Ne kadar çok ve ne kadar az
Yine yağmurlu; ama yoğun bir gün. Birkaç seferde olduğu gibi dershaneye geç kaldığımdan acele adımlarla gidiyorum. Trafik yine her zamanki sıkışıklığıyla karşıya geçmeme yardımcı oluyor.
Caddeyi geçip biraz yürüdükten sonra otobüsün bana doğru gelmek için hareket etmeye başladığını gördüm. Hemen yetişmeliydim. Aksi takdirde yine öğretmenlerimden azar işitecektim. Hem de daha ilk haftadan. O sırada yerdeki bir şeye takılarak hızımı alamadım ve sonuç mâlum.
Her yerim berbat olmuştu. Kitaplarımla birlikte düşmüştüm. Bunun vermiş olduğu kızgınlıkla ayağıma takılan her neyse ona vurmak istedim. Geç kaldığım sırada olacak şey miydi bu? Arkamı döndüğümde ise takıldığım şeyin 6–7 yaşlarındaki bir çocuğun eskimiş ve ıslanmış battaniyesi olduğunu gördüm.
Battaniyeye sarılı çocuk yoğun yağmura ve nefesin kendini buhar halinde belli ettiği soğuğa aldırmadan, battaniyesinin üzerinde oturuyordu.
O kadar küçüktü ki, battaniyenin içinde kaybolmuş gibiydi. Öyle ya; o küçük siyah gözler ve çukurlaşıp eski güzelliğini kaybetmiş yanaklarıyla, ıpıslak elbiseleri ve ıslak battaniyesinin uçlarını bile zor tutabilecek kuvvetteki ellerden nasıl görünmesini isteyebilirdim ki!..
Ona baktığımı fark etmiş olacak ki, ıslak başını bana doğru çevirdi ve “Allah rızası için abla!.” diyerek o mini minnacık ellerini bana doğru uzattı. Cebimde ne kadar varsa vererek “Git bina altına filan gir, hasta olacaksın. Daha fazla yağmurda durma!” dedim. O ise “Kovuyorlar be abla!” diyerek önüne baktı. O sıradayere düşen kitaplarımı hatırladım ve hızlıca toparlanmaya başladım.
Otobüsün korna sesleri, yanıma kadar geldiğini ve gideceğini anlatıyordu. Otobüse bindiğimde ise bana verilen nimetlerin ne kadar çok ve benim yaptıklarımın ne kadar az olduğunu düşünmeye başladım...
Ayşenur Çelebioğlu – Keçiören/Ankara
Benden ötede duyulur kuş sesleri
“Ben”. Keşke beni anlatmak için bu sözcüğe odaklanmak yeterli olsaydı. Fakat, nasıl bir ben olmak istediğimi anlatmak için önce bu sözcüğü zihnimden atmalıyım. Sanırım, benim olmak istediğim bu: ‘Benden öte bir ben.’ Benden öte bir ben, benim içimdeki tüm hırs, öfke, bencillik, hissizlik, vurdumduymazlık, kıskançlık, bıkkınlık gibi kavramları aşmış bir ben demek.
Basit ve çirkin kavramlardan kastım buydu. Bu duygular, özellikle de bencillik, insan ruhunun vebasıdır. İçimizde öyle hızlı yayılırlar ki, sevgi, şefkat, bağlılık gibi güzel hislere yer bırakmazlar. Bu duygular, bizi körleştirir. Öyle ki, bazen tepemizdeki pırıl pırıl güneşi bile görmeyiz, başka güzel şeyler de. Duymayız kuşların sesini. İşte ben, çirkin duygulardan sıyrılarak bakmayı öğrenmek istiyorum.
Sanıldığının aksine, bakmak, görmekten önemlidir. Çünkü, bakmayı bilen kişi, zaten görmek istediğini görür. Görmek için çaba harcamak, görememektir ve bu da insan ruhu için en tehlikeli hislerden birini, bıkkınlığı doğurur. Ben, dışa yansıyanın ötesinde görmek istediğimi görmek ve asla bıkmamak istiyorum.
En çok da kimseden nefret edememeyi isterdim. Küçük şeylere çok sevinebilmeyi ve küçük şeyleri binlerce misli sevebilmeyi. Kalbimin kapılarını kırmak isterdim ki, bir daha kimsenin yüzüne kapanmasın. Bu sayede, içi doldukça hafifleşen bir kalbim olsun istedim. İşte ben böyle bir ben olmak istedim.
