GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

15/10/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

 


RAZAR SOHBETİ 

M.Mehmet GÜNDEM



'İstanbul'a götürülmez'

Mekânı sığ haliyle alt limit olarak üç boyutta algılamak zorundayız. Mekân ki, üzerinde, dünşimdiyarın boyutunda insanın, insan olarak kısa bir süre, eylem, iz ve eserlerin uzun süreli barındığı, insanlığın süreklilik kazandığı mümbit bir vatan. İnsan, mekân üzerinde inşa olur. Mekân insana açık, insan de mekâna açık. Bu karşılıklı ilgi belirler yeni üretimleri, yeri duruşları, yeni şaheserleri, yeni okumaları. Mekân sürekli insan tarafından okunmak ister, mekân insanın kendisine gösterdiği bilgi içeren ilgiyle, sevdayla ancak ona dünün birikim ve tecrübelerini sunar. Dünün bilgisine sahip olup, dün yaşayan insanın hassasiyetini kayrayıp gelinen noktayı iyi okuyabilen şimdinin insanı, kendi varoluş sürecine nitelik katar oradan aldığı ışıkla. Tecrübe bilgiyle birlikte sunulunca insana, insan hayata daha güçlü başlar, güçlü insan daha büyük başarıların eşiğinde durur hep. Bu mekân bir de İstanbul oldu mu iyi yaşamak, iyi izler bırakmak, hayatı sanat boyutunda yaşayıp, yarının insanlarına çıtası yükselmiş bir miras bırakmak kaçınılmaz olur. İstanbul ki, sürekli seslenir müntesiplerine, hayatı daha derin yaşayabilmeleri için, yeni şaheserlere imza atabilmeleri için. İstanbul en güzeli arayışlarında yol gösterici, yol bulucu, yol verici olur, aklı selim, kalbi selim ve zevki selim insanlara her daim. İstanbul, paha biçilmez bir değeri taşır bağrında haklı bir heybet ve gururla. İstanbul, insan kadar canlı, kimi insanlardan daha da canlı bir şehir. İstanbul ruhu ruhumuzu kuşatan, insanı bir üst yaşama, üst kültüre çağıran bir şehir. İstanbul efsunlu şehir, hayatı sanat letafetinde yaşamaya insanı davet eden şehir. İstanbul şimdi bu buyurunlarına, bu çağrılarına koşacak, onun ruhuyla tanışık müntesiplerini, sevdalılarını, aşıklarını arıyor. ''Aşk olsun'' diyerek meclise girip, ''aşkınız daim olsun'' diyerek sözü sürdüren eski insanların yenilerini arıyor. İstanbul İstanbulluları arıyor. İstanbul'da Yaşama Sanatı kitabınının yazarı Haluk Dursun. Yazar Anadolu'da bir şehre gittiğinde, İstanbul'a bir hediyeyle döneyim düşüncesiyle bir dükkana giriyor. Ne alsam İstanbul'a götürdüğümde makbul bir hediye olur? diye sorduğunda dükkan sahibi; ''Siz bilmez misiniz ki, İstanbul'a götürülmez, İstanbul'dan getirilir.'' cevabını verir. Haluk Dursun yıllardır cangözü ile İstanbul'un insana çağrısını dillendirmeye çalışıyor.



Haluk Dursun: İstanbul'u yaşayalım

İSTANBUL bir imparatorluk şehri. Tabiatın ona sunduğu muhteşem konumunu büyük sanatkârların güzel eserleriyle uyum içinde gözler önüne sermiş. Geçen yüzyıllar bu şehri her bakımdan yıpratmış, çaptan düşürmüş; ama cami yıkılsa da mihrap yerinde kalmış. Klasik nostalji edebiyatıyla yakılıp yıkılanlara, uçup gidiverenlere ağlayıp sızlanmak yerine "ele geçmezse eğer sevdiğimiz, çare ne; eldekini sevmeliyiz" diyerek bu haliyleİstanbul'u yeniden tanımaya, keşfetmeye, keyfini çıkartmaya, orada yaşamayı bir sanat haline getirmeye ne dersiniz?

