Fasıldan Fasıla: Efendimiz(sas)'in tarifleri içinde Kur'an
13. Madde: "Vela yahluku ala kesretirreddi=Kur'an, çok tekrar etmekle eskimez ve usanç vermez."
Bu maddeyi okuyunca aklımıza hemen, "zaman eskidikçe Kur'an gençleşiyor" sözü geliyor.
Kur'an–ı Kerim'i, doymayan ulemanın yaklaşımı ile okuyan insanların, her okudukça yeni yeni şeyler keşfedecekleri erbabınca müteâref bir konu. Tabii, bunu biraz da Kur'an'la fazla içli–dışlı olanlar anlar. Necip Fazıl, şiirlerinde hep derinlik takip eder. Öyle ki, onun nazımları, şiirden daha çok noktalama, nükteleme türündendir. O, çok defa derin şeyleri bir beyte, bir mısraya sıkıştırıp ifade eder ki, bunlara "manzum vecize" de denebilir. Bazıları, şiir deyince biraz da dış yüzü itibariyle plastize bir şey arzu eder; ifadelerin süslü olmasını ister. Ama N. Fazıl'da bunun yerine ürperten bir derinlik vardır. Hele onun, bazı mısraları, bazı beyitleri vardır ki, on defa okumadan gerçek gayesini yakalayamazsınız. Hiçbir zaman yakalayamayacağımızın sayısı da az değildir.
Burada kastettiğim, Haşim gibi veya günümüzde bazı serbest şiir yazanları ya da ığlakta (kapalılık) keramet arayan bazı sembolistlerin anlaşılamaması şeklindeki fantastik ipham da değildir. Anlaşılabilir malzeme kullanılmış, anlaşılabilsin diye yazılmıştır ama onun tefekkür ufku çok derin olduğundan zor anlaşılmaktadır. Bu zor anlaşılır şeyleri, bazen bir okuyuşta, bazen iki okuyuşta, bazen de birkaç defada ancak anlayabilirsiniz. N. Fazıl'da, Akif'te hatta Muallim Naci'den, –ki, onu o seviyede şair saymazlar–Yahya Kemal'de başımızı döndüren mısralar vardır. Ama zannediyorum bu altın mısraları dahi size birkaç defa okusam bıkkınlık izhar edecek ve artık dinlemek istemediğiniz imasında bulunacaksınızdır. Evet, her şey eskir, dinlenmez hale gelir ama gördüğünüz gibi Kur'an devamlı okunmasına rağmen yepyeni ve taptaze kalabilmiş biricik söz sultanıdır.
Evet o hiç eskimemiştir ve canlı gönüllerin ona doyması da söz konusu değildir. Sahabe efendilerimiz Kur'an'a doymadan gitmişlerdi. Onlar derin bir zevk ve şevk içinde Kur'an–ı Kerim'i Efendimiz (sallallahü aleyhi ve sellem)'den duyar duymaz O'na karşı duydukları derin haişle onu hemen hafızalarına alır, sonra da bitmeyen bir heyecanla tekrar eder dururlardı. Ruhları bu işe o kadar açık ve öylesine aç bir bekleyiş içinde idiler ki kelime kelime Kur'an inerken, Ramazan'da oruçlu bir insanın kevser yudumlaması gibi, gırtlaklarından aşağıya inen her şeyi, bünyelerinin derinliklerine kadar takip eder, duyar ve onunla adeta büyülü gibi yaşarlardı. Bu itibarla da onlar, o mâide–i semâviyeyi her gün orijinal bir kılıf içinde duymuş, yaşamış ve Kur'an'a doyamadan gitmişlerdi...
Onlardan sonra da en esaslı Kur'an okuma, tabiin–i izam döneminde olmuştur ki, bazı uzun gecelerde Kur'an'ı iki defa hatmeden insanlardan bile bahsedilir. Ebu Hanife'nin Ramazan–ı Şerif'te bir gündüz bir de gece hatmettiğini menkıbe kitapları söylüyor. Şimdi hangi şey vardır ki, bu kadar çok okunduğu halde ülfet olmasın!? Oysaki onlar ömürlerinin son anına kadar Kur'an okumuşlardı ama zerre kadar bir usanma, bir bıkkınlık ve bir ülfet olmamıştı.
Ben, şiirin peygamberiyim diyen Mütenebbî'den, Maarrî'ye bütün iddialı söz üstadları; Mustafa Sadık Râfiî'den Şevki'ye, ondan da Seyyid Kutub'a kadar bütün Kur'an hayranı devler, Kur'an karşısında aczlerini itiraf etmiş ve âvâz âvâz Kur'an'ın hep taze kaldığını haykırmışlardır.
