GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

02/11/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor      yeni

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Yaşam

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye

 


Ahmet SELİM

Keyfiyet

Kesitler

Cüneyt Ülsever STV'de bankalarla ilgili bazı meseleleri anlatıyor. Cesur ve muhtevâlı bir üslupla izahlarda bulunup düşündürmek istiyor.

Dalıp gitmemek elde değil...

Bir taraftan da Arcayürek'in 1980'den sonrasını ele alan ve geçmiş serinin devamı sayılabilen yeni ciltlerini okuyorum... Diyalogları inceleyince görülüyor ki, herkesle senli benli konuşabilmiş, 1980 öncesi diyaloglar böyle değildi... Ciddî bir meselede, aynı sokakta büyüdüklerimiz ve aynı sırada oturduklarımız dâhil, hiçbir arkadaşım benimle öyle konuşamaz... Rastgele birkaç söz aktarayım: "(Sen sen, bu kazık sana girecek!) (Senin işin benimkinden de b...!)" ... Bir gazeteci, ülkenin en hayatî siyaset meselelerini bir bakanla böyle konuşabiliyor. "Genel başkanlıkta yok musun? / Affedersin kabızım ben".. Uzatmaya lüzum yok. Bir tarafta bir basın mensubu, bir tarafta ise önemli görevler almış siyaset adamları. Diyalog üslupları böyle: "Ne haber. Yok yahu.. Bırak o geri zekâlıyı. Bu iş tamam sayılır. Yok, yok, daha değil..." Off the record, imiş! Olsa ne olur, olmasa ne olur? Bu üslup, "basın-devlet adamı" diyalogunun üslubu mu? Günü gelince adam aktarıvermiş işte; "off"u falan kalmamış.

Dalıp gitmemek elde değil...

Gecenin ilerlemiş saatinde, bir Tv filmi dikkatimi çekiyor... 1978'in Ecevit'i konuşmakta... Daha sonra 1958-1959'a geçiyor ve Menderes'i konuşturuyor. "1950'li yılları canlandıracak" diye dikkat kesiliyorum... Kahvelerde bir Türk bayrağı, onun sağında Bayar'ın solunda Menderes'in resmi! İstanbul'u bırakın köyde bile böyle bir manzara yoktu! Bir müteahhit var, "ampul" ve Amerikan sigarası stokçuluğu yapıyor. 1959'da! Ben o yıllarda hiç Amerikan sigarası gördüğümü hatırlamıyorum! Kendisi yoktu ki, stoğu olsun... Hikâyenin kahramanı olan çocuk İstanbul'un bir lisesinde okuyor. İtip kakıyorlar falan. O yıl ben de aynı lisede okuyordum; önce "karma eğitim" yoktu, erkek lisesiydi. Kimse de kimseyi itip kakamazdı. Belki de İstanbul'un en disiplinli okuluydu... O çocuğu bir kişinin sözüne bakıp, nezârethaneye atıyorlar; konuşma hakkı da vermiyorlar! O yıllarda böyle şeyler olmazdı.

"Nasıl olmazdı?"yı destan gibi anlatırım. Ama yeri değil... Hava yanlış, iklim yanlış, dekor yanlış, her şey yanlış... Sonunda bir de "Kemalettin Tuğcu" adını görmeyeyim mi? O böyle bir saçmalığı nasıl yazar, o yazmadıysa bir eser nasıl böyle kuşa çevrilir...

... Dalıp gitmemek elde değil.

Ne nereden geldiğimizi biliyoruz, ne nereye gittiğimizi?

Yılmaz Öztuna'nın nakline göre Batılılar Mustafa Reşit Paşa'yı şöyle tespit etmişler: "Fransızca'yı ana dili gibi konuşur ve yazar. Çok usta bir müzakerecidir; sükûnetini ve itidalini her halükârda muhafaza eder. Sesinde halâvet vardır."

