Demokrasi üzerine...
Sayın Cumhurbaşkanı doğruluğuna inandığı görüşleri savunuyor, şahsiyetli ve ilkeli bir tutum sergiliyor. Demokrasi adına bu durumdan memnuniyet duyulması tabiidir.
Fakat meseleyi müşahhas ve özel şartlardan soyutlayarak düşünürsek, bazı demokratik ilkeler açısından farklı değerlendirme sonuçlarının ortaya çıkması mümkündür. Aslında sistematik konulara da böyle bakmak gerekir. Sayın Necdet Sezer’in yerine, bir başka hukukçu da cumhurbaşkanı olabilirdi. Bundan sonra da olabilir.
Hukukta hiçbir zaman tek kişi kesin hüküm veremez. Birçok hukukî meselede çeşitli hukukçular farklı görüş sahibi olabilirler. Hele, anayasa hukuku gibi, mahiyeti icabı siyasetle ilgili bulunan bir hukuk dalında bu evleviyetle böyledir. Bir husus daha var, hukukî değerlendirmeler yapmak hukuk uzmanlarının tekelinde olan bir keyfiyet de değildir. Yassıada davalarında Ord. Prof. Hüseyin Nail Kubalı, kendisiyle tartışan Burhanettin Onat için “Bir hukuk profesörünü mat ettiler.” demek durumunda kalmıştı. Anayasa hukuku, tabir caiz ise, siyaset hukuku demektir. Alınan bir siyasî kararın anayasaya uygun olup olmadığını düşünebilmek bahsinde, mesleği hukuk olanla olmayan arasında herhangi bir imtiyaz hakkı mevcut değildir.
Sayın Ecevit’in “Hukuk var; ama siyaset de var” anlamına gelen sözlerini biraz yadırgadım. Siyaset hukukla beraber vardır. Önemli görevler üstlenmiş her siyaset adamı, “siyasî–fikrî hukuk” olarak nitelenebilen “anayasa hukuku”nu bilmek durumundadır. Burada sadece teknik detaylar istisna edilebilir.
Anayasa Mahkemesi, bazı karar gerekçelerinde, “ilmî târif”ler yapıyor. Daha doğrusu fikrî meseleleri kendi yorumuna göre ilmî tarif” çerçevesine alıyor. “Çağdaşlık şu demektir, akılcılık bu demektir.” gibi... Üniversitelerin yapamadığı, literatürün veremediği tarifler; yahut fikir adamlarının yıllarca, asırlarca tartıştıkları ve üzerinde uzlaşamadıkları meseleler, mahkeme kararıyla hükme bağlanabilir mi hiç?
Başka bir örneğe geçelim... Sayın Prof. Bülent Tanör, 7 Şubat 2000 tarihli Radikal gazetesinde, “Ayrılıkçı fikirler yasaklanmamalı, partileri yasaklanmalı.” diyor. Bu bir görüş ve bana göre yanlış. Sayın Tanör’ün profesör olması bu yanlış görüşü “doğru” haline getirir mi? Yahut, onun profesörlüğünün, bu görüşü geçerli kılıcı bir etkisi tasavvur olunabilir mi? Bu mesele bir uzmanlık meselesi değildir, fikrî bir meseledir. Biz uzmanlığı da, siyaseti de, anayasa hukukunu da yanlış anlıyoruz. Bence demokrasimizin en büyük sıkıntılarından biri budur.
Parlamenter sistem, cumhurbaşkanının etkili olduğu bir sistem sayılamaz. Çeşitli ülkelerdeki farklı uygulamalar, bu ilkenin dışında kalan hiçbir özellik göstermemiştir. Yarı başkanlık ayrı bir sistemdir. Bizim 1982 Anayasası’nda da yetkiler tâdâdi olarak çok gibi görünmekle beraber, müessir değildir. Sayın Evren’in müessiriyeti, yazılı yetkilerden değil, fark durumundan ve konumundan doğuyordu. Özal 1983 seçimlerini kazandıktan sonra “acaba görevi verecek mi?” merakı ve endişesi içindeydi; bu endişesi elbette ki 1982 Anayasası’nın yazılı hükümlerinden kaynaklanmıyordu.
