Düğme yok andıç var
Öküz Dergisi’ne verdiği röportajda Can Ataklı deşifre etmişti, Nazlı Ilıcak belgesini önce gazetesi Yeni Şafak’ta yayınladı sonra siyasetin gündemine taşıdı. Başbakan’a soru önergesi verdi ve taraflardan açıklama beklediğini söyledi.
Genelkurmay açıklama yaptı. Belgeyi reddetmedi. Andıç diye adlandırılan belgenin ‘karargah içi taslak’ olduğunu belirtmekle yetindi. Andıç’ın varlığının taslak dahi olsa varlığının kabullenilmesi çok önemli.
Olayı biliyorsunuz. 28 Şubat’ın kudretli paşası Çevik Bir, Şemdin Sakık’ın ifadesine eklemeler yaparak aralarında Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand’ın da bulunduğu bazı isimleri PKK ile ilişkili gösteriyor. Masa başında hazırladığı taslağın aynen yayınlanmasını istiyor. Bunun için gerekirse baskı yapmaktan geri durmuyor.
Gazete ve televizyonlar Bir’in talebine ‘olumlu’ cevap veriyor. Kimi gazeteler yazarlarını ağır itham etme garabetini göze alarak istenen yayını yapabiliyorlar.
O gün gereğini anında yerine getirenler bugün andıçla yönlendirilmelerinin doğru yol olmadığını itiraf ediyorlar, inceden inceye eleştiriyorlar. Bir günah çıkarma üslubunu taşımasalar da önemli gelişme olarak kaydetmeliyim. Olayın kahramanı Çevik Bir bir şeyler söylüyor; ama kendisine hak verdirtecek sözlerden çok uzak.
Andıç tartışmalarında garip bir gelişme var. O da şu: Cengiz Çandar o günlerin ağır psikolojik havasına rağmen yerini korumayı başarmıştı. Hatırı yüksek insanların devreye girmesiyle çok kısa süren ayrılıktan sonra gazetesindeki köşesine kavuşmuştu.
Ama belgenin gün ışığına çıkmasından sonra olayın tarafı olarak konuyla ilgili yazdığı yazıyı dün gazete yönetiminin yayınlamaması, sansüre tabi tutması Cengiz Çandar’ı köşesini yitirme tehlikesiyle karşı karşıya getirdi.
Ne kadar garip değil mi? Andıçın kendisinin yerinden edemediği Çandar, şimdi tartışmaları nedeniyle gazetesinden kopmak üzere... Üzere diyorum çünkü ayrıldığına dair söylentiler henüz kesinleşmedi.
Andıç’a dönersek... Hatırlarsınız bizim ‘düğmeye basmak’ diye bir kavramımız vardı. Bir ucu bazı gazetecilere bağlı, bir yerlerde düğme olduğunu düşünürdük.
Bu düğme ne menem bir şeyse üstüne basılıverince alarm verilmişçesine günlük güneşlik Türkiye, bir anda fırtınaya tutulur, göz gözü görmez, göğü kapkara irtica bulutları kaplardı. Örnek mi? Bir iki değil, o kadar çok ki...
Meğerse söz konusu aygıtın adı düğme değil ‘andıç’ imiş. Bunu öğrenmemiz iyi oldu. Bundan sonra ‘düğme’ yok ‘andıç’ var.
Şimdi andıçın penceresinden 28 Şubat günlerine yeniden bakmak lazım. Her yeri kasıp kavuran irtica haberleriyle, ‘topyekün savaş’ başlıklarıyla o günlerin gazete sayfalarını, televizyon ekranlarını yeniden kritiğe tabi tutmak lazım.
Nazlı Ilıcak’ın bulup çıkardığı andıçlardan bir tanesi... Kim bilir haberimizin olmadığı kaç tane daha var. Tıpkı andıç gereği yapılan yayınlarda olduğu gibi 28 Şubat’ın hararetli günlerinde gazete ve ekranlar aynı yerde üretilmişçesine birbirine benziyordu. Herhalde bu tesadüf değildi ve masa başında hazırlanan andıçlar yön veriyordu yayınlara...
Belgeler ortaya çıktıkça, 28 Şubat’ın aktör ve figüranları arasında ne denli çapraz ilişkilerin kurulduğu daha iyi anlaşılıyor ve andıçla bir dönemin gerçekleri aralanıyor.
m.unal@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
17/
10/
2000...
Çiller'den 3.tur vurgusu
18/
10/
2000...
Başesgioğlu başkan gibi
19/
10/
2000...
İzgi sürprizi
20/
10/
2000...
Yeni CHP'nin iki özelliği
22/
10/
2000...
Hükümette MHP-ANAP fayı
25/
10/
2000...
FP'nin çelişkisi
27/
10/
2000...
Değer mi?
29/
10/
2000...
Feshane'den kıraathaneye fuar
01/
11/
2000...
İlk adım...
03/
11/
2000...
MHP'nin iktidar kongresi
|