terörün önlenmesini istemiyordu ki. 1970'li yıllarda Batı, siyasî istikrarımızı özel kombinezonlarla bozmuştur...

Tekrarlıyorum: Batı istemeseydi, 27 Mayıs da olmazdı, diğerleri de. Ve Türkiye "tabii gelişme mihveri"nde 1970'li yıllara varmadan, hem ekonomisini hem demokrasisini sıhhatli bir verimliliğe kavuştururdu. Enflasyon yüzde 10–15'leri aşmazdı, sol olurdu; ama öyle olmazdı, etnik mesele diye bir şey kimsenin aklının ucundan dahi geçmezdi.

"Canım, Batı öyle ise de, biz bir yolunu bulup başarılı olamaz mıydık?" olabilirdik; ama o bahs–i diğer. Biz önce "Batı gerçeği"ni öğrenmeliyiz.

"İki Batı var: Kültürel Batı, (reel) siyasî–ekonomik–müşahhas Batı" denilmesi yanlış olmaz. Daha da doğrusu, Batı'nın "kültürel" ve "müşahhas" diyebileceğimiz iki yönü var. Ama o kültürel kimliğe dayanan fikrî faaliyetin o müşahhas sonuçlarla ilgisiz olduğu söylenemez... Marksizm, Batı kültürünün bir parçası ve kapitalizmin malum damarıyla özdeş: Ekonomizm. (F. Fındıkoğlu, Cemil Meriç) O itirazların hepsi bu özdeşliğin diyalektiğinde eridi, itiraz konularıyla, aynîleşti.

Bunları yazdık, yazacağız. Burada başka bir şeyi işaretlemek istiyorum:

Batı'nın reel dünyasında, reel politiğinde reel sosyo–ekonomik ilişkilerinde dürüstlüğün, vefanın, dostluğun, sevginin (manevî değerlerin) aslî yansımaları yoktur. Varmış gibi göründüğü halde yoktur. Bunu bilmek, bunun şuurunda olmak, hem düşünce hem aksiyon planında bize çok şey kazandırır.


a.selim@zaman.com.tr


Güntay ŞİMŞEK

Beşinci Yol

VİP rezaleti...(1)

Rezaletin rakamsal boyutu, sosyal etkisinden daha büyük. Ancak, tasarruf–sever siyasilerin hükümette ağırlıkta olmasına rağmen, hiçbir yetkili işin bu tarafıyla ilgili değil.

Diğer bir açıdan bakıldığında, her VIP probleminde devletin kasasından yüklü miktarda rakamların uçtuğunun hatırlanması gerekir. Sadece, konumu uygun olmayan kişilerin bu salonu kullanarak uçtuğu varsayımıyla hareket etmek doğru olmaz.

VIP salonlarına karşı antipatisi olan Başbakan Bülent Ecevit, devletin parasını çarçur ederek, cafcaflı davranmayı hiç hazzetmeyen Başbakan Yardımcısı Devlet Bahçeli, VIP salonlarının dolaylı patronları Ulaştırma Bakanı Enis Öksüz ve İçişleri Bakanı Sadettin Tantan’ın varlıklarına rağmen bu tür olumsuzluklar gündeme geliyorsa, durup düşünülmeli. Onların icraatlarına son derece ters düşen gelişmelerin mekanı VIP salonlarında acaba medyaya yansımayan başka nasıl işler oluyor?

Yıllardır aynı personeli VIP salonlarında kimler tutuyor? Uzun süre aynı görevde kalan Emniyet Genel Müdürlüğü’nün personeli ve Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nin (DHMİ) elemanları, VIP salonlarını amacı dışında başka kişilere kullandıran şahıslar değil mi? Sadece Semra Özal’ın refakatinde salonu kullanan Fatih Ürek bahane edilerek, hadise geçiştirilmeden detaylı bir araştırma yapılırsa, bizatihi VIP salonuna hükmeden şahısların, menfiliklere sebep olduğu görülecektir. Bunun için, son bir ay içinde VIP salonunu kimlerin kullandığına bakmak lazım. Durumu uygun olmayan kişilerin kayıtlara geçirilmediği unutulmamalı...

Yönetmenliklere uygun şekilde VIP salonlarından geçen yolcuların yüzde 90’ı Türk Hava Yolları’nın (THY) müşterisi. Dolayısıyla en fazla personel istihdamı, araç ve diğer donanımları seferber etmek zorunda kalan THY, maddi anlamda en fazla zararı olan kuruluş. Yönetmeliklere uygun şekilde VIP kullanımının devlete maliyeti olabildiğince ağır. Maddi zarar boyutuyla mevzuya bakmak lazım geldiğinde, kaçak kullanıcılar sebebiyle rakamları ikiye katlayarak hesap etmek gerekir.

Yüce rezaletimizin tazelenen yüzüne hangi açıdan bakılırsa bakılsın tutulur bir yanı yok. Ne Avrupa’da ne de Afrika’da yol geçen hanı gibi kullanılan VIP salonları söz konusu. Geçen hafta medyaya yansıdığı üzere Atatürk Hava Limanı VIP Salonu bir kez daha rezaleti konuk etmiş. Halbuki sadece İstanbul Atatürk Hava Limanı’nda değil, Ankara ve İzmir gibi yoğun önemli şahsiyet trafiğine muhatap olan noktalarda da Türk büyüklerinin kullanımına tahsis edilen VIP salonlarında, istisnasız her gün bu tür rezaletler yaşanıyor.

Çıkarılan yönetmeliklere uygun bir şekilde VIP salonlarını kullananların sayısı ile usulsüz bir şekilde VIP salonlarından hizmet alması sağlananlarla kıyaslandığında ortaya ilginç bir tablo çıkmaktadır.

VIP’e hükmeden İçişleri Bakanlığı adına görev yapan mülki amirler, Emniyet Genel Müdürlüğü personeli ve Ulaştırma Bakanlığı’na bağlı Devlet Hava Meydanları İşletmesi’nin yetkililerinin, bazı şahısları anlamlı yüceltmeleriyle VIP salonu, karnaval salonuna dönüyor.

Yemek içmek bedava. Uçağa ayrı bir araçla, güzel personel rehberliğinde gitmek de cabası...

Yarın; hangi kuruluş ne kadar eleman istihdam ediyor? İkramlar nereden geliyor? VIP salonları niçin düzelmiyor? THY’nin aylık harcaması ne kadar? 21 Ağustos 2000 tarihinde, 12.00–13.00 saatleri arasında, VIP salonu hakkı olmadığı halde ve devletin kurumlarıyla davalı olan hangi şahıs kullandı? VIP salonlarında kimler iş pazarlığı yapıyor?

Moldova’da bile büyükelçiler VIP salonunu ücret mukabilinde kullanırken, Türkiye’de adı duyulmamış ülkelerin fahri konsolosları beleş tarifeden TC VIP salonlarında niçin ağırlanıyor? Kaddafi’nin Libya’sında bile olmayan VIP rezaletinin ince ayrıntıları, başka ülkelerden örnekler...


g.simsek@zaman.com.tr


Ferhat Barış

Biz de olimpiyat düzenleriz usta!

Olimpiyatlar bitti.. Kapanış törenlerini izlerken Atina Belediye Başkanı ve eşinin kürsüye yürüyüşleri beni aldı derinlere götürdü. ‘Acaba neden bizde bu tür önemli organizasyonlar düzenlenmez?’ diye düşünmeden edemedim.

