GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

08/10/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

 


Ferhat Barış

Diktatörün ardından

Bakın ne yazmışım birkaç gün önce: “Bu kadarla kalsa iyi, neredeyse her üç müsabıktan ikisi, yarışa başlamadan önce kendi inancına göre ellerini birleştirip ya da açıp dua ederek başladı. Başarılı olanlar da yine öncelikle teşekkürü ‘ihsan eden’e yaptı. Ki bu bizim medya için affedilmez bir sapkınlık olarak addedilir bu ülkede.

Bizde olsa kesinlikle hakkında rapor tutulur, Aydınlık ve Cumhuriyet manşetten verir, sporcunun devletle ilişiği kesilirdi.” Sabah’ın sürmanşetine çıkan Ahmet Ayık’ın sözlerini okudunuz, gerçi her ne kadar Ayık, ‘Bana ait değildir’ dese de, belli ki, bu ülkedeki geçer akçeyi fark etmiş ve kendine göre hesapları var Sayın Ayık’ın. Neyse mevzu da o değil zaten.

Çok önemli, hassas ve bir o kadar da sıkıntılı günler yaşıyoruz ülke olarak. Maddî ve manevî olarak sıkıntılar içindeyiz. Gelir dağılımındaki adaletsizliği okudunuz geçtiğimiz günlerde. Zengin ile fakir arasında neredeyse 500 misli bir fark var. İnanılmaz, kabul edilmez bir sınıf farkı var. Özgürlüklerin durumu malum. Medyanın halkla ve güç odaklarıyla olan al gülüm–ver gülüm ilişkisini yazmaktan sıkıldık. 70 milyon vatandaşı olan bir ülke olimpiyat oyunlarından sadece üç madalya ile dönüyor ve tartıştığı şey başarısızlık değil ‘inanç’ oluyor.

Dikkat ettiniz mi bilmem? Birkaç gece önce Harbiye Orduevi’nin hemen yanına bir militan bomba yerleştirmeye çabalarken parçalanarak öldü. Gazeteler ve televizyonları dikkatle takip ettim. Nedense militanın kimliğinden dolayı inanılmaz bir hoşgörü ve aldırmazlık vardı. Sanki tüp patlamış gibi. Misal Cumhuriyet gazetesi, bombalı militanın DHKP–C’li olduğunu yazmadı bile. Sadece ‘saldırgan’ demekle yetindi. Bir an için oturup düşündüm. Eğer bu ‘saldırgan’ kazara ‘sakallı’ birisi olsaydı. Parçalanan cesedin etrafında sakal kılları bulunsaydı, ne olurdu acaba? Cevabı tahmin edebiliyorsunuz herhalde. Hemen birtakım kararlarla özgürlük ve haklar daha da baskı altına alınırdı. Mesela, ‘Bundan böyle çağdaş görünüm içinde olmayanlar trafik işaret ve işaretçilerinin olduğu yerden geçemezler. Buralardan geçmek için Alemdaroğlu standartları esastır’ diye bir yönetmelik çıkartılabilirdi.

Ekranlarda Belgrad’da yaşanan halk hareketi var. Ben şahsen sadece Slobodan’ın gidişine şahit olmuyorum. İlhan Selçuk türü cuntacı eski tüfek komünistlerin bu görüntüleri izlerken neler hissettiğini de anlamaya çabalıyorum. Kırca Bey ne hissediyordur, Hasan Bey neler düşünüyordur?.. Acaba buğulu gözlerle mi izliyorlar, yoksa ayağa kalkıp Sırp diktatörünün ardından bir tas ılık su döken yüreği laisizm aşkıyla gerilmiş, gözleri nemli, bastırılmış komünist hislerine engel olamıyorlar mı?

Miloseviç’in devrilişi dünyanın geri dönülmez bir yolda ilerlediğinin kanıtı. Özgürlükten, demokrasiden dönüş yok artık.. Ve dünya baskıcıların zannettiğinden çok daha küçük ve hareketli. Sırp Tv binasının önündeki polis kordonunu bir çocuk delip, ayaklanmayı başlatabiliyor. Slobodan yanlısı yayın 10 dakikada tarihe karışıp yerini CNN alabiliyor. Miloseviç’in gidişi sadece bir diktatörün, Avrupa’daki son diktatörün gidişi değil, aynı zamanda içindeki dikta ruhunu durduramayanlar için de büyük bir umutsuzluk, bir düş kırıklığı. Dünya adına seviniyor, onlar adına hüzün duyuyoruz anlayacağınız.