... Demokrasi güzel bir şey. Demokrasi bir zaruret. Ama demokrasiyi savunurken dahi ifrâta (yani mahna) izin vermeyen bir itidal şuuru içinde bulunmak mecburiyetindeyiz.
Hukuk bir pozitif (maddî) bilim değil, “sosyal bilim”dir. İktisat bile öyledir. Bir hukukçumuz “Bu bilimsel bir konudur. Tartışılmaz. Halka da sorulmaz.” diyor, idamın kaldırılmasıyla ilgili olarak. Halka o da, af da sorulabilir. Halka sorulmayacak olan, “Haksızlık yapalım mı yapmayalım mı?!” sorusudur, geçmişteki “siyasî yasaklar referandumu”nda olduğu gibi.
"Yazılı kurallar yetersiz, yahut hatalı; değiştirelim, demokrasi mükemmelen işler hale geliversin" görüşü, meselelerin özünü ihmal eden bir yanlış görüştür. Bizim asıl ihtiyacımız, köklü ve şümullü bir zihniyet değişiminedir.
... Hüseyin Gülerce’nin programında Mehmet Altan’la M. Ali Kılıçbay’ı dinledim. Mehmet Altan, “Eskiden enerji kıtlığı vardı, sömürü de ondan vardı. Artık sömürü de kalmadı, sosyalizmin konusu da.” dedi. Pek anlayamadım! Enerji kıtlığı var diye mi insanı yakıyorlardı eskiden?! M. Ali Kılıçbay, “Marksizm bitmiş falan değil. Rusya’daki uygulama devlet kapitalizmi idi” yorumunu getirdi. Onu da pek anlayamadım! Kapitalizm o kadar ucuz mu?
Bizim 1950 sonrasındaki liberalizmimiz için "sosyalist uygulama!" denilmişti. Rusya'daki için de "devlet kapitalizmi” tanımı uygun bulunuyor... Demokrasi için "zemini yok" denilmesi de doğru değil. Demokrasi, kolaylık sağlasın diye yapılan tarih şemalarındaki gibi, (birkaç asır "zemin" için, 50–60 yıl birinci kat için..) mantığıyla çağdaş izahlara kavuşturulamaz. Demokrasi bir bütün halinde, kültürüyle—aydınıyla–katlarıyla—kurumlarıyla bir bütün halinde gelişip tekemmül eder. Tersanede tamamlayıp merasimle kızağa indirir gibi demokrasi oluşturulmaz. Asıl konuşmamız gereken konular da bunlar bizim. "Demokrasi"yi telaffuz etmekle bir şey bitmez, her şey orada başlar. Aydınların önünde aşılması gereken büyük mesafeler, düşünce emeği isteyen derin meseleler var.
Kolayı zorlamaktan vazgeçip, zoru kolaylaştırmaya çalışalım. Sevgiyle, samimiyetle, ciddiyetle, itidalle, hoşgörüyle, diyalogla, saygıyla, özenle, ölçüyle, şuurla, çileyle, fedakârlıkla, tevâzuyla...
a.selim@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
11/
09/
2000...
Kolaycılık gafleti
12/
09/
2000...
Düşünce notları...
14/
09/
2000...
Hürriyet ve eğitim
18/
09/
2000...
Üçlü zaruret ve demokrasi
19/
09/
2000...
Dünkü yazımın îzahı
21/
09/
2000...
Nokta tahliliyle olmaz
25/
09/
2000...
Kendimize gelelim
26/
09/
2000...
Orada da düşünemiyoruz
28/
09/
2000...
Düşünce notları...
02/
10/
2000...
Batı'nın reel yapısı
|