İstanbul'da Yaşama Sanatı kitabınızı İstanbul'dan uzakta, İstanbul özlemi içinde okudum. İnsan bir mekân üzerinde yaşıyor. Bu mekân ona bakış açımızla, kimi zaman kutsal bir vatan parçası, kimi zaman medeniyetin merkezi, kimi zaman da öylesine herhangi bir yer. Mekânın hususiyetlerinden öte, bizim onun üzerinde duruşumuz ve ona bakışımız bizi belirleyen. Varlık ile mekân arasında çok önemli bir ilişki karşımıza çıkıyor...

Birçok varlık, yaşadığı yerin ne olduğuna, o yerde daha iyi nasıl yaşanacağına dair uzun boylu tahliller yapamıyor. İnsan şu içinde bulunduğumuz bir yaprak gibi bir yere getiriliyor, konduruluyor ve başka bir rüzgârla yine oradan kopup gidiyor. Böyle olmak yerine yaşadığımız yeri anlamaya, oranın farkını idrak etmeye ve o yer üzerinde iyi yaşamaya gayret eden insanlar olmalıyız. Hele ki bu yaşanılan yer çok sıra dışı bir yerse, hele ki, bu yer İstanbul gibi bir yerse orada yaşamak, orada var olmak, orada şehirle tanışmak için hayatı sanat boyutunda algılamak gerekiyor. Bahsettiğiniz çalışma, bir korkudan ortaya çıkan, İstanbul gibi bir yerde yaşayan insanların nerede yaşadığının farkında olmaması gafleti karşısında onları bu gaflette uyandırma çabası oldu.

Bu gafleti besleyen, bireyi aşarak gelen, ülkenin sosyolojik süreci değil mi?

Sosyolojik ve kültürel boyutu.

Ülkede yoğun bir iç göç olgusu varsa, aileler parçalanıyorsa, mekân salt bir mücadele alanı olmaktan öte algılanamıyorsa, bir de siz kırsaldan kente gelirken kırsallığınızı hiçbir şekilde kentliliğe dönüştürme niyet ve çabası taşımadan geliyorsanız, bu gelinen yer İstanbul dahi olsa, 'taşı toprağı altın' olma algısının ötesinde ne yapsın mekân... Yani bu gafillerin gafleti pekişiyor...

Bunlar doğru, gafletin sebebini ortaya çıkartıyor; ama gafleti haklı çıkartmıyor.

Ben de gafleti haklı çıkartmak için değil, gafletten uyanmanın zorluğunu göstermek için söylüyorum.

Doğru. İstanbul tarih boyunca belki en çok göç alan, çok çeşitli insanın geldiği bir mekân. İstanbul emperyal bir şehir. Ama İstanbul'a gelen insanlar bu kadar yoğun ve bu kadar hızlı olarak geçmişte gelmemişler. İstanbul'un son talihsizliği buradan kaynaklanıyor. Bizans zamanında birkaç yüz binlik bir İstanbul, Milli Mücadele zamanında dokuz yüz bin. Son elli yıllık dönemde de on milyonu aşan bir başka İstanbul. Osmanlı'da istisnai durumlar dışında (iskan faaliyetleri) İstanbul'a hep bireysel olarak gelinmiş. Osmanlı kesinlikle İstanbul'a toplu göçlere razı olmamış. Suyunu bahane etmiş, bazı ırklara yasak koymuş.

Kimlere?

Taife-i Etrak ve Taife-i Arnavut olarak geçiyor. Osmanlı'nın iki uç noktasından gurbete gelip İstanbul'da yoğunlaşarak dengeyi bozmasından endişe duymuşlar, tedbir almışlar. Bostancı semti, Bostancıbaşı'nın köprübaşında durduğu, 'Dur yolcu nereye gidiyorsun?' diye hesap sorduğu, kefil göstermediği zaman içeriye almadığı bir özelliğin bugün kalmış ismi. Böyle bir gelenekten bir anda kapılar açılmış, hurra diye gruplar halinde insanlar İstanbul'a gelmişler... Tespitim şu; eskiden bütün gelenler İstanbul'a geldiğinin farkına varmışlar, İstanbul'a gelindiği zaman ne yapılacağının farkına varmışlar ve İstanbul'a uyum göstermek için gelmişler.

