
Bahçeşehir Ünv. İşletme Fak. Dek. Prof. Dr. Eser Karakaş:
AB üyeliğine direnen odaklar var
Avrupa Komisyonu'nun açıkladığı Katılım Ortaklığı Belgesi'ne dönük bir tartışma sürecine girdik. Fakat bir noktayı gözden kaçırdık gibi; o da bu belgenin anlamı. Neydi Katılım Ortaklığı Belgesi, ne anlama geliyor, bu bir tavsiye mi, hukuki metin mi, nihai belge mi?
Bu belgenin hukuki bir anlamı ve yaptırımı yok. Bir tek hukukî belge var bu AB sürecinde. O da 1963 Ankara Antlaşması. Katılım Ortaklığı Belgesi ve benzeri belgeler Ankara Antlaşması'ndan sonra gelen kararlar. Hukukî adı; AB Komisyonu'nun konseye karar tavsiyesi. Gümrük Birliği de öyledir, bir antlaşma değildir; ama Türkiye'de herkes onu bir antlaşma olarak bilir. Gümrük Birliği de bir karardır esasında... Ankara Antlaşması Türkiye'nin tam üyeliğini hedefleyen bir metin. Bu kararlar da o sürece bir şekilde etki eden kararlar.
Bu kararların, mesela Katılım Ortaklığı Belgesi'nin yaptırım gücü nedir?
Şu anda yaptırım gücü yoktur. Çünkü Türkiye şu anda topluluk üyesi değildir. Bu kararlara yol haritası deniyor.
Peki Türkiye bu belgelerde yayınlanan maddeleri tartışma hakkına ve gücüne sahip mi?
Pazarlık yolu her zaman açık. Pazarlıkta son sözü söyleyecek karşı taraf, AB'dir. Tabii ki bu pazarlığın bir de sınırı var. Ama pazarlık edeceğiniz maddeler kurulun kurucu antlaşmalarıyla çelişemez, Kopenhag kıstaslarıyla çelişemez. Şu anda pazarlık yolu gözükmüyor; çünkü Türkiye henüz müzakere aşamasına geçmedi. Ortada resmi bir pazarlık süreci yok. Ama dışişleri bakanı ya da başbakan gider, Katılım Ortaklığı Belgesi'ndeki herhangi bir maddenin tadili yönünde sadece bir temennide bulunabilirler. Yapacak başka bir şey yok. Bu bir kulüp üyeliğidir, kulübün giriş koşullarını üye adayları belirleyemez.
AB de zaten Türkiye'ye 'Ne olur bize üye ol' demiyor...
Zamanla talep karşılıklı oluşmuş. Ortaklık antlaşmasında talep hukuken karşılıklı gözüküyor; ama şu anda reel politikaya bakarsak, AB'nin, Türkiye'yi içine alıp almama konusunda, yararı ya da bundan uğrayacağı kayıp marjinaldir.
Yani abartılıyor mu Türkiye'nin AB üyeliğinin AB'ye çıkaracağı fatura?
Evet. Kayıp ve zararı sıfır değildir. Abartılacak bir yanı yoktur bunun.
AB üyeliğinden Türkiye'nin kişisel kazancı...
Çok büyük olacaktır. Bu bir projedir. İktisatta temel bir kural vardır: Maliyeti olmayan bir proje olmaz...
Türkiye bu sürecin maliyetine katlanma niyetinde mi?
Kararı toplumsal olarak şöyle veririz: Bu projenin getirileri maliyetlerini aşıyorsa evet dememiz lazım. Bu projenin maliyetleri var. Kısa dönemde maliyetleri var. Bu maliyetlerin ihmal edilebilir olduğunu, yararlarının ise çok ciddi boyutlarda olduğunu düşünüyorum. Uzun dönemde başka maliyetlerinin olduğunu zannetmiyorum. Türkiye bu maliyetlere hazır mı derken, bir homojen bütünden söz ediyormuş gibi bir yanılgıya düşmeyelim. Türkiye, çok karışık ilişkiler bütünü bir ülke. Bu ilişkiler bütününde AB'ye tam üyelikten ekonomik, siyasal ve pozisyon rantını kaybedecek kesimler var. Bu tavırlarını rasyonel buluyorum; ama hoşuma gitmeyen, bunu açık açık dillendirmiyorlar, toplumda açık açık bir tartışma ortamı oluşturmuyorlar, Kürtçe televizyon gibi, Kıbrıs meselesi gibi, Ege kıta sahanlığı gibi kendilerini de çok ilgilendirmeyen; ama bir şekilde toplumun çok hassas olduğunu düşündükleri bazı noktaları ön plana çıkartıyorlar, kendi ekonomik, siyasi ve mevki rantlarını sürdürmek istiyorlar. Bunlar kendilerini açık açık ortaya koysalar, Türkiye'de daha sağlıklı bir tartışma ortamına gidilir.
