GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

29/10/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

 


BASIN HARMANI 


Hangisi doğru!

Düne kadar ekonominin ne denli 'muhteşem' olduğunu dikte etmeye çalışan Sabah, dün gruba ait Etibank'ı savunurken bozulan ekonomiye sığındı.

Sabah Grubu'na ait Etibank'a el konulması Turgay Ciner'in ortaklığından sonra bünyede yaşanan ikinci şok oldu. 1935'te Atatürk'ün talimatıyla kurulan ve 2 Mart 1998'de Sabah Grubu'na geçen Etibank'ın fona devredilişi Sabah Gazetesi'nde grubun savunması eşliğinde verildi. Buna göre Etibank'ın faaliyetlerini sağlıklı bir şekilde yürütememesi 2 yıldır uygulanan istikrar programının piyasalar üzerindeki etkilerine bağlanıyordu. Ancak bu savunma gazetenin bugüne kadarki yayınlarıyla derin bir tezat oluşturuyor. Bunun için aylar öncesine gitmeye gerek yok. Son iki ayın (eylül–ekim) gazetelerindeki haberler bile bu paradoksu açıkça ortaya koyuyor.

'Ekonomide bahar havası'

Sabah daha 1 Eylül'de 'Özlenen hızı yakaladık' başlığı ile bahar havasını özenle sayfalarına işlemişti. 12 Ekim'de hükümetin hedeflerini manşetine taşıyan gazete 'Devlet oh diyecek' yorumuyla da özgün bir destekte bulunuyordu. 24 Ekim'de ise 'Nereden nereye' manşetiyle 'toz pembe' bir görünüm yansıtıldı. Habere göre ekonomide karanlık günler sona ermiş ve 10–15 yıldan sonra ilk defa TÜSİAD 10 yıl sonrasını bile görmeye başlamıştı. Etibank'a el konulma haberini ve gurubun açıklamasını iç sayfalarda gizleyen Takvim gazetesinin 27 Ekim tarihli manşeti ise bu konuda 'sözü bitirecek' kadar net: Türkiye'de işler yolunda gitikçe sorun üretip kendi kendimizi uyutuyoruz. Başarılı ekonomimizi yabancılar övüyor biz yeriyoruz." Habere göre Türkiye'nin kredi notu artıyordu ve dövizdeki artış frenlenmişti ama bazı çevreler aksine bir yaygara koparıyorlardı. (Haber, Sabah'ın savunmasını açıkça bitiriyor)

Haberlerdeki Etibank

Diğer yandan grup gazetelerinde Etibank'la ilgili çıkan haberlerde bankanın 'müthiş trend' yakaladığının uzun süredir vurgulanması da bir başka tezat olarak göze çarpıyor. Mesela Sabah'ın 3 Eylül tarihli ekonomi sayfasının manşeti "Etibank bireysel bankacılık üssü oldu"; 4 Ekim tarihli sayfanın manşeti ise "Etibank'ta katrilyonluk sevinç" idi. Habere göre iki yıl gibi kısa bir sürede katrilyonluk mevduata ulaşmayı başaran Etibank, önümüzdeki dönemde bireysel bankacılğın üssü olacaktı. 21 Ekim'de ise "Etibank orta sınıftaki yerini sağlamlaştırdı" başlığı altında Etibank Genel Müdürü'nün "toplam 700 milyon dolarlık likit varlığımız var." sözü büyük bir gururla aktarılıyordu.

Sabah'ın açıklamasındaki bir diğer önemli çelişki ise Etibank olayında "devredilen bazı bankalarda olduğu gibi yolsuzluk, suistimal gibi suç unsuru olabilecek gerekçelere yer verilmemiştir." ifadesi olarak belirdi. Bu cümle diğer gazetelerin haberlerinde yasaya dayanılarak tekzip edildi. Buna göre Etibank'a kanunun 14'üncü maddesinin 3 ve 4'üncü fıkraları sebebiyle el konulmuştu. Bu fıkralardan biri 'bankanın kötü yönetilmesi' ötekisi ise 'Sahiplerin banka kaynaklarını kendi menfaatlerine kullanma'sını içeriyordu.

Nasıl verdiler?

Sabah: Etibank Fon'a devredildi

Hürriyet: 2 bankaya daha devlet el koydu

Milliyet: Bankası da gitti

Star: 3. Banka operasyonu

Radikal: 'İçleri boşaltılan' Etibank ve Bank Kapital'e el konuldu.