Yani İstanbullu olmuşlar...

Evet. Ama son elli yılda gelenler ise, İstanbul'a geldiklerine bin pişman olarak gelmişler, İstanbul'u benimsemeyip gelmişler ve kendi kültürlerini İstanbul'da yaşatmak için gelmişler. Eskiler, İstanbul kültürünü yaşamak için İstanbul'a gelmişler...

İstanbulluluğa direnmek mi?

Direnmek, meydan okumak, İstanbul'a boyun eğdirmek...

Nedir İstanbulluluk?

Bir kere İstanbulluluk emperyal bir kültürdür. Roma'dan, Bizans'tan ve Osmanlı'dan miras kalan bir kültürdür. Tek ulus kültürü değildir, renklidir ve çeşitlidir. En önemli vasfı rafinedir, bütün kabalıklardan kendini arındırmışlıktır, bir emperyal başkent olarak. Bir zamanlar öyleydi. Bunun yerine bir hercümerç ve şu an ortaya çıkan tablo karşımızda durmakta.

'İstanbul bir imparatorluk şehri. Roma'nın, Bizans'ın ve Osmanlı'nın şaheserlerini bünyesinde toplamış. Tabiatın ona sunduğu muhteşem konumunu büyük sanatkârların güzel eserleriyle uyum içinde gözler önüne sermiş...' Bu şehirde yaşamanın hakkını vermek öyle pek de kolay bir işe benzemiyor... Bir de şehir bu kadar yükü, anlamsızlığı, amaçsızlığı, kendine karşı duyarsız ve bilgisiz kalabalıkları artık kaldırabilir mi?

İstanbul çok enteresan bir şehir, kendisine yapılan bu kadar kötülüğe, bu kadar hakarete, bu kadar hor kullanmaya rağmen, görüyoruz ki, cami yıkılsa da mihrabı yerinde duruyor. Mihrabını aramak, bilmek ve görmek şartıyla. İstanbul buna hâlâ direnebilen bir şehir. İstanbul kendi güzelliklerini, ayrıntıdaki inceliğini herkese pat diye göstermez. İstanbul'a önce aşık olacaksınız, benimseyeceksiniz. Benimserseniz kendini size gösterir. Derununa aşina olmak diyorum buna.

İstanbul bitmedi, bir hayal şehir değil mi diyorsunuz?

Bu 'bitti' tezine hararetle karşıyım.

Şehrin yeniden sunumu (yeniden üretimi) ne kadar mümkün?

Bu matematik planda ve teorik olarak mümkün değil. Çünkü şehrin tamamı elden gitti.

Mana olarak?

Mana aleminde de gitti tamamı. İstanbullu bir Şeyh efendinin; ''görene, köre ne'' derdi. İstanbul görene, köre ne!

Var olduğumuz zemin, üzerinde izlerimizi bıraktığımız, onun bize iz bıraktığı bir ilişki varoluş sürecinde. Ama çoğu zaman da yaralı bilinçlerimizle habersiziz bütün izlerden. Mekânı bu kadar tüketmek, hoyratça kullanmak, nedir bu halin tercümesi?

Göçebe kültüründen geliyor. Osmanlı aşiret devletini, o emperyal yapı ile yumuşatmış ve değişik ırklarla da bunu zenginleştirmiş, bir nevi melezleştirmişti. Cumhuriyet'in başlangıcındaki o Milli Mücadele adına vermiş olduğumuz çok kaotik dönemde birçok vasıflarımızı kaybettik. Ben onu 93 Harbi'yle başlatıyorum. Eski insanımız, Osmanlı insanı 93 Harbi'nden Cumhuriyet'in başlangıcındaki döneme kadar korkunç bir travma geçirdi ve bütün değerlerini yavaş yavaş kaybetti. Cumhuriyet'e de çok az bir şey kaldı. İkinci büyük travma da, 1950'den sonra İstanbul'a gelen, değerler erozyonuna uğramış, bir imparatorluk vârisi olduğu şuurundan habersiz, 'idraksiz' bir topluluk çıkmış ortaya.