Mustafa Reşit Paşa'yı görmedim; ama 1950'li yılları gördüm. 1950'li yılların İstanbul'unu; insanlarıyla, mahalleleriyle, aileleriyle, okullarıyla, rengiyle, sesiyle, kokusuyla çok iyi bilirim. Tabii, basınıyla ve siyasetiyle de... İlber Ortaylı bir sohbette "50'li yılları sevmem. Otomobil dizaynıyla da sevmem..." demiş, pek anlayamadım. Bir 57 Chevrolet'i, bir 59 Ford'u, karanlıkta bile stop lambasından tanırım; şimdi kapının önünde bir sürü araba var, "arkaları şiş ve öne doğru meyilli, hepsi kedi gözlü", birbirinden ayıramıyorum! Zevkler tartışılmaz ve zaten onları biz üretiyor değiliz; ama dünyada da 50'li yıllar iyi yıllardı. Şöyle bir hatırlayın: Siyasî liderler, kültür, sanat ve spor adamları, şehirler, toplumlar... II. Dünya Harbi'nden gelmenin acıları, demokrasi özlemleri, sevinçli yönelişleri hakimdi. Henüz "rahat" batmamış ve dejenerasyon başlamamıştı.

1960'ta zıpkını yedik bağrımıza; ama yine birçok güzelikler devam edebildi. Bozulma daha sonradır.

Sevindirik olduk, görmemişin oğluna döndük, cıvıttık. Yok böyle bir şey! Birkaç asırdan beri sandık başına gidiyormuş tabiiliği içindeydik. Vakarlı bir neşve vardı, o kadar. Asıl rahatsızlık, hazımsızlık, seçkinci aydınlardaydı ve hepsi elinden oyuncağı alınan ağlamış suratlı hırçın çocuklara benziyorlardı. Yine de halk onlara hürmette kusur etmemek dikkati içindeydi. Sadece "şehir" değil, benim bildiğim kasabalar ve köyler de bu durumdaydı.

Çarpıtmalar o kadar yer etmiş ki, Kemalettin Tuğcu imzasıyla TGRT ekranına bile öyle yansıyor.

... Bir ara pahalılık şikâyetleri çok yükselmişti. Öyleydi de enflasyon neydi o şik âyetler sırasında: Yüzde 12! Hangi açı'yı anlatacağımı bilemiyorum. Meselâ okulları bırakın, öğretmenler bile "müessese" durumundaydı! "Aile hekimliği" bile değil, "Semt hekimliği vardı! Sadece bu husus, "numûne" teşkil edecek bir araştırma konusudur... O dönemde mâsum bir lise öğrencisine 'hırsız' diyecekler! (Film'deki gibi) Tasavvurlara sığmaz. O İstanbul şimdiki gibi salkımsaçak değildi, kimin ne olduğu belliydi. Polis gerçek suçluyu bile "sivil toplum"a sorarak bulurdu! Bir okul çocuğunu hırsız diye yakalayacak! Köşedeki esnaf müdahale ederek çocuğu onun elinden alıverirdi. Buna uzaktan benzeyen bir durumla karşılaşmıştık bir şoför kardeşimizle ilgili olarak; karakola "kanaat şâhidi" sıfatıyla Hukuk Dekanı'nı götürdük! (Prof. Naci Şensoy) Yanlışlık için yüzlerce defa özür dilediler.

... Bunlar masal gibi geliyor ama, gerçek. Maalesef unutuluyor, unutturuluyor, çarpıtılıyor.

Dedim ya, dalıp gitmemek elde değil... Dün, bugün, yarın; gerçekler-yalanlar, umutlar, hatıralar, hayaller... Çocuklarımız, gençlerimiz, torunlarımız... Allah yardımcımız olsun!


a.selim@zaman.com.tr



Yazarımızın en son yazıları

12/ 10/ 2000... Düşünce notları...
16/ 10/ 2000... Akıp giden yıllar...
17/ 10/ 2000... Şaşkınlık alâmetleri
19/ 10/ 2000... Düşünce ve insan
23/ 10/ 2000... Oyunun kuralları!
24/ 10/ 2000... Bühtan etmeyin
26/ 10/ 2000... Özeleştiri
29/ 10/ 2000... Halimiz hiç iyi değil
30/ 10/ 2000... Halimiz hiç iyi değil
31/ 10/ 2000... Neden mutlu değiliz?


| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.