İki dönüm noktası!
'Smokinli gazetecilik' ve 'Köşk gazeteciliği' dönemi iki önemli olayla değişim sürecine girdi. Sezer'le birlikte Köşk gazeteciliği dönemi kapandı, Genelkurmay'ın davetiyle smokinli gazetecilik dönemi...
'Smokinli gazetecilik' ve 'Köşk gazeteciliği' dönemi iki önemli olayla değişim sürecine girdi. Bunlardan ilk dönüm noktası cumhurbaşkanlığına Ahmet Necdet Sezer'in seçilmesi oldu. Sezer'le bazı gazetecilerin ikinci evi olan ve sürekli haber sızdırabildikleri Köşk gazeteciliği dönemi tarih oldu. Sezer, yurtiçi ve yurtdışı seyahatlerinde de gazeteciler arasında ayrım yapmayarak önemli bir ilke imza attı. İkinci kader gelişme Genelkurmay'ın, Gazi Orduevi'ndeki davetine Cengiz Çandar ve Mehmet Ali Birand gibi 28 Şubat sürecinde 'andıç'lanan isimleri çağırması oldu. Çandar ve Birand'ın FP milletvekili Nazlı Ilıcak'ın açıkladığı ve Genelkurmay'ın doğruladığı 'Andıç' ile Şemdin Sakık'ın ifadelerine eklemeler yapılarak PKK ile ilişkilendirildikleri ortaya çıkmıştı. Bu sebeple gözler davete üç hafta önce çağrılan ve konuyla ilgili yazısı Sabah gazetesi tarafından sansürlenerek köşesinde jurnallenen Çandar ve son anda faksla çağrılan Birand'ın üzerindeydi.
Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre davette oldukça sıcak mesajlar verildi. Genelkurmay Genel Sekreteri Tümgeneral Aslan Güner, Çandar'ı "Hoşgeldiniz, sizi görmek ne güzel" diyerek sarılıp öperken, Çandar da, "Benim ailem Çandarlı soyundan gelir. Çandarlı Ailesi, Kara Kuvvetleri'ni kuran aile olarak bilinir. Bu yüzden benim Türk Ordusu'nu ne kadar sevdiğim tartışılamaz bile..." şeklinde konuştu. Birand ise "Bu ülkede kimse kendi askeri ile kavga etmek istemiyor ve demokratik bir ortamda çalışmak istiyor." dedi.
Çağrılmayanlar ve katılmayanlar
Davete Zaman, Yeni Şafak, Akit, Kanal 7, Samanyolu Tv, Milli Gazete gibi kurumlardan temsilci çağrılmazken Etibank'ı batırma sebebiyle mal varlığına haciz konulan Sabah'tan Zafer Mutlu ve daha önceki davetlerin baş aktörleri bazı gazetecilerin katılmaması da dikkat çekti. Bunlardan bazıları şunlar: Ertuğrul Özkök, Mehmet Yılmaz, Uğur Dündar, Ali Kırca, İlhan Selçuk, Oktay Ekşi, Hasan Pulur, Bekir Coşkun, Hasan Cemal, Fatih Çekirge, İsmet Berkan, Fatih Altaylı, Emin Çölaşan, Mustafa Balbay, Yavuz Donat.
Bir hatıra fotoğrafının hatırlattığı...
Cumhurbaşkanı Sezer ve eşi önceki gün Amman'da antik kent Petra'yı gezdiler. Sezer çifti daha sonra kendilerini izleyen basın mensuplarıyla bir hatıra fotoğrafı çektirdiler. Bu kare ve fotoğrafın çekildiği ülke olan Ürdün'ün anlamı ise Yeni Yüzyıl gazetesinin 'Ertuğrul Özkök yurda döndü" şeklinde tiye aldığı bir olaya atıfta bulunması açısından oldukça vurucu hale geliyor. Hatırlanacağı gibi Hürriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Özkök, bir takım ilişkileri sayesinde Kral Hüseyin'in cenaze töreninde devlet başkanlarının bulunduğu bölüme girmeyi başarmıştı! Özkök, bu olayı gazetesinde kıvançla vermekten de kaçınmamıştı.
