Bir açılış öyküsü
Üniversitelerde eğitim öğretim dönemi bu hafta başladı. Eğitim öğretimle birlikte sorunlar ve tartışmalar da start aldı. Salı günü gazetelerde İstanbul Üniversitesi'ndeki Erkan Mumcu–Kemal Alemdaroğlu atışmasıyla birlikte Harp Akademileri Komutanı Org. Nahit Şenoğul'un açıklamaları da yer aldı. Şenoğul, yeni öğretim yılı açılışında ifade özgürlüğü tartışmalarıyla ilgili olarak şu görüşleri savundu: "Bazı kesimler, silahla, sopayla terör yapılmadıktan sonra, ülkede her şey tartışılsın, ne var bunda, diyor. Oysa ki coğrafyamız 'ne var bunda' demiyor." Gazetelerimiz bu haberi "Komutan zehir zemberek bir konuşma yaptı" (Hürriyet), "Komutanın öfkesi" (Milliyet), "Avrupa Avrupa duy sesimizi" (Star) ifadeleriyle verdiler.
Demokrasinin sınırı
İstanbul Üniversitesi'ndeki açılışta ise Rektör Kemal Alemdaroğlu'nun, Org. Şenoğul'un açıklamalarını andırır şekilde "Hiçbir demokratik rejim, varlığını tehdit eden ve ortadan kaldırmak isteyen düşünce ve eylemlere özgürlük tanımaz. Böylece demokratik rejimlerin kendi varlıklarını sürdürebilmeleri bazı yasal önlemler alınmasını gerektirir." ifadesine Turizm Bakanı Erkan Mumcu şu ifadelerle cevap verdi: "Demokrasi ile yönetilen ülkemizde insan hakları ve temel özgürlük anlayışını yozlaştırmaya ve özgürlükler kaosu haline getirmeye hiç kimsenin ve hiçbir kurumun hakkı yoktur." Mumcu'nun ertesi gün büyük yankı uyandıracak ve Genelkurmay'ın açıklamasına yol açacak ifadeleri ise şunlar: "Üniversite kürsüsünden ve bilim adamı hüviyetiyle düşünce özgürlüğüne kısıtlama öneren hiçbir düşünceye katılmamız mümkün değildir. Cumhuriyetin değerlerini, Atatürk ilke ve devrimlerini korumak ve kollamak konusundaki üniversite duyarlılığı, TSK duyarlılığıyla üslup olarak, biçim olarak aynı olamaz."
Mumcu'nun bu çıkışına gazetelerimiz ertesi gün genişçe yer verdiler. Ancak Genelkurmay Başkanlığı tarafından tepki açıklaması yapılınca gazetelerimizi yine "kriz" işgal etti, Mumcu'nun açıklamaları bir anda "talihsiz açıklamalar" olarak değerlendirildi. Mumcu'nun istifa edip etmeyeceğinden söz edildi.
Bilimsel düşüncenin tarifi
Mumcu mu haklı, Genelkurmay mı haklı tartışması oldukça yersiz bir tartışma. Çünkü tartışmada göz ardı edilen bir noktayı Milliyet'ten Taha Akyol yazdı: Mumcu'nun ifade ettiği askeri düşünce tarzı ile bilimsel düşünce tarzı arasındaki ayrım. Akyol'un ifade ettiği üzere bir üniversitenin açılışında, bir rektörün "bilim adamı gibi" konuşması gerekirdi. Zira "Bilimin birinci adımı "şüphe" ve "eleştirel akıl"dır, "analitik düşünce"dir. Askeri düşünce biçimi ise "hiyerarşi, disiplin, itaat, sadakat" gibi normatif değerlere öncelik verir. Asker de kumanda kademesinde her şeyi tartışır; ama karara bağladıktan sonra "emir ve kumanda" mekanizması işler. Öyle de olması gerekir. Çünkü, ülkenin yüksek çıkarları uğruna, asker, gerektiğinde ölüm emri verecek, ölüm emri alacaktır, şehit düşecektir. Onun için hiçbir orduda "düşünce özgürlüğü"nden, "farklı düşünce"den, "eleştiri"den bahsedilemez. Bilim için zorunlu olan bu kavramlar, orduları mahveder. Anadolu jeopolitiğinde Türkiye için yüksek caydırıcılık gücüne sahip bir ordu hayati bir milli ihtiyaçtır. Hem teknik donanım bakımından, hem disiplin, sadakat, şehitlik ruhu gibi moral değerler bakımından güçlü bir ordu Türkiye için şarttır. Yanlış olan askerlik dışındaki hayatı, hele de üniversiteyi "asker gibi" düşünmektir." Akyol'un yazısına Nilgün Cerrahoğlu, Cengiz Çandar, Osman Ulagay da benzer katkılarda bulundular.
