GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/10/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

 


RÖPORTAJ                     Mehmet GÜNDEM


Talimatla düşünce olmaz

Oldukça başarılı bir geçmişiniz var. HÜ Öğrenci Bilim Teşvik Ödülü, İhsan Doğramacı Üstün Başarı Ödülü, 83 yılında Hacettepe Ünv. Araştırma görevlisi oldunuz. 97 yılında Kırıkkale Ünv. Fen—Ed. Fakültesi Sosyoloji Bölümü Genel Sosyoloji ve Metodoloji Anabilim dalında yardımcı doçent olarak çalışmaya başladınız. Neler oldu Kırıkkale'de? Yoksa bilimsel çalışmaları bırakıp başka işlerle mi uğraşmaya başladınız?

Başarılı ve mutlu bir meslek hayatım oldu. 17 yılı çok sevdiğim bir işi yaparak geçirdim. Üretkenlik öncelikle sevmeye bağlı. Bu 17 yılın sadece üç yılı Kırıkkale'de geçti. Ama akademik anlamda en verimli olduğum dönem de bu üç yıldır. Kırıkkale'de bir üniversite kurmaya uğraşıyorduk. Akademik bakımdan merkez üniversiteleri düzeyinde bir eğitim vermeye çalıştık ve başardığımıza da inanıyorum. "Başka işlerle" uğraşamayacak kadar yoğun çalıştık. Görevden uzaklaştırıldığımda haftada 21 saat ders yüküm vardı, danışmanlıklar vs. Fakat yaptığım işe çok inandığım için herhalde, müthiş de bir enerjim vardı.

Üretkenlik diyorsunuz; ama YÖK kararıyla kamu görevinden uzaklaştırıldınız. Neydi YÖK'ün gerekçesi? Başörtülü oluşunuz mu?

YÖK kararı henüz bana ve avukatım Sn. Muharrem Balcı'ya tebliğ edilmedi. Soruşturma dosyasının fotokopisi dahi bize verilmedi. Buna karşılık, soruşturmacı raporu henüz YÖK'te karar alınmadan basına sızdırıldı ve bunu, bana karşı bir karalama kampanyası izledi. Basında yer alan haberlere göre, 27.09.2000 tarihinde yapılan oturumda YÖK beni kamu görevinden çıkarmış. Oysa biz YÖK'ün bu oturumunda savunmamız için ek süre kararı vermesini bekliyorduk. Sn. Balcı'nın rahatsız olmasından dolayı savunma için ek süre istemiştik. Anlaşılan o ki, bu talebimize kulak asılmamış, ve "Devrim kanunları ve irtica ile mücadele yasa ve yönetmeliklerine aykırı yayında bulunma" suçlamasıyla kamu görevinden çıkarma cezası verilmiş. Başka bir gerekçe zaten soruşturma boyunca da ileri sürülmemişti. Fakültede başörtülü olarak çalışmadığım için, bu konunun gündeme getirilmesi de söz konusu olamamıştır.

"Ortadoğu'da Modernleşme ve İslami Hareketler" adlı çalışmanız (kitaplaştı) daha önce akademik bir jüri önünde savunulmuş ve kabul edilmiş değil miydi?

Elbette. 1996'nın Haziran ayında beş kişilik bir akademik jüri önünde... Sanırım 19 Temmuz'da da tezleri Sosyal Bilimler Enstitüsü'ne teslim etmiştim. Doktor unvanını o yılın temmuz ayında aldım.

Akademik hayatınızda hiç soruşturma geçirdiniz mi?

Hayır. Hiçbir soruşturma ve kovuşturma geçirmedim.

26.04.2000 tarihli bir yazı ile görev sürenizin dolduğu size bildirilmiş. Halbuki 14. 04. 2000 tarihli Fen—Edebiyat Fakültesi Yönetim Kurulu toplantısında görev süreniz uzatılmış. Fakat Fakülte Yönetim Kurulu'nun aldığı bu karar Üniversite Yönetim Kurulu'ndan döndürülmüş. Niçin?

