Kara tablo!
Cumhuriyetin gurur gününe medya, ülkenin önemli kişileri tarafından batırılan bankalar, yolsuzluk ekonomisi tartışmaları ile girdi. Üstelik Bakan Tantan'a bakılırsa bunlar gerçeğin 'binde biri.'
Cumhuriyetin kuruluşunun 77. kuruluş yıldönümünde medyaya akseden haliyle ‘yürek burkan’ bir Türkiye görüntüsü göze çarpıyor. Hemen hemen her yıldönümde Türkiye’nin kat ettiği mesafeleri anlatan geniş yazı dizileri yerini bu yıl, batan bankalar, yolsuzluk ekonomisi, hayali ihracatlar, paraşüt ve balina operasyonları ile açığa çıkan çirkin ilişkilere bıraktı. Birçok üniformalının da adının karıştığı çeteler, milyon dolar rüşvet alan gazeteciler, ajan gazeteciler gibi tartışılıp geçiştirilen gündemler de işin cabası. Ve diğer yanda İçişleri Bakanı Sadettin Tantan, isyan ediyor: “Benim ömrüm mafyayı çözmeye yetmez. / Bu ortaya çıkanlar gerçeğin binde biri.” İşadamı Sakıp Sabancı da uzun süredir haykırıyor: “Daha sırada 20 banka daha var.”
Kutlu olsun ama...
Bankalar birbiri ardına batıyor. Son 10 yılda 10'dan fazla banka batmış, biri hariç hepsinin patronları, yöneticileri dışarıda. Hiçbirinden hesap sorulmuyor. İçeride olanın ve ekibinin de en geç birkaç ay sonra tahliye edileceği söyleniyor.
Özal döneminde kamu bankalarının başına yurtdışından ithal edilen prenslerin çoğu hırsız çıkmış. Kamu bankaları da boşaltılmış, peşkeş çekilmiş, soranı yok. Cumhuriyet rejimi, hırsızların, namussuzların, yobazların, din tüccarlarının at koşturduğu bir arenaya dönüşmüş. Yargı tıkanmış, yargı çalışmıyor. Her mahkemenin önünde binlerce dosya birikmiş, adalet dağıtılmıyor.
Yasalar yetersiz.
Hukuk, haksız olanı ve güçlüyü koruyor. Sistem tıkanmış ve bu siyasal kadrolarla açılması mümkün değil. Ama hiç kuşkunuz olmasın, başka bir rejim olsaydı da durum farklı olmayacaktı! Bizim insanımızın ruhunda varmış bunlar. Cumhuriyetin kurumları artık çalışmıyor. Adamına göre muamele yapılıyor. Her alanda öyle. ''Benim hırsızım iyidir. Benim teröristim iyidir. Hırsız benden yana ise üzerine gitmem'' anlayışı egemen kılınmış.
Pek çok belediye, hırsızlık yuvası olmuş. Partiler yozlaşmış, ihale paylaşım merkezine dönüşmüş. Medya yozlaşmış. Liboşların, dolandırıcıların, götürücülerin tezgâh kurduğu bir yer olmuş. Piyasaya satılık, kiralık, iş bitirici ve ihale takipçisi gazeteciler çıkmış.
Emin Çölaşan / Hürriyet
Duygusal yazılar kişisel şeye girer!
Yazılarınızda medyayı kirleten iki– üç kişiden bahsediyorsunuz devamlı. Bunlar da herkesçe malum...
– Onlar var, bilinmeyenler var. Bir de onlara özenip o yolun yolcusu olmaya yönelmiş çömezler, deneyimsiz genç gazeteciler var. Onların yaşadıklarını kendilerine örnek olarak alıyorlar. Garsonlu aşçılı evler, resepsiyonlar, ziyafetler, davetler, üzerlerinde smokinler falan. Altlarında son model arabalar. Yani böyle bir gazeteci tipi çıktı ortaya.
Medya bu insanları niçin söküp atmıyor?
– Atamaz. Çünkü bunların hepsi kıdemli gazeteciler. Koruma mekanizması hemen devreye giriyor. Hiçbir gazete de bunların neler yaptıklarını bildikleri halde, 'hadi sana güle güle' diyemiyor. Tek tesellim Rauf Tamer olayı. Üslubunuzun dışında duygusal bir yazı yazmayı hiç düşündünüz mü?
– Az ama yazdığım oldu. Yazılarda mesaj olması lazım. Ben bazı duygularımın kendi içimde kalmasını tercih ederim. Duygusal yazılar kişisel şeye girer.
Yazanlara da kızıyorsunuz galiba.
– Aşırı gidenlere kızıyorum. Yalnız kalınca ne yaparsınız?