Yeni Binyıl: Etibank fona devredildi

Akit: Sabah'ın bankası battı

Yeni Şafak: Sabah'ın bankası da battı

Cumhuriyet: Etibank ile Bank Kapital'e el konuldu. (yan manşet)

Akşam: 2. Banka operasyonu (ilk sayfada üçüncü haber)




Hasta gazeteciler: Yılmaz bizi iyileştirdi

Başbakan Yardımcısı'nın "hastalıkla malul" olarak değerlendirdiği gazetecilerden cevap... Çölaşan: İyileştim. Ergin: Bu da geçer. Balbay: Şaşırmadım.

Berkan: Yakışmıyor

Başbakan Yardımcısı Yılmaz'ın, MKYK toplantısında kendisini eleştiren gazetecileri, "Hastalıkla malul kişiler." şeklinde nitelendirmesi, gazeteciler arasında espri konusu oldu. Hürriyet Ankara temsilcisi Sedat Ergin, dünkü yazısında "gazetecilerin yüzüne karşı hakaret eden Yılmaz'ın bu üslubunun şaşırtıcı olmadığını" belirterek, "Gazetecilere 'ulan' diye hitap eden bir siyasinin Kopenhag Kriterleri'nden söz etmeye hakkı var mı?" dedi.

ANAP MKYK toplantısında Oltan Sungurlu, Halit Dumankaya ve Adil Aşırım, CNN Türk ve NTV'de yayınlanan programlara katılan gazetecileri "Yılmaz'ı eleştiren konuşmalar yapmakla" suçladılar. Yılmaz da, "Bu programlara katılanları ciddiye almıyorum. Fikret Bila'yı bunun dışında tutuyorum. O dürüst çocuk, diğerleri önyargılı, hastalıkla malul kişiler." dedi. "Hastalıkla malul" teşhisi konulan gazetecilerse, Yılmaz'ın bu sözlerine karşılık şunları söylediler:

Emin Çölaşan (Hürriyet): Doktor Mesut Bey'in teşhisi sonrası, üzerimde hastalık varsa bile gitti. Neşemi buldum, kendime geldim, iyileştim. Doktoruma teşekkür ederim.

Sedat Ergin (Hürriyet): Telefonum gün boyu susmadı. Pek çok meslektaş ve arkadaşım arayıp üzüntülerini bildirdiler. Tabii, benim açımdan üzülecek bir durum olduğunu zannetmiyorum. Şaka yollu "hastalıkla malul" olmadığıma dair doktor raporu almamı önerenler de oldu. Bu da gelir, geçer.

İsmet Berkan (Radikal): Bu sözler bir siyasi parti liderine ve başbakan yardımcısına hiç yakışmıyor. Üzerinde çok da fazla durmadım.

Mustafa Balbay (Cumhuriyet): Aşırım, toplantıda benim için, "Kendi yaptığı esprilere kendisi gülen gazeteci." demiş. Aşırım, seçildiği günün ertesi DSP'den ANAP'a geçmişti. Ben de parti değiştirmeler gündeme gelince "Seçildiği günün ertesi günü parti değiştirenler var." yorumunu yaptım. Aşırım'ın yakınması bundandır. Milliyet, 28 Ekim 2000




ÖSS yasağı Ataklı'yı çileden çıkardı

Bu kadar da saçmalık yapılmaz

Türkiye iyice garipleşti. Birileri sürekli ellerinde çomak; oraya buraya sokuyor. Sonunda ne kazanacaklar anlamak mümkün değil. İşte son olay, YÖK’ün durup dururken başörtüsü konusunu tekrar çomaklaması.

Üniversite öğrencilerine konan yasaktan sonra şimdi de üniversite sınavına girecek öğrencilere yasak getirildi.

YÖK’ün müthiş kararına göre bundan sonra üniversite sınavına başvuranlar, başvuru formuna başları açık fotoğraf koyabilecekler. Ayrıca sınava da kılık kıyafet yönetmeliğine uymayanlar alınmayacak. Kısacası başında türban olanlar sınava da giremeyecek. Böyle saçma sapan şey olur mu? Üniversite başka, sınav başka. Kim, kimin elinden sınava girme hakkını alabilir ki? Ayrıca üniversite sınavına her giren üniversiteye devam edecek diye de bir zorunluluk yok. Örneğin Açık Öğretim Fakültesi var. Başı örtülü bir kız Açık Öğretim’de ekonomi eğitimi alır, sonra gidip babasının dükkanında hesapları tutar, buna kim karışır ki?

