Bu kokuşmuşluğun altında 'irtica' mı var?
(...) Türkiye'deki tüm önemli kurumlar ve kişiler, bir ayıpları veya açıkları bulunduğu takdirde, bağımsız hareket edemezler.
İşte bu noktada, benim bir türlü anlayamadığım olaylar dizisi gündeme geliyor.
Kaç yıldır ve özellikle "28 Şubat-1997"den beri, "Milli Güvenlik Kurulu"nun her tavsiyesini (veya her muhtarısını) dikkatle izliyoruz..
Bugün Egebank Operasyonu'na dayanan her gelişmenin ipuçları, tüm 28 Şubat sürecinde vardı..
İnterbank boşaltılırken, bu iş ayyuka çıkmıştı..
Nesim Malki cinayetine ilişkin sorgulamalarda, devreye pek çok isim girmişti..
Türk-Ticaret Bankası'nın özelleştirilmesi ve "Milliyet" ile "Yeni Yüzyıl"ın Korkmaz Yiğit'e satılması sürecinde, haberler basına da yansımıştı..
Daha ötesi var mı?
Devletin bir Bakanı, kendini öldürmek istedi bu süreçte..
Şimdi merak etmiyor musunuz?
Bu "Milli Güvenlik Kurulu"nun, "irtica"dan başka ilgi duyduğu "tehlike" yok mudur?
Biz varsayıyoruz ki, Amerika'nın ve Avrupa'nın gizli haberalma örgütleri bile, Türkiye'deki kokuşmuşluk konusunu izleyip, raporlar yazıyorlardır.
Ayrıca buna ilişkin haber ve yorumlar, hem Türk, hem Batı basınında bol bol çıkıyor.
Peki şu Milli Güvenlik Kurulu, devleti, toplumu, demokrasiyi, medyayı ve ekonomiyi çığırından çıkartan kokuşmuşluğu, neden tavsiyeleri (veya muhtıraları) arasına hiç almadı? Milli Güvenlik Kurulu'na Süleyman Demirel başkanlık ederken, Murat Demirel'in Egebank'ı nasıl yönettiğini, orada bulunan kimse bilmiyor muydu?
Fadime Şahin'in özel hayatını izleyen derin-devlet ve derin-medya, İnterbank'tan Egebank'a uzman boşaltmalardan habersiz miydi?
Birileri "durumdan vazife" çıkartırken, diğerlerinin "durumdan soygun" çıkartması, pazarlıkla kabul mu edilmişti?
O görevli medya ajanları, neden suskundu o dönemde?
Bir gariplik yok mu durumda?
Mehmet Barlas / 18.10.2000-Yeni Şafak
mehmetbarlas@attglobal.net
Memurlara sormalıyız...
Sıra memurların ne alacağına geldi. Yüzde 10... Çünkü "kamuda para yok" diyorlar.
İşte ben de tam burada devletin irili-ufaklı memurlarına sormak istemez miyim:
Sizlere emanet "kamu" soyulurken neredeydiniz?..
Herhangi bir ihale için yaklaşık iki yüz devlet memurunun imzası-onayı gerekli. Bir evlek orman kiralamak istediğinizde, irili ufaklı yüz elli memurun imzası şart.
Tabanca taşıma ruhsatı için bile yaklaşık yetmiş işlem, yetmiş imza ister.
Banka kurmak için?..
Devlet memurlarının çalıştığı otuz kurumdan izin, üç bine yakın işlem, yaklaşık yedi yüz memur imzası...
Şahsen benim ne zaman işim devlet kapısına düştüyse, elimdeki káğıdın üzeri imza ve mühür doldu. Zaten ben de odalardaki bitince, koridorlarda her rastladığıma káğıdımı uzatıp imzalattım.
Tek sayfalık bir dilekçe ile girdiğim binalardan, üzeri imza-onay-paraf-mühür dolu kalın dosyalar içindeki káğıtlarımla çıktım.