Basınımızda Akyol gibi kalemlerin sayısı artınca, üniversitelerde "analitik" düşünce egemen olunca, siyasiler demokrasiyi gerçek anlamda özümseyip bir gün önce söylediklerini ertesi gün te'vil etmeyince, üniversiteler özgür ve bilim üreten bir ortam olunca, askerler de siyasi arenaya girmekten kaçınınca, demokrasimiz de iki ileri bir geri gitmekten kurtulup "hep ileri" gidebilir.
Özkök kararı verdi: Mumcu'nun siyasi hayatı bitti!
Erkan Mumcu'nun açıklamalarını Hürriyet Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök, "şov" ve "zevzeklik" olarak değerlendirirken, aynı gazeteden Fatih Altaylı, Mumcu'nun "dolmuşa bindiğini" yazdı. Özkök, Mumcu'nun açılışa "maraza çıkartmak için gittiğini" ileri sürdü. Üstelik iki paragraf öncesinde Mumcu'nun, üniversitenin ısrarlı daveti üzerine açılışa katıldığını ifade ettiğini yazmasına rağmen Özkök böyle bir yorum yapıyor. Özkök'ün vardığı sonuç ise şu: "İstanbul Üniversitesi’ndeki konuşması, yüzüne oturan o ifadeye bakınca benim teşhisim şu oldu: Ucuz bir siyasi şov. Veya en iyi niyetle siyasi bir zevzeklik... Kısaca, marjinal basit bir siyasi tüccarlık." Özkök ve Altaylı rektörün konuşmalarını bir kenara bırakıp, hedef tahtasına demokratik bir çıkış yapan ve halkın büyük beğenisini kazanan Mumcu'yu yerleştirmeyi tercih etmişler. Yaptıkları yorumun ve önyargılı bakışın da ötesinde bir infaz. Ve iki yazar Mumcu'nun kaderini de çizmeyi tercih ediyorlar: Mumcu'nun siyasi hayatı bitecekmiş!
Yılmaz destekledi mi?
Turizm Bakanı Erkan Mumcu'nun açıklamalarına Genelkurmay Başkanlığı tepki gösterince ANAP lideri Mesut Yılmaz, "Asker haklıdır" açıklamasını yaptı ve bu açıklama Sabah gazetesinin sürmanşetinde yer aldı. Sabah'ın çarşamba günkü haberine göre Yılmaz, askerin tepkisine "destek" verdi. Haberin devamında Yılmaz'ın "Erkan, üniversite ile Genelkurmay'ın bakışlarını karşılaştırmak istemiş; ama meramını tam anlatamamış. Kusuru var, kastı yok." ifadesine yer verilmiş.
Sabah'ın perşembe günkü sayısında ise "Yılmaz: Rektör haksız" diye bir haber yer alıyor. Haberde şöyle deniliyor: "ANAP lideri Mesut Yılmaz, 'dünkü çocuk' tartışmasında Mumcu'dan yana tavır koydu." Haberin devamında Yılmaz'ın şu görüşleri yer alıyor: "Rektör konuşmasında haksız. Konuşması tasvip edilecek, anlaşılacak bir konuşma değil. Bir üniversite rektörüne yakışacak bir konuşma değil. Rektör polemiği sürdürmek istiyor." Perşembe günkü diğer gazetelerde Yılmaz'ın açıklamaları ise şu şekilde yer aldı: "Osmanlı böyle batmıştı. ANAP lideri Yılmaz, Turizm Bakanı Erkan Mumcu'ya sahip çıktı; özgürlük tartışmasına Osmanlı'yı hatırlatarak farklı bir boyut kattı" (Yeni Binyıl). "Mumcu sustu Yılmaz sahip çıktı" (Hürriyet). "Mumcu yanlış anlaşıldı" (Milliyet). "Yılmaz, Mumcu'nun yanında" (Akit).
Karşı görüşe antipati
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'in seçilmesiyle birlikte hem medyada hem de kamuoyunda ilginç bir tutum belirginleşmeye başladı: Kutuplaşmaların yaşandığı ülkemizde birisinin söylediğine karşı kutup destek verince "söylenilen sözün doğruluğu”na değil, ona destek veren kesime göre tepki belirleme. Söz gelimi Ahmet Necdet Sezer'in "demokrasi” ve "hukuk” kavramlarına yaptığı vurgulara İslamî medya destek verince bazı kesimler hemen Sezer''e mesafe almaya başladılar. Hatta Emin Çölaşan gibi bazı isimler de buradan hareketle Sezer'in yanlış yolda olduğu sonucuna vardılar. Onlara göre karşı cephenin alkışladığı ve savunduğu her şey yanlıştır.