Yardımcı doçentlik kadrosu iki—üç yılda bir yenilenen sözleşmeli bir kadrodur. Her iki—üç yıl sonunda, görev sürenizin yenilenmesi gerekiyor. Benim için ilk olarak bir görev süresi yenileme jürisi kuruldu (03.03.2000 tarihi itibariyle). Jürinin, çalıştığım anabilim dalından seçilmesi akademik teamüllere uygun olurdu. Oysa üç kişilik jürinin iki üyesi, İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi'nin Kamu Yönetimi ve Çalışma Ekonomisi bölümlerinden seçilmiştir. Bu keyfi bir işlemdir. Rektörlüğün istediği yönde görüş almak üzere oluşturduğu bu jüri, hakkımda ideolojik önyargılarının etkisinde kalarak rapor yazmış; fakat yine de akademik açıdan başarısız olduğumu söyleyemeyerek görev süremin uzatılması kararını Fakülte Yönetim Kurulu'na bırakmıştır. Fakülte Yönetim Kurulu da 14.04.2000 tarihinde toplanarak görev süremi uzatmıştır. Ancak jüri raporları ileride hakkımda açılacak olan soruşturma için suç duyurusu olarak kullanılmıştır, zaten baştan bu sonucu elde etmek için harekete geçmiş oldukları anlaşılmaktadır. Görev süresi uzatma kararının Üniversite Yönetim Kurulu'ndan döndürülmesi ise, tarafıma yönelik olarak görevini kötüye kullanmasına yol açan ve kaynağını bilmediğim bir husumet içinde olan Rektör Prof. Dr. Tahsin Nuri Durlu'nun özel çabaları sonunda gerçekleşmiştir. Nitekim kendisinin, görev süremi uzatma yönünde karar alan Fakülte Yönetim Kurulu üyelerine yazmış olduğu ve soruşturma dosyama eklenmiş olan yazı da bu savlarımızı destekler niteliktedir. Sayın rektör bu yazısında Fakülte Yönetim Kurulu üyelerini azarlamakta ve onları "laiklik anlayışları ve bilimsel kapasiteleri kuşkulu kişiler" olmakla itham etmektedir. Daha doğrusu tehdit etmektedir. Kendilerine bırakılmış bir karar verme yetkisini özgür iradeleri ile kullandıkları için.

Siz ve düşünceleriniz nasıl bir sakınca içeriyorsunuz ki, acilen üniversiteden uzaklaştırılmanız gerekiyordu?

Bir akademisyen olarak düşünceleri "sakıncalı" ve "sakıncasız" biçiminde ayırmam olanaksız. Sebastian Castellio'nun 1551'de söylediği gibi "insanın gerçeği aramasının ve bu gerçeği düşündüğü gibi dile getirmesinin" suç ya da sakınca oluşturamayacağına inanıyorum. "Düşünceler özgürdür". Düşünmek ve düşüncelerini başkalarıyla paylaşmak herkes için temel bir haktır. Öğrencilerimin kendi seçecekleri doğrultuda sonsuz bir gelişme potansiyeline sahip olduklarını fark etsinler istedim.

'Her konuyu bilimsel çerçevede inceleme hakkına sahip değil misiniz bir üniversite mensubu olarak?

Elbette. İki anlamda sahibim. Bir, üniversitenin ansiklopedik tanımı anlamında sahibim; iki, anayasanın bana verdiği bir hak anlamında. Bunları biraz açalım isterseniz. Michigan Üniversitesi'nin 1859 tarihli kataloğunda geçen bir cümle var. "Her öğrencinin istediği konuyu istediği genişlikte inceleyebilmesini sağlamayı amaç edinmeyen bir kuruluş, üniversite adına layık olamaz." diyor. Bu tanım elbette ki akademisyenlerin araştırma alanlarının sınırlanamayacağı ilkesini de içeriyor. Çok daha fazlasını da. İkinci olarak TC Anayasası'nın Bilim ve Sanat Hürriyeti başlıklı 27. maddesi "Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir" hükmünü getiriyor. Benim yaşadıklarım, bu iki temel hakkın gasp edilmek istenmesinin çok tipik ve somut bir örneğidir aslında.