Dünyanın en büyük spor organizasyonu olimpiyat oyunları... Her ülkeden, her renkten sporcular ruhen ve bedenen gelişmişliklerini sergilemek için birbiriyle yarışıyorlar. Sevinç çığlıkları, hüzün gözyaşları, ülkelerin istiklal marşlarına karışıp gitti iki hafta boyunca. Eskiden; yani TRT rakipsiz iken mecburen tüm dallarını izlerdik bu müsabakaların. Şimdi sağolsun TRT gerçi Eurosport’un yayınını kablolu yayından çıkarttı sadece kendisi izlensin diye ama, yine de eski tadı yok gibi. Özellikle gözünü sevdiğim ülkem medyasının pek dikkatini çekmiyor düşüncesindeyim. Yoksa, yüzme müsabakalarında sporcuların mayolarını gören kartelli kartelsiz cem–i cümle medyamız avaz avaz bağırırdı: ‘İrtica Sydney’e sıçradı!!!’ Bırakın bayan yüzücüleri, erkekler bile dizlerinin aşağısına kadar inen mayolarla yarıştılar. Baktım Patriot amcam, Sezer’i eleştirmekten bunu ıskalamış. Ben yazayım, dedim. Hatta bazı yüzücüler, sanki Tekbir Giyim’in (o ucube) mayo modasını tanıtır gibi, bir de kafalarına kukuletaya benzer bir ‘bone’ geçirerek yarıştılar.

Bu kadarla kalsa iyi, neredeyse her üç müsabıktan ikisi, yarışa başlamadan önce kendi inancına göre ellerini birleştirip ya da açıp dua ederek başladı. Başarılı olanlar da yine öncelikle teşekkürü ‘ihsan eden’e yaptı. Ki bu bizim medya için affedilmez bir sapkınlık olarak addedilir bu ülkede. Bizde olsa kesinlikle hakkında rapor tutulur, Aydınlık ve Cumhuriyet manşetten verir, sporcunun devletle ilişiği kesilirdi. Baksanıza son derece saçma ve aptalca gerekçelerle müsabakaya çıkmayan ‘cahil’ bir güreşçinin şeceresini çıkardılar bir gecede. Hemen yapıştırdılar: ‘Geçen sene de Anıtkabir’e gitmek istememişti!’.

İliğine kadar politize olmuş ve tek tip düşünceden başka hiçbir şeye tahammülü olmayan bir ülkenin, en büyük kentinin belediye başkanı sanırım hiçbir zaman bir olimpiyat finalinde gururla yürüyebilme şansını yakalayamıyacak dostlar.

Olimpiyat müsabakalarını izlerken, bize benzeyen, bizden görünen iki karakter de yakaladım.

Birincisi ‘dünyanın en kötü yüzen yüzücüsüydü...’ Bilmem Afrikalı cesur; ancak yeteneksiz yüzücüyü izlediniz mi? Kulaçlarındaki tuhaflığı, ileri gittiğini zannederek çaba harcamasını nedense bize benzettim.

Bir başka ‘bizden biri’ ise Rusların bayan voleybol takımının antrenörüydü. Grup maçlarında yendikleri Küba’ya, sırf antrenörlerinin suratsızlığı, sertliği ve hırçınlığı yüzünden kaybetti Rus bayan sporcular. Öyle ki, her mola alışta kenara bile gelmek istemediler. Düzenli giden takıma habire bağırıp, hakaretler yağdırarak motivasyonlarını berbat etti Rus antrenör. Aklı sıra baskı disiplini ve güzel oyunu getiriyor zannındaydı. Ancak büyük bir hezimet ile altın madalyayı kaptırarak ödedi bu yanılgıyı...

Ben şahsen bu iki önemli şahsiyetin Türkiye'ye transfer edilmesini talep ediyorum. Yüzücü ve bayan voleybol takımı antrenörü hem medyamıza hem de ülke dokumuza yakışan kişiliklerdir.. Belki de hep birlikte bir 'karanlıklar olimpiyatı' düzenleriz. Ne dersiniz güzel olmaz mı?


f.baris@zaman.com.tr


Mehmet Ali YILDIRIMTÜRK

Panorama

Motivasyon

Son zamanlarda sıkça kullanılan bir kelime motivasyon. Sözlükteki karşıtı “Bir görüş veya inancı benimsetme çabası” olarak geçiyor. Bugünlerde ekonomide topluma kazandırılması gereken en önemli olgulardan biri motivasyon.

Hükümetin uygulamakta olduğu istikrar programı sivil toplum örgütleri ve halktan henüz tam destek alamamış olmasına rağmen, ekonomi yönetiminin her fırsatta görsel ve yazılı basın aracılığı ile halka vereceği motivasyon, onu daha çabuk başarıya ulaştıracaktır.

Her ay başında açıklandığında çeşitli tartışmalara neden olan enflasyon rakamlarının bir miktar hedefini aşmış olsa da düşürülebiliyor olması, zaman içinde halktan destek bulacağına inanıyorum. Artık “yüksek enflasyonlu hayat” toplumun kaderi olmaktan çıkacaktır.

Hafta sonunda MB Başkanı Sayın Gazi Erçel’in gelecek 18 aya ilişkin enflasyon ve kur politikası hedeflerini açıklamaları da programın tavizsiz uygulanacağını gösteriyor. Yeter ki siyasî istikrar bozulmasın.

Dövizde durum

Ay sonu vergi çıkışlarının para piyasalarında oluşturduğu nakit sıkışıklığı, döviz işlemlerinde sakin seyre neden oldu. Döviz fiyatları MB kontrolünde ve parite paralelinde değişim gösterdi. Hafta süresince dolar 664 bin ilâ 666 bin lira arasında işlem gördü. Hafta sonunda dolar 661 bin 500 liraya geriledi. Mark ise haftaya 298 bin liradan başladı. Hafta içinde 300 bin 500 liraya yükseldi. Hafta sonunda mark 298 bin 500 liradan satıldı. Bu hafta döviz işlemlerinde bir miktar hareketlenme olabilir.

Danimarka, Euro’ya hayır dedi

Uluslararası piyasalarda bir önceki hafta Euro'nun düşüşünü önlemek için kapsamlı müdahalenin ardından, geçtiğimiz hafta bu müdahale değişik şekillerde yorumlandı. Euro'nun gerilemesi halinde, tekrar müdahale edilebileceği görüşü ağırlık kazandı. Hafta sonunda Danimarka'da Euro'ya katılma konusunda yapılan halk oylamasında “hayır” oylarının fazla çıkmasıyla Euro, dolar karşısında bir miktar gerilediyse de petrolün varil fiyatının 29 dolar seviyelerine gerilemesi doları zayıflattı. Ayrıca EBC Başkanı Duisenberg'in Euro’yu destekleyici konuşmaları, Euro’nun 0,87 doların üzerinde kalmasını sağladı. Bu gelişmelerle hafta süresince Euro/dolar paritesi 0,8750–0,8850 seviyelerinde hareket ederken, dolar/mark paritesi 2,2150–2,2450 aralığında işlem gördü. Dolar/mark paritesinin 2,210 seviyesinin aşağı yönde kırılması halinde 2,1750 desteğini test etmesi bekleniyor.

Altında tepki hareketi

Uluslararası piyasalarda doların gerilemesi ile altının onsunda kısmî artış oldu. Ayrıca ay sonu kısa pozisyon kapatma amaçlı alımlardan da altın destek buldu. Geçtiğimiz hafta süresince altının onsu 273 ilâ 278 dolar aralığında işlem gördü. Haftayı onsu 274,25 dolardan tamamladı. Altının parite etkisi altındaki hareketinin sürmesi beklenirken, teknik olarak onsu 272–278 dolarda kısa vadeli destek ve direnç noktaları bulunuyor.

