Dünden bugüne jakobenler
"Atatürk İhtilali” adlı kitapta M. Esat Bozkurt’tan şu satırları okuyoruz: “İhtilalci, gericileri asla af etmemelidir. Bunlara göz yummak, ihtilale kıymak demektir.
Danton’un, zayıf yeri burası idi. Robespierre haklı olarak, Danton’a bu gevşekliğinden dolayı gücenik idi. Robespierre haklı idi. Çünkü Danton’un bu zaafı, Fransız İhtilali’ne oldukça pahalıya oturdu. Kaytaklığın en korkuncu hak suretinde görünenidir demiştik. Hele kaytaklar entelektüel de olurlarsa iş daha fazla önem kazanır. Yoksa bir Şeyh Said hareketini bastırmak o kadar zor bir şey sayılmaz. (...) Derviş Mehmet de Menemen’de böyle oldu. Bununla beraber, ne mahiyet arz ederse etsin kaytaklığı ateş bacayı sarmadan olduğu yerde bastırmak, imha etmek lazımdır. Sözü ayağa düşürmemek icap eder. Aksi halde tehlike büyür.”
Bu alıntıyı yapan bir haftalık dergi şu cümleyi eklemeyi ihmal etmemiş: “Cumhuriyet’in adalet bakanı böyle olur.” Dergiye göre hukuka sahip çıkan Cumhurbaşkanı Sezer ve Adalet Bakanı H. Sami Türk, derhal yargılanmalıdırlar. Demokrasiyi savunan yazarlara gelince. Bazen irtica kendini çeşitli kılıflar altında gizleyebilir. Dolayısıyla fikrî ve entelektüel nitelikli irtica daha tehlikelidir ve o da behemehal ezilmelidir.
Bu satırlarda öngörülen, tipik bir Fransız jakobenizmidir. Devrim sırasında tam 200 bin kişi sandıklara konularak nehre atıldı, giyotin altında can verenlerin sayısını bilemiyoruz.
Hâlâ Fransa’da cumhuriyetçiler kızgın, öfkeli ve gerektiğinde cumhuriyetin temel değerleriyle uyuşmayanlara karşı sert politikalar izlemekten yana. Buna rağmen içlerinde hiç kimse giyotine adam göndermeyi düşünmüyor. Irkçı parti kadar komünist parti de iktidar mücadelesine katılabiliyor. Çünkü taraflar, iktidarın seçimle ve şiddet kullanılmadan devredilmesi ilkesi üzerinde uzlaşmaya varmışlardır. Fransa’da cumhuriyetçileri dengeleyen güç, demokrat kanadın tutarlı mücadelesi ve temel hak ve özgürlüklere yaptıkları vurgudur. Eğer iş cumhuriyetçilere bırakılacak olsaydı 1958’de bayağı bizdeki gibi bir askerî müdahale olur, ortaya bütün demokratik mirasın inkâr edildiği bir “askerî cumhuriyet” çıkardı. Böyle bir Fransa’nın değil AB’de, “medenî ülkeler”in safında bile yeri olmazdı.
Medenî olanla demokratik olan arasındaki bağ, keyfî değildir. Tanımlanmış ve herkesçe somut çerçevesi açıkça bilinen bir hukuk düzeni olmaksızın güç kullanımına izin verilemez. Çünkü devletin güç kullanımı meşru ve gerekli olsa da, yine de gücün sınırlandırılması gerekir. Gücü sınırlandırmanın mümkün olan tek yolu hukuktur. Aksi halde gücün keyfî kullanımı, onu ele geçirenlerin öngörülerine, arzularına ve ideolojik kabullerine göre toplumsal hayatın baskı altına alınmasına yol açar.
Fransa’da 1789 ihtilali kanlı bir miras bıraktı. Ama bugün siyasî kültürde önemli bir yumuşama gözleniyor. Radikal cumhuriyetçiler, hiç değilse selefleri kadar jakoben geleneğe açıkça ve rahatça sahip çıkamıyorlar. Çünkü esas olan, bir arada yaşamayı mümkün kılan toplumsal hayatın, sahiden medenî/sivil bir zemin üzerinde sürmesini sağlamaktır. Bütün dünyada, siyasî toplumun aktörleri, birbirlerine karşı “içten saygı” duymasalar bile, en azından “saygısız” bir tutum içinde olmanın siyaset yanında toplumsal hayatı da tahrip ettiğini anlıyorlar ve istemeseler de “saygıda mecburiyet” ilkesine riayet ediyorlar.
Türkiye, geçen yüzyılın çatışmacı mirasının hâlâ etkisinde. Eylül ayı başlarında Necmettin Erbakan’ın birkaç yazar ve gazeteciye verdiği yemek ve bunun yol açtığı tartışma, bizde jakobenizmin ne kadar derinlere kök saldığını bir kere daha göstermiş oldu. Hürriyet’in bir yazarının “Size de davet gelseydi, katılır mıydınız?” şeklinde yöneltilen bir soruya verdiği cevap şuydu: “Ben, saygı duyduğum insanların toplantılarına katılırım. Toplantıya katılanlardan bazılarıyla aynı ortamı paylaşmak beni küçültür.”
Bu kendini, kendi vehminde ürettiği hiyerarşinin en üst basamağına yerleştiren zat, M. Esat Bozkurt’la aynı fikrî sülaleden. İşte bu jakoben tutum, artık hiçbir toplumsal veya siyasî grubun başka grupları kendi tahakkümü altına alamayacağı 21. yüzyılda bile zamanını şaşırmış bir vaziyette sivil/medenî hayatı derinden tahrip ediyor; siyasî kültürü taşlaştırıyor.
a.bulac@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
07/
09/
2000...
Savcılar hermönetikçi olmalı
09/
09/
2000...
Örgüt, suç ve niyet
12/
09/
2000...
Cemaat ve cemiyet
14/
09/
2000...
Modern cemaatler
16/
09/
2000...
Cemaatin modern karakteri
19/
09/
2000...
Erbakan'ı niye beğenmediler?
21/
09/
2000...
Demokrat gazeteciler
26/
09/
2000...
Din, kent ve cemaat
28/
09/
2000...
Bir sosyalleşme imkânı olarak cemaat
30/
09/
2000...
Cemaat ve devlet
|