Asıl problem, sizin "Ortadoğu'da Modernleşme ve İslamî Hareketler" çalışmanızdan mı çıktı?

Evet, temelde bu çalışmadan.

Bu çalışma temelde neyi savunuyor, ya da neyin fotoğrafını çekiyor?

Bu çalışma 18. yüzyıldan itibaren modernleşme sürecine girmiş olan üç Ortadoğu ülkesinde, Türkiye, Mısır ve İran'da modernleşme ile İslami hareketler arasındaki ilişkiyi devrim odağında inceliyor. Bu anlamda bir devrim sosyolojisi çalışmasıdır. Temel bir sorum var: İslamî hareketler diğer Ortadoğu ülkelerinde de mevcut olduğu halde, İslam devrimi neden sadece İran'da gerçekleşti? Bu aslında Tocqueville'in Fransız Devrimi'ne ilişkin klasik sorusudur. Ben bu sorunun cevabını beş temel hipotez çerçevesinde arıyorum. Bu hipotezler, kısaca ifade edilecek olursa, devrim ile din adamlarının toplumdaki statüsü ve özerklik derecesi, hareketin ideoloji ve taktiklerinin içeriği, harekete uygulanan baskının şiddeti gibi faktörler arasında ilişki bulunduğu varsayımına dayalı olarak geliştirilmişlerdir. Çalışma bir doktora tezidir ve yapmaya çalıştığı şey, olguların hipotezlerimizi ne ölçüde doğruladığının ya da yanlışladığının tespitidir. Bir başka deyişle Müslüman bir toplumda devrimin oluşma koşullarının belirlenmesidir. Bir şeyi savunmaktan çok, konuya ilişkin temel tezleri irdeliyor ve tartışıyor. Belki şunu söyleyebilirim; bu çalışma, klasik pozitivist sosyoloji paradigması içinde kalınarak bir İslam devriminin anlaşılamayacağını savunuyor. Temel sayıltılarımdan biri de; "İslami hareketlerin, öncelikle İslam'ın koyduğu ilkeler açısından değerlendirilmesi" gerektiğiydi. İslami hareketleri ve bu hareketlere katılımı "yoksulluk", "modernleşme sürecine ayak uyduramama" gibi dış faktörlerle açıklamaya çalışmanın yanlış olduğunu düşünüyorum ve anlam boyutuna vurgu yapıyorum. Literatürde mevcut olan pek çok kurama ve açıklama biçimine eleştirel bir bakış açısı ile yaklaşmak gerektiğini de savunuyorum elbette.

Kitap üniversitenin dile getirdiği gibi 'ideolojik bir propaganda' yapıyor mu?

Bu bir doktora tezi. Bir doktora tezinin taşıması gereken özellik, olgular arasındaki ilişkileri belirli bir şekilde açıklamaktır. Burada olması gerekenlerden değil, olanlardan söz ediyoruz. Üstelik propaganda olarak nitelenen, kitapta incelenen hareketlerin liderlerine ilişkin kaynaklardan "doğrudan alıntı yapmak". Propaganda denilen bu. Oysa alıntılar bilimsel bir çalışmanın olmazsa olmazıdır. Fakat maalesef, propaganda konusunda hiçbir somut delil gösteremeyen üniversite, birinci el kaynaklardan alıntı yapmamı propaganda olarak lanse etmeye çalışıyor. Bu tavır akademik açıdan büyük bir ayıptır bence.

Bu çalışma, kitap aşamasında tez çalışması hüviyetinden çıktı mı; yani kitaba farklı metinler, koydunuz mu? 'Asıl kimliğinizi' kitapta mı deşifre ettiniz(!)