İAB ve Kapalıçarşı altın piyasasında altın dar fiyat aralığında, sakin işlem hacimli bir haftayı geride bıraktı. Nakit sıkışıklığı bu piyasayı da olumsuz etkiledi. 24 ayar altın TL/gr’da haftaya 5 milyon 850 bin liradan başladı. Hafta içinde 5 milyon 950 bin liraya kadar yükseldi. Ancak haftanın son gününde tekrar 5 milyon 850 bin liraya geriledi. Önümüzdeki günlerde altın fiyatının doların hareketine göre yön bulması bekleniyor.

Bu hafta piyasalar

Bu hafta piyasalar yurtdışındaki gelişmelerden etkileneceği gibi, yarın açıklanacak eylül ayı enflasyon rakamlarından da etkilenecektir. Ayrıca, TBMM’nin yeni yasama dönemi çalışmalarından, siyasî gelişmelerden ve özelleştirme ile ilgili açıklamalardan etkileneceğini düşünüyorum.

Sizlere hayırlı ve bol kazançlı hafta dilerim.

0212 527 62 58


a.yildirimturk@zaman.com.tr


Ali Halit ASLAN

Washington Sütunu

Müşerref'in Tony'si ve bizim Joe

ABD'de hegemonik gücünün en önemli unsurlarından olan ordu, dış politikanın şekillendirilmesinde her zaman söz sahibi olmuştur.

Soğuk Savaş sonrasında başlayan globalleşme sürecinde de Pentagon'un dış siyasetteki rolü azalmak şöyle dursun, arttı. Washington Post'ta çalışan araştırmacı gazeteci Dana Priest'in geçen hafta yayınlanan yazı dizisi, generallerin Amerikan dış siyasetindeki ağırlıklarını nasıl artırdıklarını anlatıyor. Konu, ABD'yle yakın ilişkisi olan Türkiye'yi de yakından ilgilendiriyor.

Priest yazısında dünyayı dört ana bölgeye ayıran Avrupa, Merkez (Ortadoğu ve Orta Asya), Pasifik ve Güney komutanlıklarının başındaki dört yıldızlı generallerin diplomatik faaliyetleri üzerinde duruyor. 1947'de kurulan bölge başkomutanlıkları 1980'den itibaren etkili olmaya başlamış ve 14 yıl önce yetkileri ve imkanları daha da genişletilmiş.

Priest'in Roma İmparatorluğu dönemindeki 'prokonsül'lere (umumi vali) benzettiği başkomutanların emrinde Beyaz Saray'da başkana bağlı dairelerdeki kadar eleman bulunuyor. Bütçeleri senede 380 milyon dolar dolayında. İstedikleri yere kalabalık heyetlerle uçuyor, dışişleri enstitülerine ve istihbarat merkezlerine milyonlar akıtıyor, uluslararası konferanslar düzenliyorlar. 'Askerci' olarak bilinen cumhuriyetçilerin hakimiyetinde olan cimri Kongre, generallerin harcamalarını denetlemiyor. Bu durum, Dışişleri Bakanlığı bütçesinde Kongre'den genelde köstek yiyen Clinton–Gore yönetimince bir çıkış yolu olarak görülmüş. Globalleşen dünyada generallerin askeri bağlantılarını kullanarak tutkallama fonksiyonu görmesi teşvik edilmiş.

Faaliyetlerini doğrudan savunma bakanı ve başkana rapor edebilen 'yarı–bağımsız' başkomutanların etkinliği Genelkurmay Başkanı'nı dahi kıskandıracak seviyede. Hatırlarsanız eski Avrupa Bölge Komutanı General Wesley Clark, Kosova'da ve Merkez Bölge Komutanı Anthony Zinni ise Irak'ta Beyaz Saray'a bile posta koymuştu.

Başkomutanların ülkeleri kendi bölgelerine almak için aralarında pazarlık yaparak adeta '19. yüzyıldaki Avrupalı sömürgeciler' gibi dünyayı paylaştığını anlatan Dana Priest, Washington Post internet sitesindeki bir söyleşide gazeteci olarak hedefinin 'bu insanların dünyaya nasıl baktığını' ortaya çıkarmak olduğunu ifade ediyor. Çünkü Amerikan dış siyasetinin şekillenmesinde onların bakışları son derece etkili oluyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, geçen ekimde Pakistan'daki darbe sonrasında Amerikan politikasının seyri.

Beyaz Saray darbeden sonra General Müşerref'e sert bir protesto mesajı gönderiyor ve merakla cevabı beklemeye koyuluyor. Ancak General Müşerref, ne başkan Clinton'ı, ne Dışişleri Bakanı Albright'ı, ne de Savunma Bakanı Cohen'i değil, Merkez Bölge Komutanı General Anthony Zinni'yi arıyor. Ve 'Tony' diye hitap ettiği generale derdini anlatıyor. Allah her darbeciye 'Tony' gibi bir dost nasip etsin! Çünkü Müşerref'in 'Tony'si daha sonra Beyaz Saray'ı Pakistan'daki yeni rejime karşı yumuşatan ve hatta Clinton'ın Müşerref'i ziyaret etmesini sağlayanların başında geliyor. General Zinni'nin mantığı şöyle işliyor: 'Eğer Müşerref başarılı olamazsa, aşırılar ya da İslami fundamentalistler yönetimi eline alabilir veya kaos olabilir'.

Dana Priest, 'Bölge başkomutanları görev mahallerinde ve Washington'da o denli saygı görüyor ki, çoğu zaman dış ilişkiler stratejisini onlar şekillendiriyor.' diyor. Fakat askerlerin 'uzun kariyerleri süresince geliştirilen ilişkiler sayesinde yurtdışında ittifaklar kurma' felsefesinin ürünleri bazen sivil görüşlerle çatışıyor. Priest'e göre Türkiye, ABD'de üzerinde sivil–asker çatışmasının yaşandığı ülkelerden biri. Yönetim ve Kongre, insan hakları ihlallerinden dolayı Guatemala, Şili, Kolombiya, Pakistan, Nijerya ve Türkiye gibi ülkelerde silah satışlarını şarta bağlamak ya da durdurmak yoluyla 'değişim' için baskı yapmak istiyor. Ancak bölge başkomutanları ve Pentagon, neredeyse daima 'değişime ikna etmek için angajmanı (ilişkileri) devam ettirme' yönünde bastırıyor.

Pasifik Bölge Başkomutanı Amiral Dennis Blair, işte bu felsefeye dayanarak Başkan Clinton'ın Doğu Timor'da olanlardan dolayı Endonezya ordusuyla askeri ilişkileri kesme kararına rağmen geçen nisanda ülkeyi ziyaret ediyor. Hem de başta ABD'nin Endonezya büyükelçisi olmak üzere dışişleri ve Kongre'den birçoklarının yoğun itirazlarına rağmen.

Priest, başkomutanların yabancı ülkelerle ilişki dozajını 'tarihi' faktörlere bağlıyor. Mesela ABD'nin güvenlik konusunda baskın olduğu Avrupa ülkeleriyle ilişkilerde başkomutanlar büyük rol alırken, 'geçmişte istismarcı rejimlere destek vermiş olmasından dolayı' ABD ordusuyla ilişkilerini sınırlandıran Latin Amerika hükümetleri için durum çok farklı.

