Ağacın şiiri, şiirin ağacı
Oldum bittim ağaçlara düşkünümdür ben. Bu, ağacın her çeşidini görmüş, tanımış bir çocukluğun armağanı mıdır bilmem. Sebebi ne olursa olsun, böyle bir düşkünlüğüm, tutkum olduğu için şanslı sayıyorum kendimi.
Hele böyle büyük kent yaşamında ağaçların farkına varmak, onlarla bir gönül ilişkisine girmek, bambaşka bir renk katıyor insanın yaşamına. Ağaçlar bir nefes borusu büyük kentlerin insanı için. Saflığı, temizliği, doğallığı ve yaşama sevincini hatırlatıyor durmadan. Yüzlerine bakarak, onlarla 'konuşarak' kimsenin erişemeyeceği bir mutluluğa kapı aralayabiliyor insan.
Yalnız çocukluğumda, köy yaşamında değil, büyük kentlerde de hep ağaçlarım oldu benim. Kimi bir meydandaki yabani kestaneye, cevize kaptırdım gönlümü, onu kendi ağacım saydım, kimi de oturduğum evlerin penceresinden görülen kiraz ya da dut ağacını, kayısıyı sahiplendim. Bu 'yasak aşk'tan kimselerin haberi olmadı. Şimdi de, çalışma odamın penceresinden bakıştığımız bir sürü ağacım var. İşte şu iki katlı evin bahçesindeki ayva ağacı... Sarı sarı ayvalarını ışıldatıyor. Sonbaharın geçişini haber veriyor yere düşen meyveleri. Bizim apartmanın bahçesinin bir ucunda da erik ağacı var. Yan bahçede, dalları bizden yana sarkmış karadut. Sağda, biraz ötede uzunca bir kavak ve incir... Mevsim mevsim onlardaki değişimi izliyorum pencereden. Çiçek açışlarına, meyve yüklü dallarına; yaprak dökmüş, kışa, ayaza boyun eğmiş hallerine bakıyorum. Hepsi bana bir şeyler söylüyor. Kimi mutluluktan, kimi de artık kentlerde yok oluşlarının hüznünden açıyorlar sözü. Gerçek bu, meyve ağaçları tükeniyor kentlerde; yaşamlarını kırlarda, köy ve kasabaların bahçelerinde sürdürebiliyolar ancak...
Yaşadığımız mekânlardan çekilen yalnız meyve ağaçları mı? Kavaklar, söğütler, çamlar, karaağaçlar, çınarlar.. da kesilip, kurutulup yok ediliyor. Bu yüzden de, büyük kentlerin çocukları ağaçları hiç mi hiç tanımıyorlar artık. Kayını, meşeyi, ıhlamuru, sakız ağacını geçin, meyvelerini yedikleri armudu, şeftaliyi, cevizi, nar ağacını bile tanımıyor; ayırt edemiyor çocuklar. Ağaçları ancak parklarda, piknik alanlarına gittiklerinde görebiliyorlar çünkü. Bir dostum, ailesiyle birlikte İstanbul'dan Kırklareli'ne doğru giderken, küçük kızlarının tarlalarda, bahçelerde ağaçları gördükçe, "Baba burada ne kadar çok park var!" dediğini anlatmıştı. Şaşırmadım buna. Çocuklar, ağaçların yalnız parklarda yaşayabileceğini düşünüyor, onlara sadece uzaktan bakmakla yetiniyorlar. Bu yüzden aralarında bir dostluk gelişmiyor.
Burada Arif Nihat Asya'nın "Ağaç" şiirini hatırlıyorum hemen. Çocukla ağacın sevgisini anlatan ne güzel şiirdir o! "Çocuk, çok sevdi ağacı.. / Verirdi ona her kış, / Çiçekleri olaydı / Yaprakları olaydı! / Ağaç, çok sevdi çocuğu... / Öperdi altın saçlarından, / Dudakları olaydı.. / Ve ona öptürmek için / Eğilirdi yerlere kadar, Yanakları olaydı!" (...)
