KEŞKE!!!
İslam'da kadının hakir görüldüğü düşüncesine katılmıyorum. Ben İslam’da kadının yerini Peygamber’in kadınlara davranışına bakarak değerlendirmek gerektiğine inanıyorum.
Peygamber’in, Hz. Hatice’ye ve diğer eşlerine davranışları İslam’da kadının yerinin son derece saygıdeğer olduğunu gösteriyor. İslam’ın orijinalinde kadına baskı yok. Bu sonradan yerleşmiş bir şey.”
Bu düşünceler Lucinda Allen Mosher adında Batılı bir İlahiyatçıya ait. Bediüzzaman Sempozyumu için gelmiş İstanbul’a ve bu sözleri NTV muhabirine verdiği röportajda söylemiş.
İşin aslına bakarsanız yapıla gelen tespitin bize göre orijinal bir tarafı yok. Sadece bize göre mi? Elbette hayır. İslam hakkında detaylı bilgiye sahip olmak isteyen her insanın ilk basamakta karşısına çıkan/çıkacak olan genel bir esas bu. Asıl farklı, yorum farklıdır. Yorumun hayata intikali de aynı ölçüler içinde farklıdır. Fakat şartlanmış zihniyetler, İslam’a ve onun değerlerine düşmanlığı varlık sebebi sayan bazıları, bir Batılının dışarıdan yaptığı bu tespiti içeriden yapamamıştır. Zira bakış açıları, duruşları bu çıplak gerçeği anlamaya uygun değildir. Kaldı ki öyle bir dertleri, dini aslî ölçülerine göre anlama düşünceleri de yoktur.
Dolayısıyla yukarıda dile getirilen düşüncelerin bu zaviyeden bakınca haber değeri olduğu söylenemez. Ama sözü söyleyen bir Batılı olunca ihtimal, artık kemikleşmiş hale gelen Batıcı anlayışımız ön plana çıkmış olmalı ki, gerçekten orijinal bir tespit veya düşünceymiş gibi kamuoyuna sunabiliyoruz bunu.
Biraz açalım isterseniz; İslam dininin asıl kaynakları Kur’an ve sahih sünnettir. Kur’an, sünnetle hayat bulmuştur. Bu itibarla Hz. Peygamber dinde “olmazsa olmaz” bir konuma sahiptir. Model insandır O. Rehberdir. Dini metinlerin yapısı ve hayatın yalın gerçekleri nedeniyle ana kaynakların devamlı yorumlanması ise, işin ayrı bir yanıdır. Fakat tarih boyunca gerek asıl metinleri, gerekse rehber şahsiyetin tatbikatlarını yorumlayan ve hayatlarına böylece tatbik eden insanlar zaman zaman kendilerine çizilen dairenin dışına çıkmış, bulundukları sosyal, siyasal, ekonomik ve kültürel çerçevenin etkisinde yaptıkları uygulamalarda her zaman istikameti bulamamış olabilirler.
Şimdi bu noktada asıl, yorum farkı gözetmeden 14 asırlık İslam tarihinin bütün karelerini Kur’an ve sünnet mesabesine koyma, din diye nitelendirme cahilliğin, eğer cahillik yoksa bir kastın ürünüdür.
Aslında aynı şeyler beşeri sistem ve anlayışlar için de geçerli değil midir? Mesela Türkiye’nin laiklik esasını anlayışı, sözgelimi Avrupa ülkelerinin veya Amerika’nın anladığı ve uyguladığı gibi midir? Laiklik, Mehmet Akif Aydın’ın deyimiyle “bize öğretilenler doğruysa!” muhtelif din, mezhep ve inanç karşısında devletin tarafsız tutumudur. Teorik anlamda böyle tanım bulan ve dünyanın birçok ülkesinde böyle uygulanan laklik, bizde nasıl tatbik edilmektedir? İşte başörtüsü üzerinde kopartılan fırtına meydanda. Mevhum şeyler uğruna gencecik kızlarımızın eğitim hakkının ellerinden alındığını dünya âlem biliyor.
Nitekim Lucinda Allen Mosher, röportajının devamında –gerçek haber değeri olan yerinde– onu da söylüyor ve diyor ki: “İnsanların giyim tarzının gerek devlet gerekse toplum tarafından baskı altında tutulması son derece yanlış. Türkiye’de başörtüsü giyenlerin eğitim hakkının elinden alındığını duydum. Bence bu ne dinsel hoşgörüyle, ne de demokrasiyle bağdaşmıyor.”
Keşke böyle bir bakış açısına sahip olabilseydik! Keşke sadece İslam’da değil sair dinlerde de bir şekilde yer bulan ve bu veçhesi itibariyle semavî bir asla dayanan başörtüsüne “bir metrelik bez” edebiyatıyla yaklaşmasaydık! Hiç olmazsa olayı din ve inanç özgürlüğünü, dilimizden hiç düşürmediğimiz demokrasi, demokratik haklar bağlamında değerlendirebilseydik! Keşke!!!
a.kurucan@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
16/
08/
2000...
Yargıda dönemeç
23/
08/
2000...
Diyanet ve eleştiriler
30/
08/
2000...
Ateşten kor
06/
09/
2000...
Kafa karışıklığı
17/
09/
2000...
Haksız sayılmazlar
27/
09/
2000...
Gönüllü asimile
|