İlginç bir anekdot: Birand ile Solak'ın 'dinci basın' sohbeti
BİR köşede Mehmet Ali Birand ile İsmet Solak sohbet ediyorlardı:
Birand: Keşke dinci basını da çağırsalardı.
Solak: Orada dur... Ben onların demokrasiyi içlerine sindirdiklerine bile inanmıyorum. Her an ordu düşmanlığı yapıyorlar. Bu düşmanlık aslında rejim düşmanlığından kaynaklanıyor. Her gün orduya binbir hakaret ve küfür yönelten bazı kişiler yarın paşalarla aynı karede gözükünce yanlarına varılmaz.
Birand: Yok efendim, onlar burada olsa, şuraya köşeye çekilir bizi izlerler. Başka ne yapabilirler ki?
Solak: İran'da da aydınlar aynen böyle diyordu. Yapma Allah aşkına.
(Yalçın Bayer, Hürriyet)
MERAKLISINA NOT
Hürriyet yazarı İsmet Solak'ın son cümlesindeki İran örneği, Fatih Çegirge'nin Sabah'ta 2 Eylül 1996 tarihinde yayımlanan bir yazısını hatırlattı. Çegirge, Orgeneral İsmail Hakkı Karadayı'nın 30 Ağustos Zafer Bayramı resepsiyonunda söylediğini ileri sürdüğü sözleri şöyle aktarıyordu: İran Devrimi'nden sonra konuğum olan komutanlar, irticayı halklarının temiz duyguları sandıklarını, aslında bunun irticanın ta kendisi olduğunu söylediler. Hayretle sordum: Farkına varamadınız mı? Cevap: Bir çiçeğe sürekli bakarsanız büyüdüğünü anlayamazsınız.
Rauf Tamer temize çıktı mı?
Murat Demirel, Sabah yazarını akladı. Ancak iddiayı gündeme getiren Çölaşan'a göre bu inandırıcı değil. Sabah da aynı kanaatte olacak ki, Tamer'e köşesini vermedi.
Adı Murat Demirel'den 1 milyon dolar almakla gündeme gelen ve Sabah'taki köşesinden olan Rauf Tamer'in temize çıkıp çıkmadığı tartışma konusu oldu. Murat Demirel'in cezaevinden gazetecilere gönderdiği mektupta "Ben parayı Mete Has'a avans olarak gönderdim; Rauf Tamer'le para ilişkim olmadı." demesi yeni bir tartışmayı başlattı.
İddiayı gündeme getiren Hürriyet yazarı Emin Çölaşan, yazdıklarının arkasında durduğunu belirtti ve Demirel'in mektubunun yazılan senaryonun ikinci aşaması olduğunu ileri sürerek şunları yazdı: "Murat Demirel elbette böyle diyecek. Eli mahkûm. Aksi takdirde, rüşvet verdiği iddiasıyla da bir kez daha yargılanıp okkanın altına gidecek." Çölaşan yazısının devamında ise şöyle diyor: "Para dolu ilk çantayı Rauf'un evinde Mete aldığına (!) ve ikinci çanta da aynı evde koruma Ender tarafından bir kadına teslim edildiğine göre, acaba oraya çeşitli zamanlarda çeşitli çantalar mı gönderilmişti? İşin bu yanı araştırılmalıdır."
Akşam Gazetesi'nden Yalçın Pekşen ise, Tamer'in para aldığı iddialarının kanıtlanamadığını söyleyerek, "Öyleyse hepimiz arkadaşımıza atılmak istenen bu iftiradan payımıza düşen kadarıyla özür dilemeliyiz. Ben şahsen, kuşku duyduğum için kendisinden özür diliyorum. Hal böyle olunca yazara 'kalemini temize çıkarana kadar' yazı yazdırmayan Sabah yönetimi de, aldığı kararı geriye çekerek, kalemini yeniden iade etmelidir." diye yazdı. Yeni Şafak'tan Nazlı Ilıcak da 'İftira kuryeleri' başlıklı yazısında Tamer'in kendisini temize çıkardığını ifade etti.