Bütün bu bilgilerden hareketle Türkiye ile ilişkileri birinci dereceden 'milli güvenlik' çıkarlarına dayalı olan ABD'nin Türkiye siyasetinde aynı zamanda NATO'yu da yöneten Avrupa Bölgesi Başkomutanı'nın mühim bir rol oynadığı çıkarımını yapmak yanlış olmasa gerektir. Bu durumda bize bazı sorular sorma hakkı doğuyor:

Acaba bizim bölgeye bakan Amerikalı komutanlar Türk ordusuyla diyalog yollarını kapatmamak ve stratejik çıkarlarını tehlikeye düşürmemek için Washington'a neler telkin ediyor? Ermeni tasarısı meselesinde ağırlıklarını koydukları gibi, başka hangi konularda bastırıyorlar? Mesela ABD'nin insan hakları ve demokratikleşmeye aykırı 28 Şubat sürecine 'sükuten ikrar' politikasında bu tür 'sivilötesi' operasyonların rolü var mı?

Unutmadan söyleyeyim: Şu anda ABD'nin Türkiye'yi de içine alan Avrupa Bölgesi ve NATO Başkomutanlığı görevini yürüten kişi General Joseph Ralston. General Ralston'ı, Ekim 1999'da Musevi örgütü JINSA tarafından emekli Orgeneral Çevik Bir'e yapılan ödül töreninden hatırlıyorum. Genelkurmay İkinci Başkanlığı'nı yürüten General Ralston, Avrupa Başkomutanlığı görevine yeni atanmıştı. Çevik Paşa gururla dolup taştığı o gece, Joseph Ralston'ı 'kariyeri boyunca dostluk geliştirdiği ve aynı değerleri paylaştığı' bir meslektaşı olarak saygıyla selamlamıştı.

Varsın Pakistan'ın Tony'si olsun, bizim de kapı gibi bir Joe'muz var!..


ah.aslan@zaman.com.tr


Hasan ÜNAL

Analiz

Batı'nın Sırbistan siyasetinin çıkmazları

Batı dünyası son yıllarda bir ülkedeki yönetimin üzerine gittiği zaman garip denilebilecek çelişkilerle dolu siyaset üretebiliyor. Bazen siyaset, stratejik temelleri itibariyle istenilen sonuçları vermeyecek tarzda belirleniyor.

Bazen de uygulamada Batılı ülkeler arasında birliktelik sağlanamıyor. Mesela Batı dünyasının yıllarca İran ve sonra da Irak'a yönelik politikalarında bu tür problemler fazlasıyla vardı. Bu tür sorunlar Batı'nıan Kafkasya ve Orta Asya politikalarında da görüldü.

Batı'nın şimdilerde Sırbistan, daha doğrusu Miloşeviç'e yönelik siyasetinde de benzeri unsurları görmek mümkün. Miloşeviç ve Sırbistan yönetiminin Bosna'daki soykırımdan, Hırvatistan'ın Krayina bölgesindeki katliamlardan ve etnik temizlikten ve Kosova'da yaşananlardan sorumlu olduğunu biliyoruz. Bütün bunlardan dolayı Miloşeviç yönetiminin cezalandırılması gerektiğine de hiç şüphe yok.

Ancak bunun nasıl yapılması gerektiği konusunda Batı dünyasında pek çok görüş ayrılığı var. Birincisi, Miloşeviç yönetiminin dahi uluslararası sistemin dışında tutulup tutulmaması konusunda Avrupa Birliği üyeleri arasında hem sorunun tespiti hem de uygulanan politikalar açısından tam bir görüş birliği olduğunu söylemek mümkün değil. Mesela AB üyesi Yunanistan, Sırbistan yönetiminin bu haliyle bile AB sisteminin içine alınması için ısrar ediyor. İtalya da Yunanistan'a yakın. Fransa Dışişleri Bakanı ise geçenlerde epeyce ırkçılık kokan açıklamasında 'Sırpların neticede Avrupalı' olduklarını söylemekteydi. Belki bununla etnik temizlik ve ırkçılığın gerçek vatanının bugünkü Avrupa olduğunu ifade etmek istemişti.

ABD yönetimi Sırbistan yönetimini sıkıştıracak tarzda adımlar atmakla birlikte, Amerikan siyasetinde de pek çok çelişkiler tespit etmek mümkün. Mesela Miloşeviç'in seçimler yoluyla iktidarı bırakabileceğine inanmak bana biraz garip geliyor. Kaldı ki, eğer bu doğru bir tespit olsa bile, seçimlerin birinci turunda yüzde kırk sekiz oy aldığı açıklanan muhalefeti seçimlerin ikinci turuna gitmekten imtina etmeye teşvik etmek hangi siyasî akla hizmet edebilir? Birinci turda Koştunitsa'nın yüzde kırk sekiz oy aldığı açıklandığına göre, aslında Koştunitsa'nın muhtemelen yüzde elli sekiz civarında oy almış olması akla yatkın geliyor ve bu performansını ikinci turda da gösterebilir.

Hatta bu oranı bir miktar daha yükseltebilirse, Miloşeviç'in seçim hilesi yapabileceği barajın da üstüne çıkabilir. O zaman Miloşeviç iktidarı bırakmak istemezse (ki, muhtemelen istemeyecek ve başka yollara başvuracaktır), o zaman Miloşeviç'in üzerine gitmek daha kolay olmaz mı? Eğer muhalefet ikinci tura katılmayı reddederse, Miloşeviç başka aday olmadığı için kendisini seçim galibi ilan etmeyecek midir? Seçimlerden kaçmış olacak olan muhalefet kendisini nasıl galip ilan edecektir?

Batılı dünyanın Miloşeviç iktidardan ayrılırsa her şeyin düzeleceği yolunda verdiği hava da doğru değil. Muhalefetin adayı Koştunitsa'nın Bosna savaşı sırasında Radovan Karaciç'in en yakınlarından birisi olduğunu ne zaman unuttuk? Koştunitsa'nın Miloşeviç'e muhalefetinin, onun temel siyasetine; yani etnik temizliğe değil, bu siyaseti başarıya ulaştıramamasına olduğunu bilmiyor muyuz? Koştunitsa ile Kosova ve Karadağ gibi sorunların daha makul ve daha gerçekçi bir şekilde ele alınabileceğini zannediyorsak, bu da büyük bir yanlışlar zincirinin sadece başlangıcı olacaktır.

Bütün bunları iyice düşünüp, Sırbistan'da son on yıl içerisinde kamuoyunun ve entelektüel zümrenin geçirdiği transformasyonu iyice anlamaya çalışmak gerekiyor. Sırp kamuoyu kendi içine kapalı, mini süper güç olma iddialarıyla yaşamayı tercih ettiği sürece bu tür sorunlar yaratmaya ve şimdikine benzer ortamlar içinde yaşamaya mahkumdur. Dolayısıyla belki de yapılacak en iyi iş, Sırbistan'ı etrafına zarar veremez hale getirip, sonra da kendi haline bırakmak olmalıdır. Sırp entelektüel yapısının kendi kendisini ciddi surette sorgulamaya ihtiyacı var.


h.unal@zaman.com.tr


Bülent KORUCU

Manzara

Yenilgiye doymayanlar partisi

CHP, sayısı ancak resmi kayıtlarla takip edilebilen kurultaylarından birini daha geride bıraktı. Seçim yenilgisine ve ilk defa Parlamento dışında kalmasına rağmen CHP’de değişen fazla bir şey yok.

Yenilgi sonrasında usta bir manevra ile hedef tahtası olmaktan kurtulan Deniz Baykal da emanetini geri aldığına göre, oyun kaldığı yerden devam edebilir.

Kurultay konuşmasında, partisini, ‘birbirinden nefret eden insanların konfederasyonu’ olarak tanımlayan Baykal’a katılmakla birlikte, ‘yenilgiye doymayan pehlivanlar partisi’ nitelemesini de kayıtlara geçirmek istiyorum. Önce, pehlivan tefrikalarına taş çıkaran ve başrollerinde Erdal İnönü ile Deniz Baykal’ı gördüğümüz kurultaylar zinciri yaşadık. Ardından Baykal–Karayalçın güreşi başladı. İktidardaki partisi SHP’yi, elleriyle teslim ettikten sonra, kâh rakip, kâh rakiplerin antrenörü olarak Baykal’ın karşısına çıkan Murat Karayalçın’ın, atölyelerinde bir sonraki kurultay için nasıl bir strateji hazırlayacağını merak etmiyorum. Karbon kağıdıyla çoğaltılmış kurultayları ezberledik artık.