Burada yapılmak istenen, yara kabuğunu kaldırmak. Üniversite kapılarında dinci örgütlerin kışkırttığı kızların yaptığı direniş herhalde yeterli görülmedi ki, daha büyük eylemlere neden olacak dahiyane buluşlar yapılıyor. YÖK bu kez çok ileri gitti bana göre. Şimdi buna karşı yükselecek protesto sesleri sonucu “Bakın irtica uyumuyor, tehlike devam ediyor.” teranesini dinleyeceğiz. Arkasından da gelsin yolsuzluklar, soygunlar. Nasıl olsa dönüp bakmaya fırsatımız olmayacak irtica ile uğraşmaktan yine. Can Ataklı / Sabah




Hem Sabah'a hem Kışlalı'ya

Hiç olmazsa şikâyetçi değil

TSK'nın komuta kademesinde görevli üst düzey bir komutan, Tantan için "Ellerine sağlık" demiş. İyi dilekte bulunmasının sebebi, İçişleri Bakanı Tantan'ın, organize suç örgütleri ve bankalar operasyonunu kararlı bir şekilde yürütmekte olması.

Hepimizin içtenlikle katıldığı bir dilek.

İyi de, Ankara'dan bu haberi veren muhabir, neden acaba komutanın adını açıklamaktan kaçınmış? Akla bu sualin gelmesi yadırganır mı?

Yasama, yürütme ve yargı yetkilerinin kimlerce kullanılacağı açık kurallara bağlanmış demokratik hukuk devleti düzeninde, silahlı kuvvetler mensuplarının siyasî fikir ve tercihlerini ve takdirlerini yüksek sesle söylemelerinin doğru bir davranış olmadığını bildiği için mi? Ankara muhabiri Mahmut Bulut, bu haberin birkaç satır ilerisinde, demokrasiyi yanlış anladığının bir başka örneğine yer vermişti: "Devletin en üst düzeydeki organı MGK'da her türlü olayı izleme fırsatı bulduklarını da belirten komutan..." (Sabah, 25 Ekim) MGK'yı, mesela TBMM'den de üstte gören bu değerlendirme, adı verilmeyen komutana mı aittir, yoksa haberi kaleme alan gazeteciye mi, orası pek belirtilmemiş.

Aynı gazetenin o günkü başköşe yazısında da Bulut'a omuz veren şu cümle göze çarpıyordu: "... sorunları ve olanakları, MGK'ya akan bilgiler sayesinde daha iyi değerlendirme imkânına sahip bulunan askerin görüşü daha önemlidir." Çünkü asker "Fazladan onu (Tantan'ı) koruyacaktır da..." (Güngör Mengi). Bu bakış açısını benimseyerek içine sindirmiş muhabir ve yazarlara başka gazetelerde de rastlayabilirsiniz. Yazılı basındaki adresimiz aynı gazetede olan ve komşum sayılan Mehmet Ali Kışlalı'yı, yakın bir örnek olarak gösterebilirim. Evvelki gün "Kendi hesabıma Radikal'de yazmaktan ve görüşlerini hiç paylaşmadığım bir kısım yazarlarla aynı gazetede sütun paylaşmaktan hiç şikâyetçi değilim." diyordu. Bilemezsiniz ne kadar sevindim. Şikâyetçiyim de diyebilirdi... Unutmayın ki ben, "bir kısım" dediği yazarlardan sayılırım. Hakkı Devrim / Radikal




Yazar kızınca

İnsaflı adammış ki, hem hastalıklarımızın ne olduğunu söylememiş, hem de bunu basın toplantısıyla açıklamamış! Doktor Mesut’a yakışan da budur! O ciddi, tutarlı, dedikodudan uzak yaşayan bir Türk büyüğüdür! Ömrü boyunca bu çizgiden sapmamıştır! Emin Çölaşan / Hürriyet




Yazar dağıtınca

Rehabilitasyon ihmal edilirse ne mi olur? Bazen yeniden "kanlı bir operasyon" gerekebilir... Ama bu, en kötü ve en zayıf olasılıktır... Daha güçlü olan olasılık, rehabilitasyonu ihmal edilen organın sakat kalmasıdır.. "Ne yapalım, o organ da sakat kalıversin" deniyorsa şayet...