Bir süre önce gazetelere gönderdiği açıklamada, "Hangi arazi işini hal'etmişim? Tapu kimdedir? Araştırmacı gazetecilerin soruları cevaplandırarak inceleme yapmasını beklerdim. Ama tersine, suçsuzluğumu ispatlamak bana düştü." diyen Rauf Tamer son olarak Emin Çölaşan'a şu çağrıda bulundu: "Uzun lafa ne gerek? Sana bir önerim var: Eğer bu eve, bana gönderilmek üzere tek kuruş girdiği ispatlanırsa, mesleğimi kökten terk edeceğim. Peki,– ispatlanamazsa, sen de mesleğini terk edecek misin?"
Kürtçeye farklı bakışlar
Avrupa Birliği Katılım Ortaklığı Belgesi ile tekrar gündeme gelen Kürtçe Tv yayınına siyasiler kadar basında da farklı yaklaşımlar sergileniyor. Konuyla ilgili olarak bazı köşe yazarlarının görüşleri şöyle:
Hadi Uluengin: Ülkenin üniter bütünlüğünden asla taviz vermeyen bu satırların yazarı defalarca vurguladı ki, doğal kültürel hakların tanınması bölücü şiddetin koz olarak kullandığı esas argümanı fiilen ortadan kaldıracak; böylelikle de, Apo ve taifesinin çok önemli bir 'nefes borusu' tıkanacaktır.
Gülay Göktürk: Devlet Bahçeli, Kürtçe Tv tartışmasında kestirip atıyor: "Türkiye'nin kültürel ya da etnik haklara sıcak bakması mümkün değildir." Dikkat ediyorum, 'mümkün değildir' kalıbı, Bahçeli'nin en çok sevdiği ve kullandığı kalıplardan biri. MHP lideri, cümlesini 'mümkün değildir' diye bitirirse, o işin gerçekten mümkün olmayacağını sanıyor. Neden mümkün olmasın?
Oktay Ekşi: Türkiye'nin bölücü eylemlere duyarlı davranmasından daha doğal bir şey olamaz. O nedenle Bahçeli'nin tavrı özünde doğrudur. Ancak AB'nin Türkiye'den, Kürt kökenli yurttaşlarımız için 'azınlık hakkı' talep ettiğini ileri sürmek doğru bir değerlendirme değildir. Çağın teknolojisini yok sayarak bir yere varamayız.
Güneri Cıvaoğlu: AB'ye tam adaylık söz konusu olmasaydı dahi, Türkiye bu konuya eğilmelidir. Güneydoğu, çanak antenlerle Avrupa'dan ve yöreden bütün Kürtçe yayınları izliyor. O halde... Türkiye'nin denetimi altında Kürtçe yayın yapılması akılcı olmaz mı? Avrupa Konseyi'ne olumlu baktığımız çerçevede düşünülmeli mi?
Halit Kakınç: Türkler, hiçbir devirde ırkçı olmamışlardır. Bırakınız kan ırkçılığını, dil-inanç ve kültür olarak yayıldıkları geniş coğrafyada, daima çağın ötesinde bir tolerans sergilemiş... Bu nedenle de yerel halkların desteğini arkalarına alarak despotik imparatorluklara karşı galebe çalmışlardır.
Türker Alkan: Bana öyle geliyor ki, asıl bölücülük, Kürtlerin kültürel haklarını vermemek için direnmektir. 'Kürt yoktur, dağlarda, karlarda gacur gucur eden Türk vardır.' saçmalıkları ile çocuk kandırır gibi geliştirilen sözümona tezler kimseyi uzun dönemde tatmin edemez.