Compex ya da post modern bir panayır

Fuara gittik netekim: Yasin (ki onu iyi tanıyorsunuz artık) nerede bir İnternet aktivitesi olsa gece sabahı zor eder. Öğlen vakti ona mesaj yollayıp ‘Şu fuara bir gidelim’ dediğimde gezgin karga Cankut kadar (ki Cankut en son gittiği haberden iki kasa hamsi ile geri dönmüş, gazetede poşetlere doldurup kamuya arz etmekle meşguldü) naz etmedi. Compex fuarı bu sene Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde yapılıyor. Burada İstanbul’da oturan ziyaretçilere ilk uyarım, siz siz olun buraya üst taraftan (yani Harbiye Muhsin Ertuğrul Tiyatrosu yönünden) gitmeyin, Açık Hava Tiyatrosu (yani alt kısımdan) yönünden gitmek en mantıklısı, zira üç–beş kat inmek durumunda kalıyorsunuz.

Neyse fuar merkezinde bizi medya misyonerleri karşıladı. Radikal’in, Sabah’ın, Milliyet’in parayla kiraladığı mini mini giymiş hanım kızlar bedava gazeteleri ziyaretçilere uzatıyorlardı. Aklıma ‘bu eylemi biz yapsak, gericiler misyonerlik çalışması yapıp, bedava gazete dağıtıyorlar, diye suçlarlar’ gibi anlamsız bir fikir geldi.. Ama onlar kan kardeştiler ve karteldiler nihayetinde. Zaten bilişim teknolojileri fuarının yüzde ellisini medya imparatorları ve cep telefoncuları, geri kalan kısmını ise kendi çapında pasta hükmündeki bilgisayar distribütörleri işgal etmiş durumda.

Fuarı gezinirken bir şeyi görmüş bulunmaktayım sevgili dostlarım; Türk halkı teknoloji peşinde falan değil asla. İlgiyi en çok çekenler; hostes kızlar ve bilgisayar oyunlarıydı. Zaten koskoca Microsoft şirketi bile birkaç parça video oyunuyla standında tünemiş 15–20 personeliyle çoluk çocuğa hizmet veriyordu. İkinci en çok ilgiyi çeken şey ise, bu bilişim sektöründeki eleman çokluğuydu. Her standa onlarca genç (ki briyantinli saçlar, kirli sakallarıyla genç ve semiz erkekler ile, mini siyah etekleri ve fularlarıyla gözlüklü genç kızlardı bunlar) elemanlar kendilerine soru sormayan insanların ilgilerini çekmeye çabalayıp duruyorlardı. Bununla beraber, bir panayır yerinde gibi balon dağıtanlar, şapkacılar, şeker dağıtanlar (gülmeyin doğru söylüyorum), palyaçolar cirit atıyor. Kırmızı başlıklı şapkacı kız, dağıttığı KVK şapkalarını fuar içinde giyme mecburiyeti olduğunu söyleyince, her karganın başında bir şapka ile fuar turu atmak durumunda kaldık.

Compex fuarı ziyaretçilerine İnternet ve bilişim teknolojisi hakkında çok şey vermese de bol miktarda, poşet, demo cd ve broşür veriyor. Fuardan çıkan her vatan evladının koltuğunun altında ve ellerinde poşetlerle pazardan gelen vatandaş görüntüsü çizmeleri post–modern bir panayır görüntüsünü tamamlıyordu.

Fuardır, gezip görmek, girip araştırmak lazım tabii. Ama bana sorarsanız, hele ki hafta sonu, o kalabalığın içine, harala–gürele ve gürültü ortamında kulak zarınızı gümbürtüye sokmayın. Oturun oturduğunuz yerde, açın bir explorer penceresi, yazın http://www.compex.com.tr/ yapın bir sanal gezinti. Varsın şapkanız ve poşetiniz eksik olsun. Sonra ayağınıza başınızın akıl sağlığı hakkında atasözü hatırlatması yapmak durumunda kalmazsınız.

Ayrıca bir web sitesi bile bulunmayan Yenibinyıl Gazetesi’nin sponsor olması da ayrı bir enteresanlık olarak tarihteki yerini almış oldu...


f.baris@zaman.com.tr



Yazarımızın en son yazıları

17/ 09/ 2000... Militan laikse koy sepete
18/ 09/ 2000... Öz olmayınca söz yükselmiyor göklere!
20/ 09/ 2000... Sorular.. sorular...
22/ 09/ 2000... Generalin sokağa çıktığı gün ya da gecikmiş bir eylül yazısı
27/ 09/ 2000... Gülüyorsun; ama dinlediğin senin öykün!
01/ 10/ 2000... Örtün üstümüze karanlığı
02/ 10/ 2000... Biz de olimpiyat düzenleriz usta!
04/ 10/ 2000... Çarpık ve sapık
06/ 10/ 2000... Durup dururken...


| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.