Ağaç; kentlerimizden, yaşamımızdan çekildikçe, edebiyatta, şiirde de yer almıyor eskisi gibi. Allah bilir, şairler de tanımıyor ağaçları. Bilseler de günlerinin içine girmediğinden, şiirlerinde söz açmıyorlar onlardan. Oysa eski şiirlerde adım başı karşılaşırsınız ağacın bin bir türüyle. Türküler, mâniler, ninniler; halk şairlerinin koşmaları, semaileri; divan şairlerinin gazelleri bir ağaçlar geçididir. Karacaoğlan'ın şiirlerine bakıyorum, neredeyse bütün benzetmeleri, iğretilemeleri ağaç üstüne kurulmuş. Sevgilileri, bin çeşit meyvesi olan ağaç gibidir. Karacaoğlan'ın, Gevherî'nin, Emrah'ın, Dadaloğlu'nun, Aşık Veysel'in şiirlerinde de salkım saçak boy gösterir ağaçlar. "Bahçenizde nar ağacı, / Kimi tatlı kimi acı / Gönlümdeki dert ilacı / Ya bulunur ya bulunmaz" diye söylenir. Erzurumlu Emrah. "Hapishane Türküsü"nde incir ağacı dal verir: "Hapishane içinde üç ağaç incir / Kollarım kelepçe boynumda zincir / Zincir sallandıkça her yanım sancır..." Şimdilerde Zara'nın sesinden dinlediğimiz bir türkü de şöyledir: "Asmadan üzüm aldım / Sapını uzun aldım / Verin benim yarimi / annemden izin aldım / Kaldım duman içi dağlarda-Sevgili yârim nerelede..."
Edebiyatımızda anonim ürünlerle, halk şiiriyle sınırlı değildir ağaç ve ağaç imgesi. Cumhuriyet dönemi şairlerinden de çoktur ağaçlardan şiir çıkaran. Cahit Külebi'nin o bir içim su "Zerdali Ağacı" şiirini hatılar mısınız? "Havalar güzel gidiyor / Sen de çiçek açtın erkenden / Küçük zerdali ağacım / aklın ermeden..."
Ağaç şiirleri bir orman gibidir, daldınız mı kaybolursunuz içinde. Gönlüm hepsinden dizeler yazmak istiyor size; ama mümkün mü bu? Buraya yalnız Odisseus Elitis'in "Çılgın Nar Ağacı" şiirinden bir bölüm almakla yetineceğim. Cevat Çapan'ın o güzelim çevirisinden, şiirin tamamını bulup okuyabilirsiniz siz. Ağaçlar da, ağaç şiirleri de sınırsız bir güzelliğin içine çeker bizi. Ve çok şey söyler; ama çok şey! Yeter ki siz anlamak isteyin...
"Başı taa havalarda, ışıyan ve övünen mor salkımlarla, / Tehlikelere açık, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, / Dünyanın orta yerinde şeytanın fırtınasını ışıkla parçalayan, / Ve günün, üzeri türkülerle işli sırmalı örtüsünü / Boydan boya yayan, söyleyin, o çılgın nar ağacı mı, / Günün ipek giysilerinden bir anda soyunup kurtulan?"
a.colak@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
16/
08/
2000...
Hüzünlü bir yıldönümü Hayat normale dönemiyor
17/
08/
2000...
ONLAR EVSİZ ve mezarsız...
18/
08/
2000...
ÇOCUKLAR unutulmasın
19/
08/
2000...
Çetesini sevdiğimin sürrealizmi Çete ha!..
26/
08/
2000...
"İyi adam"ın çocukları
16/
09/
2000...
Adın tereddüt olmalı
23/
09/
2000...
Pavese'nin Yaşama Uğraşı
30/
09/
2000...
Kitaptan korkmak
14/
10/
2000...
'Sevincin sesi çıkmıyor'
21/
10/
2000...
Hapis mi saadet mi?
|