TELE Milliyet VOLE
Milliyet Gazetesi, Mehmet. Y. Yılmaz yönetimine geçtiğinden bu yana ilginç bir evrim geçirerek 'televole'leşti.
Magazin anlayışının çarpık bir versiyonu olan Türk insanının zaaf noktası 'cinsel dürtülerin kullanımını' sıkça uygulayan Milliyet, kemikleşen 'ciddiyet ve düşünce gazetesi' imajını hızla yıkmaya çalışıyor. Magazin, haberin gülen yüzüdür ve gereklidir. Eleştirilen elbette bu görünüm değil; ama Milliyet gibi bir gazeteye doğrusu şu başlık ve haberler yakışmıyor:
9 Kasım, 3. sayfanın manşeti: Bize koca bulun!
'Koca kıtlığı' Nijeryalı dulları ayaklandırdı. 'Bizi evlendirin' diye emirin sarayına yürüyen kadınlar 'torpil sözü' alınca dağıldılar.
11 Kasım, 3. sayfanın manşeti: Sadakat bünyeye zararlı.
Çapkınlar müjde! Daha çok yaşayabilirsiniz. Araştırmalar sık sık 'yatak arkadaşı' değiştirenlerin daha dirençli olduğunu söylüyor.
11 Kasım, üçüncü sayfa, ikinci haber: Avrupalı erkek 'Arap' çıktı.
16 Kasım, 6. sayfanın manşeti: Büyükler 'tık' fakiri.
Mesleğe meslekî eleştiri
Radikal yazarı Mehmet Ali Kışlalı, medyanın kendisi hariç her şeyi eleştirdiğine dikkat çekti.
Kışlalı, bu çerçevede yöneticilik yaptığı dönemde üç tanınmış gazeteciyle ilgili olarak şu anısını anlattı: "Birlikte ele geçirdikleri bir ilginç haber konusunu içlerinden sadece biri değerlendirmiş, diğerleri atlamıştı. Bu üç meslektaştan biri -halen çok şöhretli olarak gazetecilik yapmaktadır-yazıya çok kızmıştı. Gazetecilik şöhreti konusunda eleştiriye hiç tahammülü yoktu. Sütununda yazımızı eleştirirken ismimi vermeden bana çatıyor '... akıl hastası mıdır? şeker hastası mıdır?' diyordu. Bir başka meslektaşım, çok tartışılabilecek bir röportaj yapmıştı. Abdi İpekçi'nin ölümünden sonra başıboş kalan Milliyet bu 'çok hatalı' röportajı yayımlamıştı. Konuyu Tercüman'daki sütunumda irdelemeyi düşündüğümü gazetenin Genel Yayın Müdürü Taha Akyol'a söylediğimde, Akyol 'Bunu yapmasan iyi olur. Biliyorsun gazetenin malî güçlükleri dolayısıyla Kemal Bey'in Aydın Bey'in desteğine ihtiyacı var.' demişti."
Bu gazeteler uzayda mı çıkıyor?
Memura yapılan % 10'luk zammı, memura mesai zammı olarak sadece 50 bin liranın layık görülmesi, 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırının 586 milyon liraya çıkmasını Zaman ve birkaç az tirajlı gazete dışında eleştiren ve haber olarak manşetine taşıyan başka gazete olmadı.
Hürriyet yazarı Serdar Turgut, galiba haklı, "Sabah, Hürriyet, Milliyet gibi gazeteler 'Öteki Türkiye için çıkmıyor, onların hedefi % 1'lik zengin Türkiye." İyi de o zaman dar gelirli büyük kitlenin kendi sıkıntılarını, sitemlerini, şikayetlerini yansıtmayan bu gazeteleri hâlâ yoğun şekilde satın almaya devam etmesini verilen promosyonun cazibesine kapılmak ile açıklamak güçleşmeyecek mi?
|