Başak Alemdağ / Kastamonu
Ahvah Baba - Vızzzzzzzzzz... Vızzzzzzzzzzz... Paaaaaaat!!!
Sevgili Ahvah Baba;
Umarım sağlığın sıhhatin iyidir. İyi ki varsın da ufak tefek önemli önemsiz dertlerimize çözümler bulup bizi hem keyiflendiriyor, hem de düşündürüyorsun.
Gelelim derdimize:
Ahvah Baba; şu dünya insanının sineklerle alıp–veremediği nedir? Neden sinekleri rahat bırakmazlar, yanlış anlamayın, benim de en sevdiğim hayvan sinek değil; ama hiç değilse onları öldürmüyorum. Çünkü Yaratıcı onlara yaşama hakkı verdiyse vardır bir hikmeti. Bir üstadın dediği gibi, sinekler bu kadar çok yaratılmışsa, demek ki görevleri de çok.
Yine de insanoğlu sineklere tahammül edemeyip sürekli öldürüyor. Yahu kardeşim sadece dışarı at, yeter.
Benim rahmetli dedem bütün gün oturup yanına gelen sinekleri öldürürdü. Sonra da “Balınızı mı yiyorum.” derdi. Zavallı sinekler de “Biz arı değiliz bal üretmiyoruz” diyecekleri an ölmüş olurlardı.
Şimdi de annem sineklere göz açtırmıyor. Bu yüzden bizim eve birkaç günde bir, bir tane sinek geliyor. O da annemi tanımadığı için.
Lafın kısası, bu dünya geniş, insana da yeter, ineğe de, sineğe de... Yaratılmışsa vardır bir hikmeti...
Nuran Gül Demirtaş–Levent/İstanbul
Sineksever okurum;
Sizin bütün hayvanata ve nebatata ilişkin merhamet duygularına ziyadesiyle sahip olmanızın yanı sıra, bir sivrisinek tarafından bir yaz gecesi uykuları hiç kaçırılmamış biri olduğunuzu da düşünüyorum.
Uykuları kaçırılmamış, sineğin ısırdığı yer saatlerce kaşınmaktan şişmemiş, odanın içerisinde ışığı yakıp uyku sersemliğiyle sineği aramaktan sinirleri bütünüyle gevşememiş, tekrar uykuya dalmaya çalıştığı sırada sivrisinek tarafından yeniden ısırılmamış biri olduğunuzu düşünüyorum.
Çok geniş düşünüyorsunuz sinek hakkında. Tabii ki bir hikmeti vardır yaratılmış olmalarının. Ama insanın sineği öldürebilme gücüne sahip olarak yaratılmasının da bir hikmeti olamaz mı? Bu da düşünmeye değer bir konu mu acaba?
Tabii ki bu söylediklerimden, aman ne olursa olsun sinekleri öldürelim mantığı çıkmaz. Hatta bu hiç çıkmaz. Gerçekten de mümkünse sinekleri öldürmeyelim; ama kardeşim sinek de sinekliğini bilsin yani. Benim derimin altındaki ya da minicik bir çocuğun derisinin altındaki kanı emmeye, orasını şişirmeye ne hakkı var, öyle değil mi? Öyle değilse nasıl?..
Bana bak Nuran, sineklerin avukatı olabilirsin; ama insanların da avukatının olabileceğini unutma. En iyi savunmanın saldırı olduğunu sivrisinekler mi öğretmişti hukukçulara, bunu da düşün.
İhtiyaç
Metafiziğe ihtiyacım var:
Sarmıyor beni bu dünya.
Baksanıza şu sarılığa!
Şu betonlara,
Şu asfalt yola,
Şu fiziğe,
Şu kimyaya,
Şu griliğe baksanıza!
Siz de sıkılmadınız mı?
Nedir bu monoton düş?
Kayan düşmeli,
Düşen kırılmalı.
Kırılan dağılmalı mı yani?
Yani ne bileyim, hep böyle mi olmalı?
Görmek için gözümü,
Duymak için kulağımı mı açmalıyım?
Adım mı atmalıyım yürümek için?
Koşunca yorulmalı,
Dinlenmek için oturmalı mıyım?
Ne yani, hep aynısı mı olmalı?
Acıkınca yemeli,
Yiyince doymalı mıyım?
Acı mı duymalıyım, kan aktığında, her seferinde, yaramdan?
Ağlamalı mıyım ağlanacak şeylere?
Gülmeli miyim, gülmem gerektiğinde?
Hiç tersi olmamalı mı?
Neden? Neden? Neden?..
Nedenlerin sonuna soru işareti mi koymalıyım?
