GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

17/11/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportaj

Fikir Platformu

Basın Harmanı

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Medya Analiz

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye



Nuh GÖNÜLTAŞ

Bitirin şu zulmü, kazanan siz olun!

Biliyor musunuz, bu sütunun okurlarının gözleri fazlasıyla sulu olmalı. Bazı yazılarım onları ağlatıyormuş. Kim okurlarını ağlatmak ister? Üstelik ben bir dram yazarı filan değilim. Sıradan gazete yazıları yazıyorum işte.

Ağlattığım için bütün okurlardan özür dilerim. Fakat şu da bir gerçek ki bu sütunun yazarı da oldukça sulu gözlü biri. Ama sizler de zaten dokunsalar ağlayacak kadar dolu olmalısınız ki, bam teline bir tını yetiyor.

Bazı olaylar beni fazlasıyla etkiliyor. Belki de bir gazeteci için gereğinden fazla hassasım. Ben eskiden de böyleydim, sonradan böyle olmadım. Annemin kaynanası, yani benim büyük annem bu huyumu keşfetmişti ve benim yanımda sık sık anneme takılır gözlerimin sulanmasına yol açardı. Beni teselli etmek de anneme düşerdi.

Şu işe bak gene geçmişe gittim. Ne de olsa artık 40'ına merdiven dayamış bir faniyiz. Güya bugün için güncel bir mevzuya değinmeyi planlamıştım. MHP Genel Başkanı Bahçeli'nin Kürtçe Tv konusundaki görüşlerinin, nasıl bundan 10 yıl önceki Mesut Yılmaz'ınkine benzediğini, bu anlamda Bahçeli'nin 10 yıl önceki "statükocu Yılmaz"ın reenkarnasyonu olduğunu yazacaktım. Hem şu an Diyarbakır'daydım ve buradaki insanların bu tartışmaları nasıl bulduğunu da yerinden yazma imkanım vardı. Bu statüko adı verilen Romalı her zaman kendisine etkin bir taraftar buluyor. Doğrusu çok şaşırtıcı, Devlet Bahçeli kültürel haklar ve AB konusunda Genelkurmay'dan daha katı bir tavır sergiliyor!

Okuyucuların çarşamba günü yazdığım "Derse girebilmek için başörtüsünü daha bahçe kapısında çıkartmak zorunda bırakılan kızlarımızın psikolojisi" ile ilgili yazıya verdikleri karşılık bu konunun daha önemli olduğunu ihsas ettiriyor. Onlar da benim bam telime dokunuyorlar yazdıklarında. Bir kızımız her gün yaşamak zorunda olduğu Polyannacılık oyununa gözyaşı karıştırmakla suçluyor beni:

"Bugün dersim yoktu, sabah kalktım babamı işine uğurladım, anneme sarılıp günaydın dedim. Onların beni görmek istediği gibi mutlu ve neşeli.... Keyfim yerinde (ymiş) gibi, her şey yolunda (ymış) gibiydi. Tıpkı her sabahki gibi... Üniversitede üstelik de hayalindeki rüyalarındaki bölümde okuyan şanslı biriyim ben. Oturup gazetemin, beni anlayan dost gazetemin sayfalarına bakarken (okumasam bile sabahları bunu yapmak bir dostu görmüşüm hissi verir bana) yazınızın başlığı gözüme çarptı. Yazının yarısına geldiğimde okumama hıçkırıklarım, gözyaşlarım izin vermez olmuştu. Yaralarım sızlamaya başlamıştı yine. Gülümseyen maske düşmüştü yine... Bir şeyler söyleyen anneme fark ettirmemek için durdurmaya çalıştığım gözyaşlarım taşmıştı yine... Köşenizde yayınladığınız kızın cümleleri ne kadar da benim cümlelerimdi. Bu yıl üniversiteye başlayan kardeşimin cümleleriydi. Dram tablosu çizmekten, kendimi büyük acılarla savaşırmış gibi ifade etmekten çekiniyorum; ama inanın içimden çok daha fazlasını yazmak, sizinle paylaşmak geliyor aslında. Yazdıkça rahatlıyorum biraz. Kişisel sorunumla sizi meşgul etmenin rahatsızlığı var içimde ama köşenizi okuduğum an, uzun süredir uyuşturduğum, hissetmez olduğum, hatta geçti saydığım yaralar acılar fışkırdı birden. Hislerimi birileriyle paylaşmayı, içimden geldiği gibi ifade etmeyi 3 yıldır istiyorum. Ama olayı dramatize etmiş, duygu sömürüsü yapmış olmaktan çekindim. Bugün köşenizde arkadaşın cümlelerini okuyunca dayanamadım. Size teşekkür borçluyum. Bana artık kaybettim sandığım duyarlılığımın olduğunu hissettirdiniz. Güçlü olmak için duymaz olduğum acıların içten içe iltihaplandığını fark ettim bu sabah... Yanımızda olduğunuz için Rab'bim sizden razı olsun..."

Bam teline dokunduğumu biliyordum o yazıyla. Ama inanın kızlarımızın böylesine bir ızdırabı her gün sinelerine gömdüklerini anlamam çok zordu.!

Şimdi yetkililere şu soruyu sormak isterim: "Siz de biliyorsunuz ki bu anlamsız zulmü sürdürmek kimseye bir şey kazandırmıyor. Bakın, bitirin bu zulmü, kazanan siz olacaksınız. Ne mi kazanacaksınız? Kaybettiğiniz şerefinizi. Unutmayın, mazlumun ahı dağları titretir, siz kimsiniz ki!


n.gonultas@zaman.com.tr


@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @



Yazarımızın en son yazıları

27/ 10/ 2000... Almanya'dan iyi haberler...
31/ 10/ 2000... Beyaz Türklerin en büyük keşfi; medya, banka, holding üçgeni...
03/ 11/ 2000... Bankalar batıyor, TOBB'un, TÜSİAD'ın sesi çıkmıyor, bunlar nasıl STK?
05/ 11/ 2000... Anlamadığım şey kırmızı, yani düşman mıdır?
07/ 11/ 2000... Kongreye bak hizaya gel!
08/ 11/ 2000... Üzgünüm; ama Helmut Schmidt haklı!
10/ 11/ 2000... MHP, ABD seçimlerine neden ilgisiz?
12/ 11/ 2000... Özür dilerim Atam, elektrikler kesildi!
14/ 11/ 2000... Yol haritası!
15/ 11/ 2000... 'Tesettürle mücadele' yolsuzlukla mücadeleden daha hızlı!


| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.