Bizim mekân algılamamızda, hayat felsefemizde derin yaralar açılmış. Bu noktada bizim mekâna, hayata yeni bir bakış açısı getirmemizde yöntem ne olmalı ki, kendimizi o mekân üzerinde inşa ederken bu inşayı sanat boyutunda yapabilelim. Var mı böyle bir formül?

Daha önce nasıl baktılarsa öyle durmak lazım. Ben bunu 'üç selim' şeklinde formüle ettim. Eski Osmanlı insanı 'üç selim' formülüne dayanıyor. Akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selim. Bu formüle göre yeni insanlar, yeni şehirler, yeni mekânlar paylaşan bir yapı inşa etmek zorundayız. Buhranlardan, travmalardan sonra çok az kaldı akl-ı selim, kalb-i selim insanımız. Ama maalesef en az zevk-i selim.

Şehir açısından zevk-i selim boyutuna bakarsak...

Bir kere önce bakmasını bileceğiz. Cangözü diye söylüyorum yıllardır. Can kulağı ile dinlemeyi herkes bilir. Aslında bir de cangözüyle bakmak var. Yani cangözüyle bakmayı öğreneceğiz. Görmeyi becerebilecek, körlerden olmayacak. Sonra o bakıştaki derinliğe inme, bakıştaki estetiği keşfetme, bakıştaki çirkinliğe razı olmama. Mesela eski İstanbul'da halk, bırakın caminin kötü yapılmasını, minare ile kubbe arasındaki nispetsizliğe dahi tahammül etmezlerdi yüzyıllar boyunca. Bir zevk-i selim örneği olarak gördüğüm; rahmetli III. Selim Selimiye'deki camiini yaptırırken minarelerin düşündüğünden daha kalın olduğunu, yakışmadığını görüyor ve ''tıraşlayın, inceltin'' diyor. ''Efendim burası yüksek bir yer, rüzgâr alır yıkılabilir.'' dediklerinde; ''O bizim gözümüzü gönlümüzü yıkmaktansa bırakın inceltin rüzgârdan yıkılsın.'' diyor III. Selim. Bugüne bakın ki, bir caminin güzelliği, minaresinin yüksekliği ve kubbesinin ondan uzaklığıyla ölçülür hale geldi. Göz, güzeli göremez ve çirkini fark edemez hale geliyor.

İnsandaki bu kayıp beşeri ilişkilere, hayata nasıl yansıdı?

Mekânı algıladıkları gibi insanı algılıyorlar. Yozlaşma dil ile başladı. Başlangıçtaki selam ve hitap ortadan kalktı. Bir insanın gerçek İstanbullu olup olmadığını anlamanın bazı yolları var; birisine arkadan 'bakar mısın?' dediğiniz zaman size dönüp ''buyurunuz efendim'' derse İstanbulludur o. İstanbullu ''bendeniz'' der. Bu enfes cümle şimdi bir ego ifadesi olarak algılanıyor. Halbuki ''bendeniz'' köleniz demektir. Karşısındakinin değerini yükselterek kendisinin bir nevi acziyetini ortaya koymuş oluyor. ''Sabahın hayır olması'' selam çeşitlerinden. İstanbul tekkelerinden örnek vereyim selama; tekkeye giren derviş ''aşk olsun efendim''. der. Cevaben; ''aşkınız daim olsun efendim'' derler. Aşk içinde yaşamayı her zaman akla getiren bir toplum. Bir de vedalaşma sözcükleri vardır. ''Allah'a ısmarladık'' en basiti. Allah'a emanet edilir. Giden devletle gönderilir, ''devletle gidiniz efendim'' denilir. ''Saadetle gidiniz efendim'' denilir. Şimdi dilin bu kadar latif kullanıldığı bir kültürel ortamda elbette ki beşeri münasebetler de o kadar düzeyli olacaktır. İstanbullu bu kelimeleri bilir, neyi ne zaman kullanacağını da bilir, ne zaman ''buyurmak'' deneceğini, ne zaman ''estağfirullah efendim'' deneceğini, kime ''selam'' gönderileceğini, kime ''hürmetler'' gönderileceğini çok iyi bilir. Konuşmayla başlıyor, yemeyle devam ediyor. Ekim ayı geldiği zaman, İstanbullu esrar afyon krizine girmiş bir esrarkeş gibi lüfer özlemiyle yanar. Çünkü ekimden itibaren Boğaz'dan lüfer geçer. İstanbullu lüferin defne yaprağından başladığını, büyüdükçe sarıkanat, çinekop, lüfer, kofana gibi isimlerle gittiğini bilir. Şimdi ne kaldı bunlardan geriye? İstanbullu Boğaz'ı gezmeyi bilir, hangi saatte gezileceğini de bilir. İstanbullu bülbül dinlemeyi bilir, bülbülü nerede dinleyeceğini de bilir. İstanbullu mutlaka müziğin en iyisini sever, fasıl müziğini sever, fasıl müziğini kendisi de söyleyerek dinler. İstanbullu ağacı, çiçeği tanır, sümbül, lale yetiştirir.