Ali Kırca / Sabah




Yazar sorunca

Güncel bir soru: Neden Etibank ve Bank Kapital'e el konulmak için bu kadar süre beklenildi? Kimler devreye girdi? Acaba Etibank'a el konulacağı önceden öğrenildiği için mi Sabah Gazetesi'nin bir kısım hissesi alelacele Turgay Ciner'e devredildi? İnterbank ve Cavit Çağlar olayında olduğu gibi... Nazlı Ilıcak / Yeni Şafak




Yazar dolayınca

Tıs tam.. tıs tam.. tıs tam.. tıs tam.. tak taka tuk tak, taka taktaka tın tın, taka tan tan, tın tıntan tan dannn... Caz gecesinde, kör kuyular içinde yelkenliler yüzdürerek geçmiş hayatıma görünmez bir peri kızı, kimseye çaktırmadan bir gül armağan etmiş gibi oldu. Çetin Altan / Sabah




Gazeteci neden uzaylı gibi hisseder?

Türkiye geçen hafta, eski bir tartışmanın yeni bir versiyonuna şahit oldu. 28 Şubat döneminde, Şemdin Sakık'ın ifadelerine adı karıştırılan gazeteciler olayının belgesi ortaya çıkarıldı. Yeni Şafak Gazetesi yazarı Nazlı Ilıcak, Türkiye'de daha önce çok konuşulan ancak belgelenemeyen bu olayı, bir Genelkurmay Belgesi ile ortaya koydu. Ancak konuyla ilgili hiç bir tepki oluşmadı. İşte bu tepkisizlik ülkemizde bazı gazetecilerin kendilerini uzaylı gibi hissetmelerine yol açıyor. Belgede 'hedefteki gazetecilerden birisi' olarak adı geçen Ahmet Altan Aktüel'deki köşesinde konuyu ele alarak, şu çarpıcı değerlendirmeyi yaptı: "Beni dehşete düşüren bir şey görüyorum ve etrafıma bakıyorum, başka herkes böyle bir şey yokmuş, bir şey olmamış gibi davranıyor. Acaba diyorum yanlış mı gördüm, yanlış mı algılıyorum, abartıyor muyum, uyduruyor muyum; yoksa kasaba gerçekten uzaylıların eline geçti ve benim gibiler azınlıkta kalmış gizli esirler mi?"

Ilıcak: Hiçbir tepki gelmedi

Altan'ı dehşete düşüren bu tabloya, belgeyi açıklayan Nazlı Ilıcak biraz daha umutla yaklaşıyor. Belgenin yayınından sonra kendisine, muhatap aldığı kaynaktan hiçbir tepki gelmediğinin belirten Ilıcak, işin peşini bırakmaya ise niyetli değil. Meseleyi bir soru önergesi ile Meclis'e taşımaya hazırlanıyor. Ilıcak, meslektaşlarının duyarsız tavrını da şöyle yorumluyor: "Medya ile devletin arasında menfaat ilişkisi var. Bu ağ içinde kimse devletin nasırına basamıyor."

Rüşvetin belgesi oldu

Ilıcak'ın ortaya çıkardığı belgede hedefe konulanlardan Cengiz Çandar ise önceki hafta gazetemize verdiği söyleşide, "Ben o zaman da bu iftirayı hazırlayanı da biliyordum; ama bu rüşvetin belgesi olur mu türü bir olay! Ben bu konuda Çevik Bir'e meydan okudum ve hiçbir ses çıkmadı. Can Ataklı konuştu yine tepki gelmedi." demişti. Son gelişmeyle rüşvetin belgesi de ortaya çıktı. Ancak halen ses yok ve Çandar'ın yorumu: "Bu konuları kapsayan Neşe Düzel ile bir mülakat bu pazartesi Radikal'de yayınlanacak. Eğer bu mülakat başına bir iş gelmeden yayınlanırsa ve ona da bir tepki gelmezse o zaman kesin olarak kendimi uzaylı gibi hissedeceğim."

Altan'ların ortak tepkisi

Belgede adı geçen Altan kardeşlerden Mehmet Altan ise Ahmet Altan'ın yazdıklarına katıldığını vurguladı. Tepkisizliği 'dehşet verici' olarak nitelendiren Altan, "Kasaba uzaylıların eline geçti de bizim gibiler esirler mi?" diye sordu. (Zafer ÖZCAN / İstanbul ZAMAN)



| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.