Kötüye gidiş
Para her şeymiş gibi görülürse; para için her şey yapılır, parayla her şeyin yapılabileceği kanaati yerleşir. Oraya doğru gittiğimiz belliydi. Yazmasaydık böyle diyemezdik belki; ama yazdıklarımız ortada.
Yolsuzluklar ne zaman başlamış, ne zaman bitmiş? Şaşırtıcı tarafı neresi? Vatandaşla konuştuğunuzda onu hiç hayrete düşmüş gibi görüyor musunuz?
... Bir zamanlar sokak kabadayıları vardı. Kuşaklı, bol paçalı, sivri burunlu, bir omuzunu hafifçe sarkıtarak salına salına yürüyen... Sonra bunlar yavaş yavaş çekilip, daha düzgün giyimli olanları görülmeye başladı... Daha sonra, daha da farklılaştılar. Ama farklılık daha ziyade ölçekte, biçimde ve metottaydı... 1980’li yıllarda, bizim eski semtimizin çocuklarından birini, gazetelerdeki ihale haberlerinin patırtılı fotoğraflarında gördüm. Bu o mu, ona benziyor gibi, o! “Özlemiş, seni görmek istiyor” diye haber yolladım, geldi. Eskisi gibi; mahcup, efendi, saygılı, içten... Vakti yoktu. Arabası kapıda bekliyor, şoförü var, araç telefonu var... “Uzatmayacağım. Kendine gel, kendi yoluna dön, sevenlerini üzme, güvenenlerini utandırma; yanında çalıştığın adam herkesin malumu.” Verdiği cevap şu: “Abi ters bir şey yok. Adam işiyle gücüyle meşgul...” Ben o adamın 20 yıl önceki halini de bilirim; yeni gelmişti İstanbul’a... Özde ne değişmiştir ki? Hiç! Gidişin kötülüğüne paralel olarak, o zamanlar bir sivilce idiyse, şimdi bir çıban olmuştur. Nesini öğreneceğim.
... Kötüye gidiş hiçbir zaman görülmek istenmedi. Gelişiyoruz, kalkınıyoruz, büyüdük, kocaman olduk. Başka laf yok. “İnsan”a dönüp bakmadık hiç.
Kötüye gidiş; müspetleri eleyerek azaltır, menfileri biriktirerek çoğaltır. Her menfi, şümullü bir geçmişe sahip; nereden geldiğini roman gibi anlatabilirsiniz. Boynu bükük müspetler ise, nereden çıktığına kızılan ve hayret edilen istisnalar durumunda! Uyumsuz adam, bu devirde nelerden söz ediyor!
... Yozlaşma nüveleri hep vardı. Normal yürüseydik, hepsi yok olurdu. Ama biz, kalkınmamıza gölge düşer diye onları dokunulmazlaştırdık. Asıl “özgürlüğü” onlar yaşadı. Şöyle bir sıkıp kolonyalaysaydık o sivilcelerden kurtulurduk, şimdi kara çıban gibi ense kökümüzde zonkluyorlar. Bunu her alandaki zaaflarımız için söylüyorum. Zaaflarımızı, kusurlarımızı, hatalarımızı; müşfik bir anne gibi, ninnilerle, okşamalarla, en hassas koruyuşlarla büyütüyoruz. “Havayı bozma, can sıkma, sırası mı şimdi, senden başka akıllı yok mu!”larla geldik bu noktalara. “Solun iktidar olmadığı, bu sebeple de sorumluluğun sağa ait bulunduğu” söylemi de, ne yazık ki önemli bir haklılık payına sahiptir. İzaha muhtaçtır, ayrı mesele.
Hayatın akışı içinde zaruri ilgi alanları ve odakları vardır. Onları siz belirleyemezsiniz; “şunları kaldırdım, şunları koydum” diyemezsiniz. Yapabileceğiniz şey oralara yönelik ilgilere sıhhat ve seviye kazandırmaktır. Bizimkiler bunu göze alamadı, onlar yok saymak kolaycılığını tercih etti. Bizimkilere pratik ekonomiden ve onun etrafındaki moda aksesuarından anlamış olmak yetti. Eğitim davamızı biz okuldan çok burada kaybettik.
Demirel, siyasete ve tek başına iktidar çıkarma istikrarına çok önem verir. AP, 1965’te ve 1969’da tek başına iktidardı; ama Türkiye’de akıp giden hayatın dışındaydı. Sosyal hayatın yönünü etkileyici hiçbir ağırlığı yoktu. Aydınla, basınla, sanatla, düşünceyle hiçbir ilgisi olmayan bir siyasetin gerçekliği olabilir mi? Bu açıdan dünün DP’si de, sonranın ANAP’ı da pek farklı değildi. Hepsi ekonomi dışındaki her şeyin seyircisiydiler. İfadesi de kabulü de tahammülü de zor; ama böyle seyircisi oldukları alanla iğreti dostluklar kurmaktan medet ummaları da ayrı bir dramatik meseledir.
... Demokrasinin kurumları ve kuralları. Peki insanları? O kurumlar ve kurallar, “insan”la hayatiyet kazanmaya muhtaç değil mi? Millet seçer, kendini millet yapan değerleriyle sana her yardımı sunar; ötesini sen yapacaksın. Aldığını işleyip dönüştüreceksin ki, milletin de verim gücü artsın. “Taşı beni, taşı beni!” diyerek gerekeni vermez isen, onun da taşıma gücü ve besleyiş verimliliği elbette ki kayba uğrar. Demokrasi işte bu noktada en büyük sıkıntısını yaşamaya başlar ve bütün çözümler “sebep–sonuç” karmaşıklığı sebebiyle belirsizleşmeye yüz tutar.
... Aslında, şikâyetçisi olduğumuz hataları değişik biçimde tekrarlamaktan vazgeçmiş değiliz. Yine ekonomik merkezli 3–5 motif etrafında dönenip duruyoruz, siyasetin daha da vahimleşen yüzeyselliği yine ilgimizi çekmiyor, yine temel teşhisler hoşumuza gitmiyor, yine nefsimize dokunan konuları dokunulmazlaştırıyoruz, yine “dışarıdan bastırıp bizi adam etsinler” komedisini sürdürüyoruz, kolaycı tepkisellikler yine çok hoşumuza gidiyor...
... Şuur uyuşturulunca, şuuraltı bir gün patlar. “Şehvet ve şiddet” müstehcenliğinin bundan başka izahı yok. “Şuurlandırma” görevinden kaçanlar, patlayan şuuraltına deliler gibi hizmet veriyor, dizilerle, şovlarla, şunlarla bunlarla. Habercilik bîhaberciliğe döndü.
Her şey var, teşhis yok. Olan bitenlerin kötüye gidişin sebebi değil, sonucu olduğunu; kötüye gidişi durdurmadan onların değişik biçimlerde devam edeceğini düşünemiyoruz.
a.selim@zaman.com.tr
Yazarımızın en son yazıları
16/
10/
2000...
Akıp giden yıllar...
17/
10/
2000...
Şaşkınlık alâmetleri
19/
10/
2000...
Düşünce ve insan
23/
10/
2000...
Oyunun kuralları!
24/
10/
2000...
Bühtan etmeyin
26/
10/
2000...
Özeleştiri
29/
10/
2000...
Halimiz hiç iyi değil
30/
10/
2000...
Halimiz hiç iyi değil
31/
10/
2000...
Neden mutlu değiliz?
02/
11/
2000...
Kesitler
|