Ben şahsen hafızım ve hayatında iki defa hafızlık yapanlardanım. Bir, on küsur yaşlarındayken babam yaptırmıştı. Bazı sebeplerden ötürü üzerinde duramadığımdan tamamen unutmuştum. Daha sonra 1980'lerde tekrar dört ayda hafız oldum. Fakat kemal–i samimiyetle söylemeliyim ki, onu her okuyuşta yeni yeni ufuklar, yeni yeni kıtalar keşfediyor gibi oldum. Ona gönlünü veren herkesin de aynı şekilde düşündüğünü zannediyorum. Elverir ki, manaya aşina olarak ondaki ilahi maksadlar takip edilebilsin ve biraz da –daha önce de bahsettiğim gibi– konsantrasyon içinde ciddi bir biçimde okunsun.
Evet işte bu çerçevede onunla iştigal edenler, ilmi ve fikri ufuklarının derinliği ölçüsünde büyülenir de: "Dolaştım vadi vadi sonra anladım ki her şey kuru bir hayal imiş. Meğer her şey sendeymiş; sendeymiş ama ben, sağda–solda beyhude dolaşmışım." der ve onun karşısında tazimle eğilirler.
Dünyada yüzlerce insan tefsir yazıyor.. onu şerh ve izah ediyor.. onun etrafında dolaşıp duruyor; ne var ki hiçbiri ona doymuyor; doymayacak da. Bundan sonra da fünun–u müsbete ve ulum–u diniyeye dair, daha mahir üstadlar, onunla alakalı yeni yeni şeyler yazacaklar, insanlığa ibrişimden dantelalar gibi yorumlar sunacaklar; ama gün gelecek en yeni yorumlar bile eskiyecek fakat Kur'an hep yeni, hep taze kalacaktır.. evet o ezelden geldiği gibi ebede gidecek; Allah kelamı olup mahlukat kelamı olmadığı için de mahlukat gibi eskimeyecektir. Bu da "şüphesiz o Kur'an'ı biz indirdik; onu koruyacak olan da yine biziz." (Hicr, 15/9) ayetiyle anlatılan İlahî taahhüdün bir vesilesi demektir.
Bir mütefekkir, Ra'd Suresi'ni tefsir ederken bir yerde şöyle der: "Şimdiye kadar onu çok okumama rağmen, sanki ilk defa okuyorum gibi geldi bana. Onu, her tekrar edişimde bana yeni bir kısım şeyleri ilham ettiğini, farklı şeyler anlattığını hisseder gibi oldum. Ne var ki onu, yeniden ele alıp, kaleme döktüğüm zaman, duyduğum şeylerin şimdiye kadar duyduklarımdan çok farklı olduğunu gördüm." Evet bizim düşüncelerimiz belki eskiyebilir ama o herkesi büyüleyen sihriyle hep tazedir.
His Dünyası: Gurbet (1)
Gurbet rûhumda poyraz gibi esdiydi bir gün,
Hazân, türküler söylüyordu; yerlerde yaprak..
Sînemde iniltili hâlâ o hicranlı dün,
Gönlüm, hafakanlarıyla dalgalanan bayrak...
Daldım eski günlerdeki derin melâlime,
Kandan bir lücceydi âdeta gördüğüm yerler.
Ürperdim; bir kere daha acıdım hâlime,
Geçince birer birer hayâlimden o günler...
Gerçi yine bir gurbet hüznü var sînelerde,
Poyraz biraz serince okşuyor çiçekleri;
Perde perde neş’enin çağladığı her yerde,
Bir gamlı melodi susturuyor böcekleri.
Ama, o hep kasvetle esip gelen hicranlar,
Artık göç edip gittiler bir başka diyara...
Asırlardan beri gerçeği saran dumanlar,
Birer birer eriyip yol verdiler bahara...
Şimdi dertli sînemin o eski huysuzluğu,
Yalnızlık, gecelerimde vefâlı arkadaş..
Ve çöllerdekine denk gönlümün susuzluğu;
“Az ağrı, âsân ölüm” ve iman ola yoldaş..!
M.Fethullah GÜLEN
Ölçü veya Yoldaki Işıklar: Düşünceye saygı
Bir mecliste her söze kıymet ver! Hatta fikrine uymayanları bile hemen reddetme. Bir başka münasebetten dolayı ifade edilmiş olabileceğini düşün ve sonuna kadar sabret!
Alenî hiddet ve şiddetten ziyade, gizli düşmanlıklar ve sinsi öfkelerden korkmak lâzımdır. Dostlar yüze karşı şiddetli olsalar da, arkadan arkaya hep bir siyanet meleği gibi davranırlar. Düşmanlar ise yumuşaklıklarında tuzak kurar, sertliklerinde de örümcek gibi tuzağa düşürdüklerini haklarlar.
Gizli düşmanlar olduğu gibi, gizli dostlar da vardır. Dostun gizlisi kendini anlatmayı tabasbus sayar. Düşmanları tanımada gayret gösterdiğin gibi, dost aramayı da ihmâl etme. Zira aranmadan bulunan dostlar umulduğu kadar emniyetli olamazlar.
|