Kim bunlar?
Daha küreselleşmiş bir dünyada, daha rekabetçi bir ortamda bugünkü bu ekonomik, siyasal ve mevki konumlarına ulaşmaları güçleşecek insanlardır. Bunlar yöntem olarak, toplumun duyarlılık gösterdiği bazı konuları öne sürerler. Mesela Kürtçe televizyon gibi. Lozan Antlaşması'nın 39. maddesinden referansla yolda. Türkiye için 'kurucu antlaşma' niteliği taşıyan, herkesin referans verdiği Lozan Antlaşması'nda, TC vatandaşlarına istedikleri dilde yayın yapmasına, yani Kürtçe televizyona da olanak tanıyan bir durum var. 'Kim bunlar?' sorunuza, tarım kesiminin azımsanmayacak bir bölümü, sanayicilerin de büyük bir bölümünün hâlâ Avrupa ile geri dönüşsüz bir entegrasyona çok sıcak bakmadıklarını düşünüyorum. Çetin Altan'ın ünlü deyimiyle 'önemleri değerlerini aşan insanlar' bunlar.
AB sürecinde ve özellikle şu son zamanlarda Türkiye'nin abartılı bir alınganlık içine girdiğini düşünüyor musunuz?
'Biz' demiyorum. Ekonomik, siyasal ve mevki rantları nedeniyle karşı olan kesimler, medyanın da bir miktar desteğiyle Türkiye'de bu hava oluşturulmaya çalışılıyor. Katılım Ortaklığı Belgesi yayınlandığı gün ortaya atılan ilk konu Kıbrıs meselesi oldu. Kıbrıs meselesi bence bu tartışmada en marjinal konudur, bu AB entegrasyonuyla hiçbir ilişkisi yoktur. AB bunu buraya koymayabilirdi. Koymasının da bir mantığı var. Eski üye olan Yunanistan ile yeni üye olacak Türkiye arasında; yani AB üyesi iki ülke arasında bir sorun istemiyorlar. Bu mantıklı bir tutumdur, eğer AB'ye girecekseniz bir şekilde Kıbrıs sorununu çözün diyorlar. Bu yaklaşımın objektif olmadığını söylemek zordur. Asıl maddeleri tartışmak yerine Türkiye on gündür sadece Kıbrıs'ı tartışıyor. İnşaallah o duruma gelmeyiz; ama eğer Kıbrıs sorunu bugünkü statüsüyle Türkiye'nin AB'ye tam üyeliği yolunda bir engel oluşturursa, önerim, Kofi Annan'ın önerdiği doğrultuda Kıbrıs meselesini çözmektir. Üstelik KKTC'de yaşayanların azımsanmayacak bir bölümü resmî teze mesafeli durmaktadırlar. Ama Türkiye bunu pek telâffuz etmiyor.
AB'ye bizden önce üye olan ülkeler ne tür süreçler yaşamışlar, kendi ulusal kimliklerinden ne tür tavizler vermişler, ya da onlardan ne tür tavizler istenmiş?
AB tam üyeliğinde hiçbir ülkenin kendi ulusal kimliğinden taviz vermesi diye bir sorun yoktur.
AB, üyelik şartlarını bize karşı zorlaştırmıyor da, standartlarını mı belirliyor?
AB'nin bize bir kastı yok. Kopenhag Kriterleri Türkiye'nin tam üyeliği daha gündemde yokken 1994 yılında kabul edildi. Kesinlikle bu kurallar Türkiye için konmamıştır. Katılım Ortaklığı Belgesi Türkiye için yazılmıştır, onun için MGK'ya referans vardır.
Fakat içeride, AB'ye tam üyelik sürecinde, Türkiye ulusal kimlikten tavizler verecekmiş gibi algılanıyor?..