Hoş bir soru, çok esprili. Bu bakış açısı aslında neyi varsayıyor, biliyor musunuz? Tezde söylemeye cesaret edemediklerimi kitapta söylediğimi. Ama size şunu söyleyeyim ki, tezde de kitapta da söylediğim her şeyin arkasındayım. Bu anlamda "ikircikli" sayılabilecek bir konuyu tez olarak seçerken de tereddüt etmedim, tezimi yazarken de, basım aşamasında da. İncelemelerimin bana gösterdiği sonuçlar bunlardır. Bunlara ilişkin olgusal ve kuramsal eleştirileri heyecanla ve saygıyla karşılar, üzerinde büyük bir memnuniyetle düşünürüm. Ama, akademik anlamda eleştirmeyip karalamaya çalışanlara inanın hiç itibar etmiyorum. Yani tezde "takiyye" yapmadım. Kitap haline gelirken elbette tekrar okudum, cümlelerimi daha da güzelleştirmeye çalıştım; ama özsel olarak tezle kitap arasında bir fark yoktur. Özellikle de düşünsel anlamda, ilkesel anlamda. Kısacası kimliğimden çok memnunum, asıl ve asıl olmayan kimliklerim yok, tek bir kimliğim var ve bu kimliğimi asla saklamaya ya da başka türlü göstermeye çalışmadım.

Kitabın başında 'besmele'nin olması sizin tercihiniz mi? Besmele içeriği değiştiren bir etken mi ki, karşınıza bir problem olarak çıkartıldı?

Kitabımın iç kapağındaki besmele, yayınevinin diğer kitaplarında da bulunan bir format. Kendimi Müslüman bir kişi olarak tanımlıyorum. Bu bakımdan, kitabımın başında bulunan besmele hakkında, benim tercihim ya da yayınevimin tercihi tartışması gereksiz. Bir kitabın iç kapağında besmele bulunması suç mu ki, bu suçu birilerine yıkmak durumunda olalım. Kaldı ki, elbette bu format kitabın içeriğini değiştirmez.

Doktora tezinizin bir örneği üniversitede mevcut. Orada çalışmanın başında besmele ve konuyla ilgili fotoğraflar yok. Besmele ve fotoğraflar kitapta var. Bu iki durumun 'delil' olarak öne sürülmesi, aslında özel hayatınıza yönelik bir müdahale değil mi?

Yapılanları anlamakta zorlanıyorum aslında. Doktora tezinin kendisini ve orada besmele ve fotoğrafların bulunmadığını gören bir kişinin ya da kurumun, nasıl olup da hâlâ tezde besmele var, diyebildiğini anlamak da mümkün değil zaten. Ama şu açık ki; bazıları sizi ne olursa olsun tasfiye etmeye karar veriyorlar; yalanlara, hukuksuzluklara ve akıllarına gelen her yola başvurarak planlarını adım adım uyguluyorlar. Durum bundan ibarettir. Ama bu tür uygulamaların üniversite mensubu insanlar tarafından yapılması daha üzücü. Düşünce üretme merkezleri olması gereken üniversitelerin entrika üretme merkezleri haline dönüşmesi beni yaralıyor. Bu kişisel bir sorun da değil. Bu hepimizin sorunu. Düşüncelerimize konulan ipotekler konusunda daha duyarlı olmalıyız. Kimsenin de özel hayatıma ya da düşüncelerime müdahale etmesine izin vermiyorum.

Kitapta İran Devrimi'ni, iddialara göre övmüşsünüz, 'kültürel bir silkiniş' diyerek...

Bu suçlama aslında ironik ya da trajikomik. Çünkü, bu ifade bana değil, Sayın Cengiz Çandar'a ait. Kitabın 391. sayfasında Sayın Çandar'dan yaptığım bir alıntıda geçiyor. Tırnak içinde ve arkasında referansı ile birlikte. Ama ilginçtir ki, kendileri de birer akademisyen olan jüri üyeleri ve soruşturmacı bu cümleyi alıp, benim "İran devrimini övdüğüm" suçlamasıyla karşıma çıkarıyorlar.