Yine de "Eksik var" dediler.
Pekiiii...
O zaman devlet memurlarının bilgisi olmadan, ihalelerle, batık bankalarla, kredilerle, tahsisatlarla, yetim hakkını çalmak olası mı?..
İşte ben de kamu malını emanet ettiğimiz irili ufaklı memurlara sormak isterim:
Binbir dolapla devletin kasaları boşaltılırken neredeydiniz?..
Sahte yatırımlarla devlet bankalarından katrilyonları bulan krediler alınırken neredeydiniz?..
Ormanlar-kıyılar-koylar yağmalanıp, sahtekárlara verilirken neredeydiniz?..
İhale yolsuzlukları ile kamu malı çalınırken neredeydiniz?..
Hayali ihracatla ülkemiz soyulurken neredeydiniz?..
Yeğen beyler yetimleri soyarken neredeydiniz?..
Memurların bilgisi dışında, bu kadar yaygın hırsızlık-soygun-talan olabilir mi?..
İşte kasalarda para kalmadı.
Memura para yok diyorlar.
İyi mi?..
Bekir Coşkun / 18.10.2000- Hürriyet
bcoskun@hurriyet.com.tr
Üniversite...
(...) Bizim üniversitelerimizin problemi yöneticilerin nasıl belirleneceğinden ziyade, akademik hürriyetlerin zapturapt altında tutulması ve YÖK'ün "Yüksek Öğretim Komiserliği" gibi işlev yapmasıdır.
Bunun mekanizması, YÖK'ün ordu modeline göre oluşturulmuş aşırı merkeziyetçi ve aşırı hiyerarşik yapısıdır. 'Düğmeye basınca' üniversitelerimiz zapturapt altına alınabilmekte, akademik hayatın gerektirdiği özgürlükler rafa kaldırılmaktadır.
Rosovsky ise diyor ki: "Akademik özgürlük ihtiyacını hiçbir şey ortadan kaldırmaz!"
Rosovsky'nin bu sözünü Gürüz ve Alemdaroğlu söyleyebilir mi?! Rosovsky devam ediyor:
"Özgürlüğün olmaması günümüzde dünyanın birçok yerindeki üniversiteleri karikatüre çevirmiştir..."
Rosovsky'nin verdiği örnek bazı Amerikan üniversitelerinde "McCarthyciliğin yol açtığı tahribat ve 'cadı avları' döneminde... birçok profesör ve doçentin politik baskıların kurbanı olması"dır.
Bugün bunu yaşıyoruz Türkiye'de!
Sayın Gürüz, Rosovsky gibi akademik hürriyetleri savunmuyor, hele Alemdaroğlu açıkça "üniversite kürsüsünde olmaz" diyor!
Üniversite 1930'lara göre değil, 2000'lere göre düşünüp konuşmalıdır. Rosovsky'nin dediği gibi, "yeni bir bakış biçimi ile araştırmanın bir arada bulunması üniversitenin ayırt edici özelliğidir."
Sorun irtica mı? 1930'lardaki bütün sözleri söyleyebilirsiniz; ama Max Weber sosyolojisi açısından bir araştırma yapamazsınız! Sorun bölücülük mü? Etnik sorunlar sosyolojisine bakamazsınız! Böyle çözebilir miyiz sorunları?
Bazı rektörler "üniversite en kötü dönemini yaşıyor" diye yakınıyor. İdeolojik kavgaya, 'siyasi komiserliğe' dalmış bir YÖK, çeşitli toplum kesimleriyle ve "Yüce Türk milletinin yegane temsilcisi olan TBMM" ile nasıl saygın bir diyalog kurarak yeni kaynaklar, yeni çözümler isteyecek? TBMM'de "YÖK Araştırma Dosyası" duruyor orta yerde!
Taha Akyol / 18.10.2000- Milliyet
t.akyol@milliyet.com.tr
|