MGK bizim ulusal kimliğimizse, MGK 1961 Anayasası'yla gelmiştir. Ondan önce böyle bir kurul yoktu... Yurttaşların bir özel yaşam boyutu vardır, bir de kamusal yaşam boyutu vardır. AB'nin sizin özel yaşamınıza ilişkin herhangi bir isteği, dayatması, yaptırımı hiçbir zaman olmayacaktır. Ama kamusal yaşama ilişkin bazı koşullar vardır. AB, özünde bir ekonomik entegrasyon hareketidir. Bu ekonomik entegrasyon hareketinin sağlıklı yürümesi için hukuk entegrasyonu yapmışlardır. Mesela siz rekabet hukukunun İstanbul ve Bursa'da farklı uygulandığı bir ortam düşünemezsiniz. Aksi olursa bu iki il arasında ticaret yapamazsınız. Yani diyorum ki, ekonomi ve hukukta farklılıklar olacak Türkiye'de, ulusal kimlikte değil.
Biz, homojen bir yapı olmayan Türkiyeliler olarak AB'ye farklı anlamlar yüklüyor, farklı beklentilere giriyor ve bu farklılıklar içinde zihinlerimizde farklı kuşkular da üretiyoruz. Yani Türkiye'den tek bir AB görünmüyor, birden çok AB görünüyor. Peki AB'nin orijini nedir?
AB 420 milyonluk bir topluluktur. Bu topluluk içinde çok farklı düşünceler vardır, siyasî hareketler çok canlıdır. Ama özünde AB kendini hukukla bağlayan bir toplumdur. Adamın biri çıkar 'AB Hıristiyan kulübüdür' der, bir başkası başka bir şey söyler, biz bunlara değil AB resmî komisyonunun belgelerine bakalım, antlaşmalara bakalım, komisyon kararlarına bakalım. Türkiye AB'yi böyle görmek zorunda. AB bizim ciddiyetini anlayamadığımız kadar bir hukuk topluluğudur. Ama bizim alışık olmadığımız ölçüde de çok seslilik vardır.
Türkiye yakın bir dönemde tam üyelikle karşı karşıya kalsa, mevcut kurumlarının işleyiş ve yapılarıyla, tam üyeliği hazmedecek bir nitelik taşıyor mu? Uyum ve entegrasyon problemi ciddi boyutlarda yaşanabilir mi?
Türkiye'nin bütün kurumları ve bireylerinin zorlanacağı kesindir. Bugüne kadar alışık olmadığı kadar dinamik ve rekabetçi bir ortama girilecektir. Bütün bireyler ve kurumlar kendilerini yeniden yapılandırma zorunda kalacaklardır. Ama bunun sonucunun her kurum için iyi olacağı kanaatindeyim. Kopenhag Kriterleri yarım sayfalık bir belgedir ve siyasî kriterler denmektedir. Siyasî kriterlerin birincisi, ifade özgürlüğü konusudur. Türkiye'den bu istenmektedir. Temel koşul budur. Türkiye'nin kamusal alanda yapacağı şey; bütün hukuk mevzuatını masaya yatırıp, Avrupa standartlarında ifade özgürlüğünü sınırlayan ne varsa onları ayıklamak zorundadır. Bunun Türkiye'ye maliyeti bence sıfırdır. Siyasî kriterlerden bir diğeri de, azınlık hakları konusudur. Azınlık hakları konusunda Türkiye 'azınlık' terminolojisiyle kendini otomatikman Lozan'a göndermektedir. Lozan'daki azınlık tanımına Türkiye kilitlenmiştir. AB'nin kastettiği azınlık kavramı bu değildir.
AB'nin kastettiği azınlık kavramı nedir?
Kendisini o toplumun egemen çerçevesinin dışında hisseden her gruba 'azınlık' kriterini getiriyor AB. Yani siz, ben bu toplumun genel çerçevesinin dışında bir kişiyim ve benim gibi başka insanlar da var, ben bu insanlarla beraber bir grup olarak davranmak istiyorum dediğiniz zaman, size hukukî bir statü vermemekle birlikte sizin talep ettiğiniz her türlü kültürel hakka saygı duymaktadır. Yaşadığımız PKK meselesi ve üstelik bir de Kürt meselesinde de bu azınlık kavramı hassasiyet yaratmıştır. Ama burada bir kere daha altını çiziyorum; Kopenhag Kriterleri'ne azınlık hakları konurken, bu kesinlikle Türkiye'ye yönelik bir hedef değildir. Bu özelilikle Orta Avrupa ülkelerindeki bazı sorunlara yönelik konmuştur. Türkiye bu tanımlara kitlenmesin, biraz daha gerçekçi yanaşsın.