Peki İstanbullu; 'öteki insan'a nasıl bakar?

Burada eski ve yeni İstanbul diye ayırmakta zaruret var. Eski İstanbullu zamanında biraz ürkmekle birlikte, 'onu nasıl ıslah ederim, onu kendi yüksek rafine kültürüme nasıl alıştırırım?' diye gayret etmiş ve kısmen de bunu başarmış. Yeni İstanbullular ise şimdi azınlıkta olan bir grup. Bunlar büyük çapta bir hücumla karşılaşınca, savunmayla birlikte 'öteki insanı' küçümsemeyle karışık, itmeye ve onu içine almamaya başladı. Bu, çok tehlikeli oldu. Doğruyu, güzeli örnek alıp onun gibi olma imkanı ortadan kalkmış oldu. Burada artık yeni İstanbullu'nun insana bakışının pozitif olduğunu söylemek zor.

''Nerelisin?'' sorusu hep sorulur. Doğduğumuz yeri söyleriz hemen. Ama yaşadığımız yer değildir orası. Siz ''İstanbul'da doğmadım ama İstanbulluyum'' diyorsunuz. Nerelisin sorusuna neden yaşamadığımız bir yeri kendimizi ait hissederek cevap veriyoruz. Neden yaşadığımız yeri sahiplenemiyor, neden oranın rafine kültürüne katılmıyoruz?

Bana kalırsa İstanbul'un ve İstanbulluların çözmesi gereken mesele bu.

Burada üretiyorum, acılarımı, sevinçlerimi burada duyuyorum, geçmişin izlerine rastlıyorum, burada yaşıyor. Kendimi ona ait hissetmek ve o aidiyeti geliştirmek durumundayım. O halde ben İstanbulluyum demeliyim. Bu tür bir yaklaşıma mı ihtiyacımız var?

Evet. Ama bizim kendimizi yaşadığımız yere ait hissedemeyişimiz biraz çıkarcılıktan kaynaklandı. Çünkü sizin gelmiş olduğunuz yer ve gelmiş olduğunuz yerin kurumları İstanbul'daki kapalı devre çalışan birtakım mekânizmaları sizin için bir sığınma yeri, başkalarına karşı da bir referans yeri oluyordu. Sosyal psikoloji açısından söylüyorum; bu çok klasik bir azınlık şuuru. Sahiplenme yoktur, korku vardır, kaybolmak korkusuyla sığınmak vardır. Bu, birçok kesimler tarafından desteklenir, en başta politikacılar tarafından. Hemşehrileri kendileri için potansiyel bir oy deposudur mesela.

İstanbul'da artık il düzeyinde değil, ilçe hatta köy düzeyinde dernekler var. "Kültürünü yaşama ve yaşatma derneği" alt başlığıyla kendilerini sunuyorlar. Bu görüntü, yerellikleri merkeze 'bir alternatif gibi' taşımak İstanbulluluğu zorlaştıran bir başka etken değil mi?

Çok doğru. İstanbulluluğu başaramazsak İstanbul'u yaşatamayacağız.