Değişim adına tek umut verici gelişme şövalyesi Adnan Keskin’in, Baykal’ın yanıbaşında olmaması ve Mehmet Moğultay gibi güçlü(!) muhaliflerin ayrılık türküleri söylemesi. İşin esprisi bir yana, parti içi muhalefet de, partinin bizzat kendisi de yenilgilerden ders almıyor.

Dünya solu, İngiltere, Fransa ve Almanya’da ezici seçim zaferleri ile iş başına gelmiş sosyal demokratlarla altın çağını yaşarken, CHP bunları sadece avunma malzemesi şeklinde kullanıyor. ‘Onlar neyi doğru yapıyor, biz nerede hatalıyız’ değerlendirmeleri CHP’ye çok uzak. En azından kendi tarihindeki başarıları masaya yatırması, partiyi doğru sonuçlara götürebilir. 1977’deki yüzde 39,9 ve 1989 yerel seçimlerindeki yüzde 29, iyi tahlil edemiyor, başarısızlıklar yanında, başarıları da değerlendiremiyorlar.

Terörün büyük ölçüde etkinliğini kaybetmesiyle birlikte halkın iki öncelikli gündem maddesi var: Ekonomi ve demokrasi. Hayat pahalılığı, dengesiz refah dağılımı ve enflasyon, halkın büyük kesiminin birinci gündemi. Demokles’in kılıcı gibi tepesinde sallanan anti–demokratik kanunlar ve bunlara dayanılarak gerçekleştirilen uygulamalar da vatandaşın canını yakmaya devam ediyor. Sosyal demokrat olduğu iddiasındaki partiler için, bundan daha uygun konjonktür bulunabilir mi? Peki son kurultayda bu konularla ilgili somut olarak ne söylendi? Şu anda keserin farklı siyasi yapıları yontuyor olması, CHP kadrolarını suskunluğa sevk ediyor. Bu, sosyal demokrasiye sığar mı? Yoksa Prof. İdris Küçükömer’in dediği gibi gerçekte sağ ve tutucu partiler sol tarafta oturanlar mı?

CHP, sandıkta devletin değil, halkın oy kullandığını hâlâ kavrayamadı. Birçokları tek parti döneminin kapandığından bile habersiz gibi. Halkın beklentilerine, taleplerine cevap üretmek yerine, parti içinde kişisel mücadeleler, ülke çapında ise ideolojik saplantılarla hareket ediyorlar. Yerelde ve genelde ellerine geçen iktidar fırsatlarını iyi değerlendirmediler. Küçük hesaplar, tabana dönük popülist yaklaşımlarla, kitleleri kucaklamayı beceremediler. Bir önceki seçimlerde barajı kıl payı geçtiklerinde bile seçmenin uyarısını dikkate almadılar. Kurultayda açılan pankart maalesef haklı: 8,7 de yetmiş görünmüyor. Bu söylem, bu halkı anlamama inadı devam ettikçe yenilgiler de sürecek.

Oysaki, CHP kendisi ve ülkesi için yenilenmek ve değişmek zorunda. Gerçek bir sosyal demokrat parti olarak siyasi yelpazede yerlerini aldıklarında, ülke de, demokrasi de kazanacak. Onlar kaybettikçe hepimiz kaybediyoruz. Onların yenilgisine biz doyduk...


b.korucu@zaman.com.tr


Mustafa ÜNAL

Sezer'den Meclis'e yol haritası

Meclis’in 3 aylık tatili bitti ve yeni yasama yılı dün Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in açış konuşmasıyla başladı. Bu start bir anlamda müthiş gelişmeleri bünyesinde barındıran sonbahar sürecinin başlaması demek.

Cumhurbaşkanı Sezer’in kararnamelere karşı olumsuz tavrı nedeniyle hükümet ve Çankaya arasında esen soğuk rüzgârlar dün Genel Kurul’da da kendini gösterdi. Milletvekilleri Cumhurbaşkanı Sezer’in konuşmasına dikkatlerden kaçmayan iki farklı tavır sergiledi.

Muhalefet partileri FP ve DYP sıralarından sıkça alkışlar yükselirken DSP, MHP ve ANAP milletvekilleri Cumhurbaşkanı’nın uzun konuşmasına cılız tepkiler verdiler. Bu hareketsizlik kuşkusuz hükümetle Çankaya arasında yaşanan gerginlikten kaynaklanıyordu. Sıkıntının milletvekillerine de yansıdığı anlaşılıyor.

Belki önümüzdeki günlerde Cumhurbaşkanı’nın yetkilerini sınırlamaya kadar gidecek bu konu yeni dönemin en karakteristik özelliği olmaya aday. Bu noktadan değerlendirilirse yeni yasama yılının sıkıntılı açıldığı söylenebilir. En azından hükümet açısından böyle...

Cumhurbaşkanı Sezer’in konuşmayı pek sevmediği biliniyor. Çankaya’ya çıktığı günden bugüne mesajlarını ağırlıklı olarak yazılı vermeyi tercih ediyor. Meclis’in açılışında yapacağı konuşma bu bakımdan önemliydi. Gerek hükümetle arasında yaşanan soğukluğa gerekse sonbahar siyasetine ilişkin vereceği mesajlar merakla bekleniyordu.

Cumhurbaşkanı beklentilerin aksine konuşmasını uzun tuttu ve 80 sayfalık bir kitapçıktan okudu. ‘Türkiye’nin çağdaş uygarlık çabasındaki önceliklerine değineceğim.’ diye başladığı, hukuk devleti ve demokrasiye vurgularla sürdürdüğü konuşmasında oldukça çarpıcı mesajlar verdi. Öte yandan Ermeni soykırımını yeniden ısıtan ABD’ye de gerekli sözleri söyledi.

Cumhurbaşkanı Sezer’in, Türkiye’nin, çağdaş, demokratik uluslar topluluğu içindeki saygınlığını artırmak yönünde Anayasa’nın gözden geçirilerek özgürlükçü, katılımcı, güvenceli yeni anayasa oluşturulmasına ihtiyaç duyduğunu söylemesi milletvekillerine yapılmış yerinde bir çağrıydı.

İnsan hakları alanında evrensel normlara uyum sağlamak için Anayasa ve yasalarda değişiklik yapılmasının zorunluluk olduğunu vurguladı.

Hükümeti, Meclis’e şikayet anlamına gelen şu sözler önemli:

Kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisinin ivedi ve zorunlu olmayan durumlar için verilmesi, hemen her konuda düzenleme yetkisi tanınarak uygulamaya yaygınlık ve süreklilik kazandırılması yasama yetkisinin devri anlamına gelir ve Anayasa ile bağdaşmaz.

Yolsuzluk kapsamında söylediklerinin üzerinde durmaya değer:

Toplumun etik ve hukuksal kurallarını ihlal eden yolsuzluk yanında dar bir çevreye büyük çıkarlar sağlanmasına olanak veren, kamu kaynaklarını belirli çevrelerin çıkarına dönüştüren, kıt kaynakların kamu yararına, eşitlik ve adalet ilkelerine uygun, akılcı kullanımına engel olan tüm siyasal ve yönetsel yozlaşmaları da yolsuzluk kapsamında ele alıp değerlendirmek zorunlu duruma gelmiştir.