Başladım diye bu şiiri ille bitirmeli miyim?
Ne bileyim!
Bir şeyler değişmemeli mi yani?
Saçma mı bulmalısınız bu sorularımı?
Sıcak yakmalı,
Soğuk üşütmeli mi insanı?
Size diyorum! Dinleyin! Yardım edin bana!
Benim acilen metafiziğe ihtiyacım var!
Ya da dünyanın benim gibi düşünenlere...
Monotonluğu yenmek için!
Muhiddin Mehmet Gürkan – Muğla
Çocukluğum
Oyunlar
Değişti çocukluğum,
Körebe
Açıkgöz oldu.
Gel,
Oynayalım desem;
Sen
Daha çocuksun!..
Yaşar Koca / Erbaa-Tokat
Adam gibin şiir
Ben dersi hiç sevmedim ki,
Beni okula gönderdiğinde kaçmayı sevdim.
Kuşları sevdim sapanla vurduğumda,
Ağlamayı sevdim Trabzon yenildiğinde
Yalnız olduğumu anladığımda
Evin altını üstüne getirmeyi sevdim.
Ekmeği sever gibi sevdim kopya çekmeyi
Su gibi özledim temmuz sonu pekiyiyi.
Ben dersi hiç sevmedim ki
Derse girmeyen öğretmenleri sevdim
Uykuda gol... diye konuşmayı
Muhallebi satan amcaları, yeni çıkan simitleri
Fener'in kaybettiğinde kanayan yaralarını sevdim.
Yazılıda kağıta düşmüş virgül gibi düştüm ateşe
Ben dayağı sevdim kaldığım zaman böyle işte
Ben dersi hiç sevmedim ki
Yumrukları sevdim,
Eylül akşamları gelip gözlerimde durdular.
Kuşlara hamçökelek yedirmeni sevdim
Dikene bağırmanı eline battığında,
Baharın bir adının da sonbahar olmadığını.
Ben kopyayı sevdim yakalanmadığımda böyle işte.
Ben dersi hiç sevmedim ki
Ben sevdim mi “Adam Gibin” severim.
Gürkan Aydın-İstanbul
Patateeeeees!
Askerde kamuflaj yarışması var... Herkes cuvallara giriyor, komutan gelip tekme atıyor onlar da hayvan sesleri çıkarıyorlar komutan onaylıyor... Birinci çuvala vuruyor.. Hav hav hav. Komutan aferin diyor köpek çuvalı....
İkinci çuvala vuruyor, miyav miyav. Komutan gene beğeniyor. Böyle on-on beş çuval geziyor. Hepsi çok iyi taklit yapıyorlar... En son çuvala vuruyor ses yok... Daha sert vuruyor gene ses yok, tekme, tokat, tahta, tüfek, ses yok... Askerlere emir veriyor iyicene tekmeleyin... Çuvaldan kan sızmaya başlıyor.. Beş dakika sonra da ince, bitkin bir ses: “Patateeeeeees”
Kemal Alagöz – Bursa
Yaprakların ölümü
Hepinizin bildiği gibi o güzel yaz mevsimini ve yaz tatilini geride bırakarak sonbahar mevsimine girdik. Belki yaz tatilinde yaptığımız gibi dondurma yiyemeyeceğiz, sokakta futbol oynayamayacağız, denize giremeyeceğiz; ama o kuru yaprakların ağaçlardan birer birer düşüşünü adeta ölümünü izleyebileceğiz. Odamın penceresinden ağaçları izlerken kuru yaprakların rüzgarla birlikte etrafa savrulmaları çok dikkatimi çekti.
Bir an için güzel hayallere dalarak her mevsimin ayrı bir güzelliği ve özelliği olduğunu düşündüm. Yaz mevsiminde o düşen yaprakların taptaze ve canlı bir halde çıkmalarını, ilkbaharda çiçeklerin açışını, sonbaharda yaprakların düşüşünü ve kış mevsiminde de etrafın beyaza bürünmüş olmasını düşündüm. İşte sonbahar mevsimi de bunlardan biri ve bence en güzeli. Ağaçlar yavaş yavaş yeşilinden soyunuyorlar bu ayda. Hepsi kış mevsimini selamlamaya hazır bir vaziyette bekliyorlar. Bence Sonbahar’ın tadını yağmurlu havalarda buram buram kokan yaprakla, kuru yaprakların düşüşünü izlemekle ve en güzeli serin bir havada yeşillik bir yerde kitap okuyarak çıkarabiliriz.
İmran Baysal–İstanbul
|