Sabah'tan Can Ataklı bir yazar olarak bu konuda duyduğu rahatsızlığı köşesinde dile getirdi. Ataklı "Desteklemenin dayanılmaz ağırlığı” başlıklı yazısında şunları yazdı: Bir görüşü, bir davranışı, bir tavrı savunuyorsunuz. Söyledikleriniz tamamen doğru. İçinde yalan dolan yok, çıkar ilişkisi yok. Bir bakıyorsunuz ki bu görüşlerinize biri sahip çıkıyor, hem de herkesten önce, hararetle. İşte Türkiye'nin içinde bulunduğu durum gereği aldığınız bu destek bir anda sizin idam fermanınız da olabilir. Eğer sizi destekleyen, söylediklerinizi beğenen, yaptıklarından yararlananlar, resmî görüş dışındaki kimselerse, siz de okka altına gidiyorsunuz." Ataklı buna örnek olarak Sezer, Fazilet Partisi, Apo'ya idam gibi konuları veriyor ve ekliyor: "Böyle bir terör olmaz. İnsanlar bu kadar baskı altında tutulamaz. Asıl sansür, asıl baskı bu. Şimdi bu olanca şiddetiyle Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e uygulanıyor. Ama bunlara rağmen halkın Sezer'e olan sevgisi giderek artıyor, ona da hayret etmekten başka şansımız yok."
Trajedi ıskalanmadı
Türk medyası Filistin'de yaşanan 12 yaşındaki Rami ve Babası Cemal'in tirajedisini ıskalamadı.. İki ateş arasında kalan minik Filistinli ve İsrail askerlerine ‘Ateş etmeyin o bir çocuk' diye bağıran babasının dramını iç burkucu görüntüler eşliğinde ekranlarına ve sayfalarına taşıdı.. Medyamızın iç burkucu bu görüntülere yazdığı hüzün dolu satırlar ve dramatik vurgular acı dolu bir öyküyü daha medya tarihine yerleştirdi..
İrtica ve asparagas
Sydney Olimpiyat Oyunları'na çok umutlu gitmiştik. En az on madalya bekliyorduk. Halterin yanı sıra en büyük umudumuz güreşçilerimizdi. Önce grekoromende sırtımız yere geldi. Sonra serbest güreşler başladı. Tüm madalya umutlarımız bir bir mindere seriliyordu. Sonuç hüsrandı. Bir suçlu bulunması gerekiyordu. Ve çok geçmeden aranan suçlu bulundu: Harun Doğan.
Doğan önce ay-yıldızsız mayoyla mindere çıkmıştı. Sonra Doğan, başlatılan kampanyaya kendisi de destek vererek sportmenliğe aykırı bir davranışta bulundu ve son maçına çıkmadı. Suçlu ilan edilen Doğan artık günah keçisi olmuştu. Sydney'deki başarısızlığın tek nedeni oydu. Doğan için medyamız "ihanet" ve "vatan haini" kampanyaları başlattı. Sicili de araştırıldı. Ve varılan sonuç hiç de sürpriz olmadı. Doğan "irticacı"ydı. Her ne kadar kariyerinde dünya ve Avrupa şampiyonlukları bulunsa da "irticacı" olması Sydney'deki minder hayal kırıklığının tek nedeniydi. Harun zaten daha önce de Anıtkabir'e gitmemeyi düşünmüştü.
İrticacılar sadece Doğan ile de sınırlı değildi. Judo'da altın madalya alan Çeçenistan asıllı Hüseyin Özkan da İBDA–C selamı vermişti. Özkan bunun Çeçen selamı olduğunu ve İBDA–C'nin böyle bir selam verdiğini bilmediğini söylediyse de karar verilmiş bir kere. Son bombayı ise Sabah patlattı. Sabah'a göre Güreş Federasyonu başkanı Ayık, "ata sporuna sızan tarıkatçılara yenilmiş" ve istifa etmişti.
Star'dan Kürşat Başar bütün bu olanlara güzel bir yorum getirdi. İşte Başar'ın değerlendirmeleri: Asıl skandal; gezmek için Hollywood'a giden birtakım oyuncu bozuntularını büyük teklif aldı diye, hayatı başarısızlıklarla geçen politikacıları 'yeni soluk' diye, ne yaptığı tartışmalı kendi arkadaşlarını 'büyük gazeteci, yazar' diye her gün sayfalarına, ekranlarına taşıyan, hiçbir iş yapmadığı halde her gün birinci sayfaları ve en çok izlenen Tv saatlerini dolduran insanlara bu kadar prim verip, dünya şampiyonlarını ayağı sürçtüğü an hain ilan eden medyanın skandalıdır. Skandalın aslı budur.