Bu devam ederse İstanbul yerine ne ile karşılaşacağız?

Böyle devam ederse, İstanbul'da "İstanbullular Derneği" kurulacak ve İstanbullular kendi aralarında örgütlenecekler. İstanbul Büyükşehir Belediyesi "İstanbullulaştırma" başlıklı bir proje üzerinde çalışıyor; nasıl İstanbullulaştırırız diye.

Nasıl?

Çok zor olacağı belli. Ama bu proje üzerinde çalışılıyor. İstanbullular himmet eylesin inşaallah olsun.

İstanbul bütün bu yaşananlara ne diyor?

İstanbul şaşkın. Bu da mı başıma gelecekti derken, bakıyor ki arkadan daha kötüsü geliyor. Felaketler zincirine tabi olan şanssız, mazlum, masum bir şehir olarak İstanbul şu an kaderine ağlıyor.

İstanbul hüznün ötesinde kederli bir şehir mi?

Çok. Masum ve mazlum. Zulme uğramış... Ama bütün bunlara rağmen hâlâ İstanbul'un çok güzel tarafları var.

Neresi asıl İstanbul?

Şehr-i İstanbul denildiği zaman sur içi anlaşılır. Yine İstanbul'la beraber sayılan üç belde vardır; Galata, Eyüp, Üsküdar.

Kozmopolit bir toplumsal yapıyı besleyecek kadar zengin ve mümbit bir zeminken, İstanbul bir değerler erozyonuna uğradı. Burada 'ortak kültür' sarsıldı, yer yer kayboldu. Farklı dinler ve farklı kültürlerden insanlar bu toplumda İstanbullu olarak birlikte yaşıyorlardı. Şimdi İstanbulluluğun yeniden tesisi için 'ortak kültür'ün tekrar üretilmesi zarureti yok mu?

Var. Ama bu tabii gelişim olarak mümkün değil. Çünkü İstanbul'un demografik haritasında en önemli unsurlardan biri olan Rumlar gitti. Şimdi İstanbul'da iki bin Rum var. Ermeniler daha çok Anadolu Ermeniliği haline geldiler. Yahudiler, önemli sayıda İsrail'e göç etti. Bunları çoğaltmak mümkün değil...

Bu unsurların yanında bir başka açıdan bakalım; iç göçlerle yoğunlaşan kentlerin yeni yapılarında, kent kökenliler ile kır kökenliler arasında yıllardır aynı mekânı, şehri paylaşmalarına rağmen bir 'ortak kültür' oluşturamadık. İstanbulluluğu; aynı din, aynı tarihten besleniyor olmalarına rağmen bu iki kesim içinde oluşturamadık. Bu, insanı karamsarlığa sürükleyen bir gerçek olarak önümüzde durmuyor mu?

Çok doğru. İnsanları İstanbullu yapmamız için öncelikle bir başka şeyi yapmalıyız; insanları önce şehirli yapacaksınız. Önce medenileştireceğiz, sonra o medeniyet içinde İstanbul'un yerinin ne olduğunu ona fark ettireceğiz. Onun için burada iki farklı kademe uygulamalıyız. Şimdi üzerinde çalışılan proje de bu esasında.

İstanbul'u yeniden keşfetmeye, ona yeniden sevdalanmaya ve onu yeniden yaşamaya ihtiyacımız var...

Hep söylüyorum: İstanbul bir imparatorluk şehri. Tabiatın ona sunduğu muhteşem konumunu büyük sanatkârların güzel eserleriyle uyum içinde gözler önüne sermiş. Geçen yüzyıllar, bu şehri her bakımdan yıpratmış, çaptan düşürmüş; ama cami yıkılsa da mihrap yerinde kalmış. Klasik nostalji edebiyatıyla yakılıp yıkılanlara, uçup gidiverenlere ağlayıp sızlanmak yerine "ele geçmezse eğer sevdiğimiz, çare ne; eldekini sevmeliyiz" diyerek bu haliyle İstanbul'u yeniden tanımaya, keşfetmeye, keyfini çıkartmaya, orada yaşamayı bir sanat haline getirmeye ne dersiniz?



| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.