"Devrim kanunlarına ve İrtica ile Mücadele Yasa ve yönetmeliklerine aykırı yayında bulunmak" suçlamasına da muhatap olmuşsunuz. Siz nesiniz, tek başınıza bunları yapamayacağınıza göre, bir örgüt üyesi misiniz, nedir üye olduğunuz örgütün adı, faaliyet alanı, bu örgütte konumunuz nedir, parayı nereden alıyorsunuz(!)

Resmi olarak muhatap olduğum tek suçlama bu zaten: "Devrim kanunlarına ve İrtica ile Mücadele Yasa ve yönetmeliklerine aykırı yayında bulunmak". Tek başıma bir tez konusu seçtim, bu konuyu derinlemesine araştırdım, belirli sonuçlara ulaştım, bulgularımı da kitabın yayınlanmasıyla birlikte kamuoyu ile paylaşmış oldum. Gördüğünüz üzere bütün bunları tek başıma yaptım.

'Cumhuriyet'in temel ilkelerine aykırı davrandığınız' da dile getirilmiş. Cumhuriyet'in ilkelerine aykırı davrandınız mı?

Asıl dikkatinizi çekmek istediğim hususlardan biri bu zaten. Soruşturmanın hiçbir aşamasında Cumhuriyet'in temel ilkelerine aykırı davranmakla suçlanmadım. Bu soruşturmada herhangi bir davranışım ya da eylemim değil, sadece ve sadece kitabım söz konusu edilmiştir. Buna karşın geçen hafta başından beri basında hakkımda çıkan yazılarda, ısrarla Cumhuriyet'in temel niteliklerine aykırı davrandığım vurgulanıyor. Bu gerçek dışıdır, kasıtlıdır ve görev süremin uzatılmamasına ilişkin olarak açtığım davaları etkilemeye yönelik bir girişimdir.

Kendinizi mağdur hissediyor, keyfilikle, hukuksuzlukla karşı karşıya olduğunuza inanıyorsunuz...

Bu gerçeğin ta kendisi. Beni ciddi ve uzun bir hukuk mücadelesi bekliyor. Hukuki anlamda mağdur olmak ayrı bir şeydir, mağdurluk psikolojisi ayrı bir şeydir. Ben hukuken mağdurum evet; ama mağduriyet psikolojisi içinde değilim. Çünkü haklı olduğumun bilincindeyim. Gasp edilen haklarımızı geri almak için gayret sarf etmemiz gerektiğini düşünüyorum. Bu aynı zamanda etik bir sorumluluktur. Kırıkkale Ünv. tarafından görev süremin yenilenmemesi nedeniyle açtığım bir dava var. O yürüyor. Daha sonra da 2000 yılı sicilimi kasıtlı olarak bozdukları için ikinci bir dava daha açtım. Basında hakkımda çıkarılan söylentiler de aslında bu iki davayı etkileme yönündeki girişimlerdir.

Bir mağdur kimliğinizle soruyorum: Üniversite ortamını nasıl tasavvur ediyordunuz, ne gördünüz?

Aslında ben tasavvur etmekten çok tasavvurları gerçekleştirmeye inanan bir insanım. Üniversitenin temel işlevinin düşünce üretmek olduğuna inanıyorum. Bunun için de farklı düşünceleri içinde barındırması, bunların her birinin gelişimine olabildiğince olanak sağlaması gerekiyor. Her türlü kitabı ve periyodikleri ve diğer yazılı ve görsel kaynakları öğrencilerine ve akademisyenlere sunması gerekiyor. Biz bunları gerçekleştirmek için gayret ettik. Tek tip insan yetiştirme mantığının üniversite ile asla bağdaşmayacağını düşünüyorum. Üniversitenin işlevlerini yerine getirmesi öncelikle özgürlüklerin varlığına bağlıdır. Tektipçi mantığın her yerden ama öncelikle üniversiteden dışlanması gerekir. Üniversite kütüphanelerinde sakıncalı kitap avına çıkılmasının önlenmesi gerekir. Özgürlüğü tasavvur etmek yetmez, bunun için bir şeyler yapmak gerekir. Bu, üniversitenin ve aydınların birincil sorumluluklarından biri olmalıdır. Eğer bugün Türkiye'de üniversiteler bunun tam tersi özellikler gösteriyorsa, bu konuda da bir şeyler yapmak gerekiyor demektir.

