GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

20/10/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

 


Ferhat BARIŞ

Meslek ve ayna!

Artık alışkınız şöyle bir ilan okumaya: 'Doktordan satılık araba..' Endişelenmeyin, 'Tıp fakültelerinde kullanım ve bakım dersi mi veriyorlar?' diye Cem Yılmaz esprisi yapmayacağım. Ama bu ilanın altındaki 'Aslında doktorlar çok disiplinli, dürüst ve steril insanlardır' mesajını ülke olarak kabullendiğimiz gerçeğini de unutmamak lazım. Oysa Jack The Ripper da bir doktordu dostlarım..

Nedense her mesleğin zihnimize gönderdiği, şartlı reflekse yol açan önyargılar vardır. Bazen semboller, bazen görüntüler, bazen ismin seslenilmesi anında zihnimizde o kavramı oluşturuyor. Mesela çocuklar için doktor iğne demek, hastalık anı demek olduğu için beyaz önlüklü doktorlara ve hemşirelere karşı hep tedirgin ve teyakkuz halindedirler. Kolay değildir bir çocuğu doktora muayene ettirmek..

Polis ve askere karşı da öyle bir önyargı besleriz, bu ülkenin vatandaşları olarak. Kapımızı böylesi bir görevli, misal kendi halinde bir bekçi tıklattığında bile hemen nabzımız yükselir, kan basıncımız artar. Oysa belki de kiralık ev arayan bir emniyet görevlisidir karşımızdaki.. Hatta o kadar şartlanmışızdır ki, bir yaralanma, kaza olayı olduğunda ambulanstan önce polisi aramak isteriz.. Polis gelmeden kimse yaralıya dokunmak istemez.

Hemen her mesleğin böyle bir imajı vardır. Mesela neden her kasabın camına 'Aile kasabı' diye yazdığını merak ederim. Ne anlama geldiğini de bir türlü çözemedim, kasaplar; bekarlar ve ailelere hizmet edenler diye ikiye mi ayrılıyor, yoksa bu ülkenin ailelere hitap eden esnafa ayrı bir hürmeti mi vardır?

Bazı meslekler baştan çarpıcıdır. İmajları oturaklıdır. Biraz önce bahsettiğim doktorluk gibi. Sanatçı demeyeyim de, medyatik şöhret olmak mesela. Bu ülkede kimse çocuğunun tiyatro sanatçısı, mesela şehir tiyatrolarında oyuncu olmasını kolay kolay tercih etmez; ama çoğu aile Mehmet Ali Erbil ya da Ebru Şallı gibi çocuklarının da bol para kazanan medyatik insan olmasını isterler.. Sporcu olmak da öyledir. Mesela kimse 'Oğlum Harun Doğan gibi ya da Ahmet Taşçı gibi olsun' demiyor, sporun özellikle ayakla oynanan dalına rağbet var. Hatta futbolcu olmak genel anlamda istenir; ama kimse kolay kolay medyatik ve para getirmeyen yerinden istemez bu mesleği. Rüştü olmak isteyen çok az insan vardır, gönüllerde hep Hagi olmak, Baliç olmak, Emre olmak, Şifo Mehmet olmak vardır.

Ve geliyorum bizim mesleğimize. 'Gazeteci olup, ülke insanına haberlerimle, yorumlarımla hizmet edeceğim' gibi bir amaç taşımıyor günümüzde gazeteci adayı gençler.. Gazetecilik bir sınıf atlama aracı olarak görülüyor. Özellikle kartel medyasının holdingleşme sürecinden sonra, gazeteci olmak, güzel evlerde oturup, birinci sınıf içkiler içmek ve beleşten geçinmek anlamına geliyor. Yaşam standardının yükselmesi ve adeta her gazetecinin sosyetik bir yaşama sıçraması, mesleği halktan keserek alıyor. Bir anda uçurum oluşuyor halk ile medya arasında. Ama sorun da burada başlıyor. Diğer mesleklerde işiniz bellidir, doktorsanız muayene eder, futbolcuysanız gol atarsınız. Beğenen beğenir, beğenmeyen sizi izlemez ya da muayeneye gelmez. Ama gazeteciyseniz ve halka rağmen bu halka gazete satmaya, hele ki yönetmeye talipseniz, zurna burada abes bir şekilde bağırıyor.

Bu aşamadan sonra işin içine, yaptığınız mesleği silah olarak kullanmak giriyor. Birtakım şeyleri zorlayarak yapmaya çalışıyorsunuz. Sizi haklı yere durduran trafik memuruna, 'bana bak gazeteciyim ona göre' diyerek gözdağı vermeye çalışabiliyor, istediğiniz tür haberlere malzeme olmayan sanatçıları iki haberde silebiliyorsunuz.. Yaşam standardının yükselmesinden sonra oralarda tutunmak zorlaşıyor. Başta meslekî değerleriniz olmak üzere, her şeyden taviz vermeye başlıyorsunuz. Çevrenizden, ailenizden, kişiliğinizden, ahlakınızdan ve hatta namusunuzdan..

Sonra ne mi oluyor? Görüyoruz işte, pis kişilerle isimleriniz yan yana konuluyor, cebinizdeki dolarların yeşili, ahlaksızlığın ve namussuzluğun balçığına bulanıyor.. Merak ediyorum bu durumda olan gazeteciler, hiç aynaya bakıyorlar mı acaba?


f.baris@zaman.com.tr



Yazarımızın en son yazıları

03/ 09/ 2000... Termos ve zekâ
04/ 09/ 2000... Pijamalı bir ülkeye ninniler
06/ 09/ 2000... Aydın, Ertuğrul, İsmet ve Oya!
08/ 09/ 2000... Bizim takım buraya yumruk havaya
10/ 09/ 2000... İçinizdeki komplo canavarını durdurun!
11/ 09/ 2000... El Cumhuriye, El Aziz, el cinnet!
13/ 10/ 2000... Kezzap, kazzip, Bergen ve irtica!
15/ 10/ 2000... Dönmek; köşeyi ya da namusu teslim!
16/ 10/ 2000... Gılgamış düşün sistemine göre hayvancılık ve süne zararlısının parapsikolojik edinimleri
18/ 10/ 2000... Gerici bir ülkeden manzaralar


| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.