Zaman zaman siyasete kadar uzanan yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarının Cumhurbaşkanı Sezer tarafından seslendirilmesini önemsemek gerekir. Bu sözler yeni döneme ilişkin bazı kasırgalı gelişmelere de ışık tutacak nitelikte.

Cumhurbaşkanı Sezer, milletvekillerine ‘zorunlu’ gördüğü bazı konularda görev çağrısı yaparken bu dönüşümü gerçekleştirecek siyasî partilere dair getirdiği şu eleştiri gözlerden kaçmadı:

Kendi iç yapılarında ve uygulamalarında demokrasinin gereklerine uygun davranmayan, demokratik kuralları geçerli ve etkin kılmayan siyasal partilerin demokratik devlet ilkesini tüm kural ve kurumlarıyla gerçekleştirmesini beklemek güçtür.

Cumhurbaşkanı Sezer’in 80 sayfalık uzun konuşması Avrupa Birliği sürecinde milletvekillerine ‘görev yükleyen’ bir yol haritası diye yorumlanabilir. Hükümetin, kararnameleri iadesi nedeniyle baş gösteren soğukluğu bir yana bırakarak, dünyanın gittiği istikameti gösteren haritaya uygun çalışma disiplinine girmesi temenni edilir.

Ancak Sezer’in dediği gibi, siyasî partilerin, mevcut yapılarıyla demokratik devlet dönüşümünü gerçekleştirmesi de güç...


m.unal@zaman.com.tr


Erol ÖZBİLGEN

Cihannüma

Osmanlı ülkesinde fizik bilimlerin evrimi

On yedinci yüzyıl öncesinde fizik bilimler katı ve sıvı maddelerin statiği, devinimi; ışığın yansıması ve kırılması; ısı ve ateş konuları ile uğraşıyordu. Ortaçağ'ın matematik ve teknik düzeyi olayların niceliklerini belirlemeye yeterli olmadığından yalnızca niteliklerle ilgilenmekteydi.

Dolayısıyla eski Yunan ve özellikle Aristoteles'in etkisinde gelişmiş fazla ayrıntılı bir doğa felsefesi sayılabilir. Nitekim fizik bilimler Batı'da "Philosophiae Naturalis", Osmanlı ülkesinde de "Hikmet–i Tabiiyye" olarak anılmaktadır.

Ancak on yedinci yüzyıla gelindiğinde önce Galile fizik yasalarının anlaşılması için matematiğin gerekliliğini açıkladı. Sonra da Newton ünlü eseri "Philosophiae Naturalis Principia Mathematica" (Doğa Felsefesi'nin Matematik İlkeleri)'yı yayımladı. Fiziki felsefe halinden çıkarıp, bilime doğru yönelten bu eserde Newton "türev" kavramını ilk kez açıklayıp hem "Sonsuz Küçükler Hesabı"nı ve hem de "Dinamik" bilimi kurmuş, ayrıca Gök Mekaniği'nin "Evrensel Gravitasyon Yasaları"nı tamamlamıştır.

Fizik bilimlerinde başlayan evrim yeni deney aletlerinin bulunması ve matematik analizin gelişmesiyle sürekli devam etti. Örneğin gök dürbünü, teleskop ve mikroskopla o zamana kadar mümkün olamamış gözlemler yapıldı. Geliştirilmiş teknik düzeneklerle metallerin elastik ve plastik deformasyon limitleri (Hooke deneyi) ölçüldü. Matematik Analiz'in uygulanmasıyla Arşimed'in hidrostatik yasaları genişletilip Hidrolik ve hidrodinamik bilimleri kuruldu.

Diğer tarafından matematik, fizik ve doğa bilimleri üzerine araştırmalar yapan bilim kurumları oluşturuldu. 1609'da "Roma Bilimler Akademisi"; 1620'de "Fransız Tıp Akademisi"; 1645'te "Londra Kraliyet Akademisi"; 1666 yılında "Fransız Bilimler Akademisi" (1); 1700'de "Berlin Bilimler Akademisi" ve 1725 yılında "Petersburg Bilimler Akademisi" kuruldu.

Bu kurumlar kendi aralarında ve bilim adamlarıyla iletişim kuruyorlar, makaleler, kitaplar ve ansiklopediler yayımlanıyordu. Böylece dağınık olgular, tekil deneyler, ilgisiz hatta tümüyle farklı nitelik taşıdıkları sanılan olaylar birleştirilerek bütün haline getirildi, bilimsel yasalar bulundu.

On yedinci yüzyıl öncesinde ise, hem Batı'da hem de Osmanlı ülkesinde fizik bilimlere bakış Aristocu olduğundan, aralarında fazla farklılaşma yoktu. Aslında Aristo'yu da Batı'ya tanıtan kendilerinin Averroizm dedikleri İbn Rüştcülük akımı olmuştur. Ne var ki İslam ülkelerinde Farabî, İbn–i Sina gibi Aristocu üstatlara rağmen, Aristoculuk ve İbn–i Rüşdiye cereyanının Gazalî tarafından reddedilmesi ve sonrasında yüzyıllar süren "Tehâfüt" çatışmaları ulema arasında fizik bilimlere karşı çekince uyandırdı.

Nitekim on yedinci yüzyıl başlarındaki Osmanlı tasniflerinde fizik bilimleri Hendese'ye bağlı "Menâzır İlmi (Perspektif), Yakıcı Aynalar İlmi, Ağırlık Merkezleri İlmi, Cerr–i Eskâl (Ağırlık Çekme) İlmi, Mesaha (Yüz Ölçümü) İlmi ile İlm–i Hey'et (Astronomi) bağlı "Zic ve Vakitler İlmi, Vakitlerin Yazılışı (Takvim), İrsad (Gözlem) İlmi, Rasad Aletleri İlmi, Zamanları Bilme İlmi, Müteharrik Küreler İlmi, Küre Düzlemleştirme İlmi, Yıldızların Şekilleri İlmi, Ayın Yörüngesini Bilme İlmi, Gece ve Gündüzün Muadeleti (Ekinoks) İlmi, Zaman Ölçen Aletleri Yapma İlmi (Bengamat)" olarak sıralanmaktadır. (2)

Bu tasnifte yer alan isimler aslında bağımsız birer bilim olmaktan ziyade bölüm başlıkları gibidirler. Üstelik bir sistem oluşturacak biçimde aralarında bağlantılı da değillerdir. Diğer taraftan on sekizinci yüzyıl sonlarına kadar Osmanlı ülkesinde fizikle uğraşan pek bulunmadığı için ortalarda hiçbir araştırma kurumu da yoktur.

Kısaca söylenirse on yedinci yüzyıl sonrasında Batı'da terk edilen skolastik "Doğa Felsefesi" anlayışı ve Aristo etkisinin yerini araştırma kurumları, bilim adamları ile üniversitelerde okutulan deneysel fizik aldı. Osmanlı ulemasının bu konuya karşı ilgisizliği ve isteksizliği ise devam etti.

Bu da Tanzimat sonrasında onları, Batı bilimler sistemini, epistemolojisi birlikte kabullenmek zorunda bıraktı.

(1) Fransız Bilimler Akademisi'nin bünyesinde yer alan "Geometri, Astronomi, Mekanik, Anatomi, Kimya, Botanik, Coğrafya, Gemicilik, Genel Fizik, Mineraloji, Zooloji, Tıp ve Cerrahi" bilim kollarının her birinde altı bilim adamı ve sekreteryası çalışmaktadır.

