Kara haber
On iki romanın yazarı Ali Erkan Kavaklı, imam hatip liselerindeki başörtü meselesini şöyle anlatmış: Müdür, barut gibiydi: “Başını açamayacak olan içeri adımını atmasın.”
Öğrenciler tereddüt girdabında boğuluyordu. 13, 14 yaşlarındaki kızcağız, öğrenim hakkının İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde yer aldığını, temel insan haklarından olduğunu, anayasada yer aldığını bilemez, söyleyemezdi.
Öğrenciler, bahçede toplanıp slogan atmaya başlamışlardı bile:
“Zulme karşı direneceğiz”
“Başörtüsüne uzanan eller kırılsın”
“Okumak hakkımız, söke söke alırız!”
Müdür, mikrofondan konuşuyor, çocukları ikna etmeye çalışıyordu:
“Sevgili öğrenciler! Akıl yolunu seçin, ilim yolunu seçin. Kendinize yazık etmeyin. Geleceğinizi tehlikeye atmayın. Emir ve yönetmeliklere uyun, sınıflarınıza girin.” Öğrenciler, kimseye karşı gelmiyor, kimseye hakaret etmiyor, kimseyi tehdit etmiyordu. Ama okula polis arabaları, panzerler, keskin nişancılar, özel timler dolmuştu. Köşeleri tutmuş özel tim mensupları, anarşist avlamaya hazırdı. Ellerinde dürbünlü silahlar, gözlerinde renkli gözlükler vardı. Ayaklarına siyah bot, üzerlerine koyu lacivert üniformalar giymişlerdi.
Sınıfa giden öğrenciler dışarı akmaya başlamıştı. Veliler, okul kapısına yığılmışlardı. İçeri alınmıyorlardı. Polisler, okulu öğrencilerden, öğrencileri anne ve babalarından koruyordu.
Milli eğitim müdürü, şube müdürleri, okul müdürü, birkaç öğretmen körpecik çocukların başını açmak için seferber olmuşlardı. Öğrencilerin arasına girdiler. Alkış tufan, slogan atan öğrencileri ikna etmek için yoğun bir çaba harcıyorlardı. Onlara geleceklerini tehlikeye attıklarını, mantıklı olmalarını, tahriklere kapılmamaları gerektiğini anlatıyorlardı. On gün devamsızlık hakları vardı. On gün sonra sınıfta kalıyorlardı.
Öğrenciler, okul tarihinde görülmemiş bir coşkuyla İstiklal Marşı söyledi. Marşı alkışlar takip etti.
İdarenin ikna çalışmaları sonuç vermeyince öğretmenler ikna odasına alındı. Milli eğitim müdürü uzun ikna nutuklarına başladı:
“Biz emir kuluyuz, emir yukarıdan geliyor, emre uymak zorundayız. Çocukların zarar görmesini önleyin. Bu işte ben çalışmak istemiyorum diyen varsa beş dakikada tayinini yaptırırım. Mantıklı davranın ve bize yardımcı olun. Anlaşılmayan bir şey var mı?”
Devam etti:
Bu konuda bizim yorum yapmamız bir anlam ifade etmez. Yaptığımız yorum da bir şeye yaramaz. Emir böyle. Gecenin ikisinde vali aradı ve ‘yönetmeliği uygula’ talimatı verdi. Arkasından kaymakam aradı. Ben emir kuluyum. Yapabileceğim bir şey yok.
Müdür, bu defa kıpkırmızı oldu. Boyun damarları şişti. Gözlerinde şimşekler çaktı; öğretmenlere döndü;
Kılık kıyafet genelgesini gönderen makam, o kanunları sizden iyi bilir. Dediğim gibi bizden yorum istenmiyor. İcraat bekleniyor. Bu emir uygulanacak, uygulamazsanız uygulayacak biri atanır.
Müdür, masaya yumruğunu vurdu. Ses tonunu yükseltti, parmağını uzattı:
Emir var, yorum yok. Ben bu işte yokum diyen, söylesin, beş dakika sonra kararnamesini imzalatayım. Yolu yokuşa sürmeyin. Bu iş olacak. Başka itirazı olan var mı?
Hava taş gibi ağırlaştı, gırtlakları tıkadı. Nefes alıp vermek zorlaştı, odadakiler boğuluyordu.
Çıkabilirsiniz, dedi, müdür.
Bahçede protesto eylemleri sürüyordu. Öğrenciler kuşatma altındaydı. Panzerler, polisler, polis otoları, özel timler okulu öğrencilerden koruyordu. Gün protestolarla bitti.
Ertesi gün öğrenciler kapıda kaldı. Veliler ve öğrenciler artık okula alınmıyordu. Polis panzerleri, okulu, öğrencilerden başarılı bir şekilde koruyacak, emre uymayanlar okul dışında kalacak, günler sonra da devamsızlıktan sınıfta kaldıkları kendilerine bir yazı ile bildirilecekti.
Cemal öğretmen ruhunun preslendiğini, emirlerin yükü altında vicdanının ezildiğini, kişilik onurunun yok edildiğini hissediyordu. Okula alınmayan öğrencilerinin yanından geçerken başını önüne eğiyor, onların yüzüne bakmaktan utanıyordu.
Günlerce havaya bakacak, Almanya’daki kadar hürriyet yağdıracak yağmur bulutlarını bekleyecekti. Avrupa’daki rahibelerin sahip olduğu örtünme hürriyetini, Türkiye’deki kızlara getirecek bulutları daha fazla özlüyordu. Bağrına taş basıp gözyaşı dökerek başını açıp sınıflara giren öğrencilerin gözyaşını görüyor, her gün onların ıstırabına şahit oluyor, okula alınmayan öğrencilerin oturduğu boş sıraları görüyor, içi doluyor, boğazı kırk boğum oluyor, hürriyet getirecek bulutların hasreti, yüreğinde dağlar gibi büyüyordu.
h.ismail@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
01/
09/
2000...
Devletten millete
06/
09/
2000...
Yine M. Fethullah Gülen Hoca
08/
09/
2000...
Bir mektup
14/
09/
2000...
Almanya'da eğitim ve öğretim
21/
09/
2000...
Dönmeler
22/
09/
2000...
Yabancı kelimeler ve İslamiyet
28/
09/
2000...
Dünya çapında bir toplantı
29/
09/
2000...
Zıtların üçgeninde
05/
10/
2000...
Keşfedilmemiş kıt'alar
|