Bilimin en az üretildiği ülkelerden birisiyiz, özellikle devlet üniversitelerinde. Bunu neye bağlıyorsunuz? Demokrasi ve özgürlük kavramlarını içselleştirememiş, onları derinlemesine yaşamak istemeyen bir zihniyetin sonucu mu bu yaşananlar?

Nazi dönemi Almanya'sında, eğitim ve kültürden sorumlu Bavyera devlet bakanı Schemm, Münihli profesörlere şunları söylüyor: "Bu andan itibaren sizin için sorun, bir şeyin doğru olup olmadığını belirlemek değil, onun Nasyonal Sosyalist devrimin ruhuna uygun olup olmadığını belirlemektir." Bu talimatla düşünmek-düşünmemek demektir. Bu mantık yayıldıkça, özgün üretim azalır.

Cumhurbaşkanı Sezer, Meclis açılış konuşmasında 'YÖK'e atama yetkisinin verilmesinin özelde özgürlükler, genelde demokrasi açısından sakıncalı olduğunun altını çizdi...

Her şeyi merkezileştirdikçe, kararları, atamaları vs. tek tek üniversitelerin özerklikleri ortadan kalkıyor. Bu Türkiye'de üniversitelerin kendilerine has akademik gelenekler oluşturamamalarına yol açmaktadır. Bu ise, talimatla davranma eğilimini pekiştiren bir süreçtir. Kendi hocalarına, kendi öğrencilerine kısacası herkese karşı bir güvensizlik. Herkesin bir şeyler karıştırdığı, birilerinin aklını çelmeye çalıştığı paranoyası. Bu Türkiye'nin insanlarına yapılmış büyük bir haksızlık bence. Bu anlamda özgürlüklerin altının çizilmesi çok önemli. Ancak bunu sadece Sayın Sezer'den bekleyemeyiz, bizim de bu sürece katkıda bulunmamız gerekiyor.

Erkan Mumcu, İstanbul Üniversitesi açılışında ‘üniversite kürsülerinden duymak istediğimiz daha fazla özgürlükten başka bir şey değil.' dedi. Rektör ise, ‘kollama ve koruma'yı birinci ödev bildiklerini söyledi, Cumhuriyeti, demokrasiyi, bilimi geliştirmekten hiç bahsetmedi. Üniversite, üniversite olarak; ordu, ordu olarak kalıp bu ülkeye daha çok katkı yapamaz mı?

İşte bu sizin kollama ve koruma dediğiniz şey benim talimatla düşünmek dediğim şey. Aslında aynı tutuma işaret ediyor. Burada bizim tavrımız ne olacak, kanımca en kritik soru bu. Yazıklanmak yetmiyor. Yazıklanarak rahatlıyor; ama daha sonra yine talimatlara uymaya devam ediyoruz. Ya da, Sayın Sezer'in ve Sayın Mumcu'nun söyledikleri ve eyledikleri ile rahatlıyor; ama onların oluşumunu siyasal anlamda hazırlamaya çalıştıkları şeylere fiilen hiçbir katkıda bulunmuyoruz. Sorun buradadır. Hiçbir baskı ve şiddet sonsuza kadar sürmez. Ancak bizler izin verdiğimiz sürece devam eder. Bu özgürlüksüzlük sadece başkalarının bize yaptığı bir şey değildir, bizim ellerimizle de yeniden ve yeniden üretilmektedir. O halde şimdikinden farklı davranma seçeneğini işaretleyebiliriz.



| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.