(2) Taşköprîzâde, Mevzuât ül–ulûm


e.ozbilgen@zaman.com.tr


Mehmed NİYAZİ

Tahlil

Bizim de lobimiz olmalı

Amerika Birleşik Devletleri’nin Kongresi’nde sık sık ele alınan sözde Ermeni soykırımı meselesi artık kabak tadı verdi. Bundan önce de değişik kereler ele alındı; fakat Kongre’de kabul edilmedi.

İddia edilen soykırım olayının üzerinden bunca yıl geçti; çeşitli kereler Kongre’ye geldi. Gerçekten soykırımı yapılmışsa, kendini yetkili görüyorsa, haberdar olduğu halde bugüne dek, karşı olduğunu belirtir bir adım atmamışsa, Kongre de zımnen bu soykırımı tasvip etmiş sayılmaz mı? Dolayısıyla onların soykırımcılıkları gündeme gelmez mi?

Yıllarca önce bu soykırımı meselesi Kongre’nin gündemine geldiğinde Washington Post Gazetesi’nin genel yayın müdürü ile televizyonların bir kanalında röportaj yapılmıştı: Adamcağız bizim yetkililerin telaşlarını anlayamadığını söyledi ve ilave etti: Ne var bunda? Siz de bizi Kızılderili soykırımcısı olarak ilan edebilirsiniz. Elbette o da, dünyamızda hakkın değil, gücün hakim olduğunu biliyor, güçlü olmanın verdiği rahatlıkla konuşuyordu. ABD zayıf bir devlet olsa, bazı emperyalist güçlerin üzerinde hesapları bulunsa böyle konuşur muydu?

Hukuki mantıkla bakınca, Kongre’nin böyle bir konuyu ele alması eğlenceli bir durum sergiliyor. Soykırım, bir devletin organize birliklerine verdiği emirle gerçekleşir. Konu edilen durum hiç de böyle değildir ve tarihî bir meseledir. Ermeniler Osmanlı Devleti’nde “Millet–i Sadıka” olarak yaşıyorlardı. Birinci Dünya Savaşı’nda Rusya ile karşı bloklardaydık. Osmanlı’yı içerden çökertmek için Rusya, Hıncak ve Taşnak çetelerini gönderdi, bu çeteler Doğu Anadolu’da katliama başladılar. Estirdikleri terörle yerli Ermenilerin bazıları da ister istemez bunlara katıldılar. O bölgede yaşayan Müslüman ahali de silahlanıp karşılık verdi. Azınlık olarak yaşayan Ermenilerin büyük bir katliama uğramaması için, Osmanlı Devleti onları gene kendi toprakları olan Suriye ve Lübnan’a göç ettirdi. Bunun için de bütçesine, o zaman için korkunç bir meblağ olan, iki milyon lira koydu. Bunların bir kısmı hâlâ Suriye ve Lübnan’da yaşıyor; bir kısmı Fransa’ya, ABD’ye, Güney Amerika’ya ve diğer ülkelere göçtüler. Günümüzde ABD’de bir milyon Ermeni olduğu tahmin ediliyor. Fransa’da küçümsenemez miktarda Ermeni yaşıyor. Diğer ülkelerdeki istatistikler değerlendirilir. Osmanlı’da ne kadar Ermeni yaşadığı biliniyor; nüfus artış hızları göz önünde bulundurularak şimdiki nüfusları ele alınır, o zamanın yolculuklarındaki güç şartlar düşünülerek makul bir ölüm miktarı konur; Osmanlı’da soykırımı var mı, yok mu ortaya çıkar. Kongre’nin fonksiyonu hukuki ve siyasi karar almaktır. Bu tarihî, yani ilmî bir konudur. Kongre ha bu konuda karar almış, ha da ısırganın kansere iyi gelip gelmeyeceğine dair karar almıştır. Hiç farkı yoktur; çünkü değiştireceği herhangi bir şey söz konusu değildir.

Bu sözde soykırımını Amerika’da Ermeniler, Türklerden intikam almaktan ziyade kendileri için kaşımaktadırlar. Ermeniler, Amerikan toplumunda asimile olmamak, aidiyet şuurlarını ayakta tutmak gayesiyle ısıtıp ısıtıp kamuoyunun önüne çıkarıyorlar. Ermeni ve Rum lobileri böyle konuları Kongre’ye getirince, ister istemez Yahudi lobisini bunlara karşı devreye sokuyoruz. Eğer böyle bir husus Kongre’ye gelmezse, Yahudi lobisinin işi kesatlaşır.

Kongre’de nasıl oyunlar döndüğünü en iyi takip eden gazetelerden biri kabul edilen Roll Call geçen hafta Temsilciler Meclisi’nin eski üyelerine Türkiye’nin bir milyon sekiz yüz bin dolar ödediğini yazmış. Bunun bir milyon dört yüz bin dolarını Kongre’nin alt komisyonunda bu hususu kabul ettiren Cumhuriyetçi Parti’den Temsilciler Meclisi’ne seçilmiş eski üyeler almışlar. Hem komisyona onlar getiriyorlar, hem de parayı onlar alıyorlar. Yani tavşana kaç, tazıya tut diyorlar.

Gazetelerde yer aldığına göre, komisyonlarda gününü bekleyen Türkiye’nin aleyhine daha dokuz tasarı varmış. Bunları milyonlarca dolar karşılığında savuştursak bile, Amerika’da lobiler olduğu sürece bu tasarıların sonu gelmez.

Biz istesek de istemesek de ABD daha uzun bir süre dünyanın patronudur. Yabancı lobilerden yararlanmayı geçici tedbir kabul etmeliyiz. Biz de orada kendi lobimizi kurmazsak yolunacak kaz durumundan kurtulamayız. ABD’de ne nüfusumuz ne de maddi imkanımız ciddi bir lobi oluşturmaya müsaittir. Lobi sadece para değil, aynı zamanda oy da demektir. Dikkat edersek bu gibi tasarılar hep seçim arifelerinde gündeme gelir. ABD’de gelişmekte olan zenci Müslümanlarla birlikte bir lobi düşünmeliyiz. Bu şekilde bir lobi de İslamiyet’i iyi bilen, yaşayan, dünya şartlarını takip eden insanlar tarafından kurulabilir. Dahilde bazı çevreler, sun’î de olsa, “irtica” öcüsüne ihtiyaç duyabilirler. Ama bu insanlar ülkemizi seviyorlarsa öcülerini kendilerini lazım olan yerde tutmalıdırlar. Aksi takdirde anayasasıyla, Kongre’sinin hikmet–i vücuduyla telif edilmesi mümkün olmayan soykırımı kararı müeyyideli bir şekilde ABD’de kabul edilir. Avrupa’da pek çok ülke de onları takip ederse, uğrayacağımız müşkülü zor atlatırız.


m.niyazi@zaman.com.tr


Ahmed ŞAHİN

Sohbetler

Ümit dinidir İslam, karamsarlık yok

Rabbimizin hem (rahmeti) hem de (gazabı) vardır. Ancak 'Rahmeti mi, yoksa gazabı mı?' fazla diye sorulan bir soruya Rabbimiz kendisi cevap vermektedir: – Rahmetim gazabımı geçmiştir!

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını aşmış ve taşmıştır.

Bunu kulunun iyiliğine yazdığı sevapla, kötülüğüne yazdığı günahtan da anlamak mümkündür.