– Bazen uyuklarım, bazen yürüyüş yaparım. Mutfakla ilgili alışveriş yapmayı çok severim. Salata yaparım. Ütü yapmayı çok severim. Televizyona boş bakarım, pek izlemem.
Çok gazete okur musunuz?
– Okurum, o bir görev. Severek okuduğum yazarlar da vardır. Mesela İlhan Selçuk, birkaç kişi daha vardır. Hiç okumadığım insanlar da vardır. Mesela bizim gazetede bile hiç okumadıklarım var.
Kalan kısmın özeti Çölaşan diyor ki:
İlaveleri okumam, en fazla iki duble rakı içerim, ufak şirin köpekleri severim, büyüklerden korkarım, çocuğum yok, eşim Danıştay'da görevli, bir ağaç kesildiğinde çok üzülürüm, spor giyinirim, korumalarla dolaşmaktan sıkıldım, bazen onları atlatıp dolaşmak gelir içimden, spor yapmam, bulduğum her şeyi yerim, Atatürk ile ilgili belgesellerde gözlerim dolar, çok ender ağlarım.
Hürriyet, 29 Ekim 2000
Sabah'ta sessizlik
Egebank'a el konulmasından sonra konuyla ilgili art arda manşetler atan; Sabah Gazetesi dün sessizdi. Önceki gün gruba ait Etibank'la ilgili gelişmeleri tüm ayrıntılarıyla tarafsız olarak aktaracağı sözünü veren Sabah, dün Zekeriya Temizel'in basın toplantısını yayınlamakla yetindi. Bu arada Sabah'ın ''bir ödeme planı sunduk'' açıklamasının Temizel tarafından yalanlanması da gazetede yer almadı. Diğer taraftan Egebank'ın batmasından sonra ''Peki yaptıkları, yanına kâr mı kalacak? Hesap sorulsun" diye yazan Sabah'ın başyazarı Güngör Mengi dahil hiçbir köşe yazarı gazetede bu konuya değinmedi.
Vallahi hepimize yazık!
Etibank’a el konulması üzerine, Başbakan, Başbakan yardımcıları filan, “Bizim ilgimiz yok bu işlerle. Kurul’un işi.” diyorlar. Oysa, biliyoruz ki, banka ve medya grubunun gazeteci yöneticileri daha geçenlerde bu konu için hepsini ziyaret ediyor, onlar da kabul edip görüşüyorlar.
Cavit Çağlar, bankası İnterbank’a el konulmadan önce, Etibank’taki hisselerini Bilgin Grubu’na devrediyor; operasyondan hemen önce de NTV’yi satıyor.
Medyadaki Bilgin Grubu da, Etibank’a el konmadan hemen önce Sabah Yayıncılık ve ATV hisselerinin önemli bir kısmını satıyor.
Uzatmayayım. ''Etikti metikti'' diye, gazetecilik hassasiyetini aşağılamaya çalışanlara bile kızmıyorum. Çünkü, sonuçta hepimize yazık!
Umur Talu, Milliyet
Göz göre göre batırdılar
Ekonomideki beklenmeyen değişimler bankaların batmasına neden olabilir. Büyük bir devalüasyon bankaları batırabilir. İstikrar tedbirleri nedeniyle yüksek bir enflasyondan sonra ekonomik daralma bankaların batmasına neden olabilir. Son dönemde batan on bankanın hiçbiri devalüasyon darbesinden veya istikrar programının getirdiği şartlardan batmadı. Bu bankalar “göz göre göre batırıldı”. Bankaların sahipleri ve yöneticileri bankaları batırdı. Hükümetler de göz yumarak batışı bir ölçüde teşvik etti. Bankalar batırılıncaya kadar bekledi.
Güngör Uras, Milliyet
''Yok mu bu Göktürk'ü öldürecek biri?''
O cümleyi önceki günkü Cumhuriyet gazetesinde okudum. Bir haberin dibinde sıkışıp kalmış, küçücük bir cümle. Soran genç bir insan... Üstelik CHP gibi, daha tek partili döneminde bile hümanizmi milli eğitim politikası haline getirmiş bir partinin mensubu. Gaziosmanpaşa Gençlik Kolları Başkan Yardımcısı'ymış. Gençlik kolları, rahmetli Kışlalı anısına bir tören düzenlemiş. Genç adam işte orada konuşuyor. Ve beni hayretler içinde bırakan şu sözleri söylüyor: ''Neden Gülay Göktürk, Nazlı Ilıcak gibi Amerikan uşakları değil de Mustafa Kemal'in adının silinmesine izin vermeyenler yok edildi?''
İdealleri olan genç bir insan, nasıl olup da böyle bir soru sorabilir?
Ertuğrul ÖZKÖK, Hürriyet
|