Daha fazlasını yazamadı
Emin Çölaşan, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer'e bir türlü alışamadı. Hürriyet yazarı Oktay Ekşi her ne kadar "alışırsınız, alışırsınız" diye bir yazı yazsa da Çölaşan "Ahmet Necdet Sezer'in geçmişine baktığımızda çok olumlu bir yanını görüyoruz. Bugüne kadar yolsuzluğa, hırsızlığa bulaşmamış. Çevresinde şaibeli kişiler yer almamış." dediği Sezer'e alışamıyor bir türlü. Geçenlerde ilginç bir yazı yazan Çölaşan "Bu ülkede her şeyi görmüştük de, böyle şeylere hiç tanık olmamıştık! Sadece hükümetle değil, Türkiye'de söz sahibi olan başka kesimlerle de arası ve ilişkisi yok. Örneğin, Türk Silahlı Kuvvetleri kendisine son derece mesafeli bakıyor. Daha fazlasını yazmak istemiyorum." dedi. Çölaşan'ın "daha fazlası" ile neyi anlattığı anlaşılamadı.
Hürriyet yazarı Ertuğrul Özkök de Sezer'e bir türlü ısanamayanlardan. Özkök, Sezer'in Meclis açılışında yaptığı konuşma için "Cumhurbaşkanı'nın dünkü konuşmasında çizdiği tablodan hareketle bir siyasî profil çıkarırsak, karşımıza klasik, kendini yenilememiş bir sosyal demokrat kimlik çıkıyor." diyor. Özkök, zaten Sezer'e ilk notunu Huber Köşkü'ndeki bardakların kalitesizliğiyle vermişti. Bu açıdan Sezer'in Özkök'ü heyecanlandırmaması garip kaçmıyor.
Konjonktürel promosyonlar
Kış yaklaşıyor. Memleketimizde enerji krizi had safhada. Kışın elektrik kesintisi programı uygalanması düşünülüyor. Barajlarımızda su kalmadı. Anlaşılan bu kış bizi karanlık geceler bekliyor diye karamsarlığa kapılacakken Hürriyet ve Sabah gazeteleri yeni promosyonlarla karanlık gecelerimizi aydınlatacakları müjdesini verdiler. Hürriyet "Türkiye karanlıkta kalmayacak" diye müjde verdi. Çünkü "Herkesin jeneratörü olacak." Sabah ise daha nostaljik bir yöntem izlemiş. "Kim korkar hain karanlıktan" diyen Sabah çözüm olarak da şunu belirtiyor: "Her evde Bright Power ışıldak olduktan sonra."
Sizin de karanlık fobiniz varsa, karanlıktan korkuyorsanız veya "Türkiye karanlıkta kalmayacak" kampanyasına destek vermek istiyorsanız, yapmanız gereken Sabah veya Hürriyet’in promosyon kampanyalarına katılmak. İki kampanya arasında tercihte zorlanıyorsanız, size yol gösterelim. Karanlıktan korkunuz varsa ve romantizm ağır basıyorsa Sabah’ın kampanyasına, cesur ve mücadeleci bir kişiliğe sahipseniz Hürriyet’in kampanyasına katılabilirsiniz. Biri günde 500 bin liraya 23 sertifikaya, öbürü de günde 2,5 milyona 99 sertifikaya.
Perinçek'in şahidi Çakıcı
Sabah gazetesinde dün yer alan bir haberi önemine binaen haftanın haberi olarak seçtik. “Perinçek’in şahidi Çakıcı” başlıklı haber şöyle: DYP Genel Başkanı Tansu Çiller’in İşçi Partisi (İP) Genel Başkanı Doğu Perinçek ve Aydınlık Dergisi hakkında açtığı 5 milyar liralık tazminat davasında hakim, Alaattin Çakıcı’nın tanık olarak dinlenmesini istedi. Ankara 16. Asliye Hukuk Mahkemesi’nde görülen duruşmada, gazeteci Cüneyt Arcayürek’in tanık olarak ifadesinin alınması için yazıya cevap gelmediği, Doğu Perinçek’in tanık olarak gösterdiği Alaattin Çakıcı’nın ifadesinin ise ödenek sağlanamadığı için alınamadığı bildirildi. (...) Mahkeme başkanı, Alaattin Çakıcı’nın tanık olarak dinlenilmesi için müzekkere yazılmasını kararlaştırarak, duruşmayı erteledi. Tansu Çiller’in kendisi hakkında Aydınlık dergisinde ‘CIA ajanı’ ve birçok olayın planlayıcısı örgütleyicisi olduğu ithamında bulunan Doğu Perinçek hakkında açtığı davada Perinçek, iddialarına tanık olarak
Alaattin Çakıcı’yı göstermişti.
|