Kul bir iyilik yaparsa sevabını ondan başlatan Rabbimiz, bir kötülük yaparsa günahını birden başlatmakta, böylece rahmetinin gazabını geçtiğini de açıkça ilan etmiş bulunmaktadır. Kur'an–ı Kerim'de tekrarlanan âyetler de bunu ifade etmektedir:

– Kim bir iyilik yaparsa on sevap yazılır. Kim de bir kötülük işlerse bir günah kaydedilir. (En'am–160)

Görülen odur ki, kul bir iyiliğine on sevap aldığına göre ümitsizlik hissine girmemeli, sadece iyiliğini daha da çoğaltmayı hedef almalıdır. Zira bir iyiliğe on sevap yazıldığına göre kurtulması çok mümkündür. Rabbimiz de kulun kurtulmasını istediği içindir ki lehine koymuş hükmünü. Bir hayrına on sevap yazmayı takdir buyurduğunu ilan etmiştir kitabında. Hemen ilave edelim ki bu iyiliğin de zerresi zayi olmadan intikal edecektir mahşerdeki günah sevap terazisine.

Bunu da ilan etmiştir Rabbimiz (Zilzal) suresindeki âyetinde:

– Kim zerre kadar hayır işlerse karşılığını görecektir. Kim de zerre kadar şer işlerse cezasına uğrayacaktır. (Zilzal 7–8)

* * *

Bir gün bu âyetleri okuyan Efendimiz (sas)'in huzurunda sahabeden Ebu Said el Hudri de vardı. Dikkatle dinledikten sonra sordu:

– Ya Resulellah, bu âyette Rabbimiz işlediğimiz hayrın da şerrin de zerresinin zayi olmayacağını haber veriyor, değil mi?

– Evet, öyledir, buyurunca, feryadı basıyor Ebu Said el Hudri:

– Yandın ey Ebu Said yandın, annen ağlasın haline...

Efendimiz (sas) soruyor:

– Seni yakan nedir ey Ebu Said?

– Ya Resulellah diyor, işlediğim şerrin zerresi dahi zayi olmayacaksa ben nasıl içinden çıkabilir, hesabını verebilirim bunca şerrin?

Efendimiz tebessümle izah ediyor:

– Ey Ebu Said diyor, senin zerresi zayi olmayan sadece şerrin değil ki. Hayır olan işlerinin de zerresi zayi olmadan terazinin sevap tarafına konuyor, böylece bire bir olan günahın karşısında bire on olan sevapların da tartıya giriyor, sevapların daha ağır geleceğinden seni inşaallah kurtarıyor. Yeter ki bire on kazandıran iyilik ve hayırlarını daha da çoğalt, lehine olan durumu daha da lehine çevirmekten geri kalma.

Evet, Rabbimizin rahmeti gazabını geçmiştir. Bir iyilik ve hayra on sevap verir, bunun da zerresini zayi etmeden terazisinde tartar, kulunu kurtarır. Yeter ki kul buna rağmen günahını ağır getirecek bir ihmal ve ilgisizliğe yönelmiş olmasın. Hayrı, şerrine galip gelsin.

Bundan dolayı söylenmiştir şu söz:

– Ümit dinidir İslâm, karamsarlığa yer yoktur!

– Çünkü Rabbimizin rahmeti, gazabından çoktur!


a.sahin@zaman.com.tr


Özcan PEHLİVANOĞLU

Hakem Gözüyle

İki Beşiktaş...

İki takımımız da Avrupa gazisiydi geçen hafta. Ama onlar ligimizin en kaliteli takımlarından ikisi. Zaten Beşiktaş seyircisi çoktan olanı biteni silmiş, takımını bağrına basmış, güzel ve de doğru olanı bu...

Beşiktaş ilk yarıda içi boşalmış bir balona benziyordu. Sanki İngiltere'de her şey bitmişti. Hayret ettik! Scala takımı psikolojik olarak lige hazırlayamamış, ya da takım buna direnmiş.

Beşiktaş dikkat! Bu defans, ya da defanstaki oyuncuların bu futbolu takımı çok şeyden eder. Nihat ve Münch ilk yarıda kanatları hiç kullanamadı. İbrahim ve Ahmet Dursun ne yaptıklarını bilmez haldeydi. Nitekim G.Antep'e üst üste gol pozisyonu veren defansta aksayan Rahim'i Scala hemen oyundan aldı. İmkan olsa Ümit ve Khletsov'u da oyundan alacağına eminim.

İkinci yarıda alıştığımız Beşiktaş sahaya geldi. Soyunma odasında biri onlara herhalde nerede olduklarını anlattı. İlk yarıda kullanılmayan Münch, Yasin'e iki gol attırarak takımı ve genç Yasin'i de kendine getirdi.

G.Antep iyi takım. Bir de başarılı hocaları var. Daha profesyonelce düşünürlerse Türkiye'nin her bakımdan gelişen bu şehrimize büyük başarılar yaşatırlar.

Hakem Bülent Uzun'da Türk hakemliğinin klasik hastalıklarını gördük. Hele G.Antepli Erhan Albayrak ve Batista'ya gösterdiği alakasız kartlarla misafir takımı oyundan düşürmesi ve kaleyi gören ölü top vuruşlarında takdirini birçok pozisyonda olduğu gibi evsahibi takım lehine kullanması bariz hatalarıydı.


o.pehlivanoglu@zaman.com.tr


Fatih URAZ

Uzman Gözüyle

Yine kaleciler...

Geçen pazar günü gelen yoğun isteklere artık kayıtsız kalamayacağımızı, zaman zaman kalecilik tekniği ve sorunları üzerine yazılar yazacağımızı duyurmuştuk. Anlaşıldığı kadarıyla düşündüğümüzden de fazla ölçüde bu konuya eğilmemiz gerekecek.

Perşembe akşamı yaşanan büyük hayal kırıklığının birinci sebebi tecrübesizlikse ikincisi de defans ve kaleci hatalarıydı, ne yazık ki.

Bizim zamanımızda futboldaki en büyük problem, gol yollarında yaşanıyordu. Nispeten defansı biraz daha iyi becerirken üst üste 4–5 maç bile gol atamadığımız zamanlar oluyordu. Şimdi ise bakıyoruz hem millî takım bazında hem kulüpler bazında çok rahat gol buluyorken çok da rahat gol yiyoruz.

Almanya'nın sıradanlaşan futbolunun en vasat ekiplerinden Werder Bremen'den yenilen 6 golün çoğun-da maalesef ki kaleci damgası var, yanlış defans kurgusunun imzası var.

Keza vasat bir İspanyol ekibine karşı peş peşe gelen gollerle çözülmenin vanasını da milli takımımızın 2 file bekçisi açtı ne hikmetse.

Şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki korunma altına alınan kelaynak kuşları gibi sayıları çok azalan (1. Lig'de yalnızca 6 takımda) yerli kalecilerimiz iyi çalıştırılmıyor.

Tabiatıyla gol atmanın dayanılmaz zevki dururken hiç kimse kolay kolay kaleciliği seçmiyor. Ne var ki bu seçmemede örnek alınabilecek kişi yoksunluğu da önemli bir rol oynuyor. Çok uzun zamandan beri Hagi gibi, Hakan Şükür gibi, Okan gibi eşdeğerde kaleciler yetişmiyor ki.

Yapılacak iş haddi zatında çok basit. Çalışmak, çalışmak; ama doğru çalışmak. En önemlisi de kaleciyi maç şartlarında çalıştırmak. Mesela bizde kaleciyi yan top çalıştırırken birileri ortalar, kaleci çıkar topu yakalar, maçta da kaleci aynı topa çıkmayarak gol yiyince antrenör "Daha ne yapayım ki?" sorusunu sorar.

Halbuki yapacağı basittir. Önünde hem forvet olacak hem defans olacak ve o kalabalığın arasında kaleci topa sahip olmayı deneyecek ki yaptığı iş bir şeye benzesin.

Eldeki 6 takımı da kaybetmek istemiyorsak bari bundan sonra kalecilerimize biraz daha ehemmiyet verelim.


f.uraz@zaman.com.tr