'Kültürel haklar' konusunda da farklı tavır ve duruşlar oldu. Kimine göre televizyon yayıncılığı vatanı böler, kimine göre bu tür taleplere sıcak bakanlar hain.. dendi.
Ona da saçma bir yerden yaklaştık. TRT'nin Kürtçe yayın yapması tartışıldı. Bir devlet televizyonu niye Kürtçe yayın yapsın? En azından Kürtçe yayın yapmak isteyenlere devletin negatif müdahale etmemesi lazım. Devletlerin pozitif edim, negatif edim diye bir ayrımı vardır. AB kültürel haklar konusunda devletlerden pozitif edim beklememektedir. Yani herhangi bir şeyi yapın demiyor, sadece "bazı şeyleri yapmayın" diyor. AB, Türkiye devletine hiçbir zaman "siz Kürtçe yayın yapan bir televizyon kurun" demiyor. Ama "Kürtçe yayın yapmak isteyen kişilere de engel olmayın" diyor. Negatif edim talep ediyorlar devletlerden. Ama AB siyasal haklar konusunda Türkiye'den kesinlikle pozitif bir edim beklememektedir; "bugüne kadar yapmış olduğunuz bazı şeyleri, bundan sonra yapmayın" diyorlar. Ekonomik alanda ise pozitif edimler vardır.
İlerleme raporu, pek gündeme gelmedi...
İlerleme raporu çok daha düzenli bir rapor. Aslında Katılım Ortaklığı Belgesi'nden çok farklı değil. 2000 yılına ilişkin düzenli raporun bir özetidir. Yalnız çok detaylıdır. Daha detaylı olması nedeniyle de bazı konularda topluluğun görüşlerini çok daha net ortaya koymaktadır. Mesela MGK konusunda Türkiye'deki sivil otorite–asker arasındaki ilişkiyi çok daha detaylı ele alıp orada pozisyonunu belirtmiştir.
MGK mevcut halinde devam ederken, Türkiye'nin AB'ye üyeliğini istemeyen hem içeride hem de dışarıda güçlü lobiler varken, Ankara ne yapabilir, ne yapıyor?
Bir şeyler yapmak isteyen bir siyasi otorite varsa yapar. Ama ben siyasi otoritenin de, özellikle MHP kanadının bu meseleye hiç de sıcak bakmadığını düşünüyorum.
MHP'nin çekincelerini nereye oturtuyorsunuz?
Sohbetin başındaki çerçeveye oturtuyorum. Yani, ekonomik, siyasal ve mevki rantlarını kaybetmemek için daha rekabetçi ve daha global bir dünyanın üyesi olmak istemiyorlar diye düşünüyorum. Türkiye'de Silahlı Kuvvetler'in konumu da bence bundan farklı değil. Kendimizle iyi yüzleşmemiz ve bir de karşımızdakini aptal zannetmememiz gerekiyor. Başbakan bir demecinde diyor ki: "AB bizden MGK konusunda bir şeyler istiyor. Ama MGK zaten hükümete bir şey dayatan bir örgüt değildir." diyor. Anayasa'yı açıyorsunuz diyor ki: "MGK kararları hükümete bildirilir." Siz bir gazeteci olarak genel yayın yönetmeninize sonunda "Bildiririm" diye mektup yazabilir misiniz? Orası eğer ciddi bir kurumsa anında işinize son verirler. Çünkü bu hiyerarşik ilişkiyi bozar. Anayasa'daki tabirler özenle seçilmiştir. Eğer Anayasa "Kararlar hükümete bildirilir." diyorsa, burada hiyerarşik ilişki çok net ortaya konmuş durumdadır.
Katılım Ortaklığı Belgesi'nde idamın kaldırılması talebi var. Bu talebi de biz Apo merkezli algılıyoruz...
Türkiye bütün bu konuları tartışırken hep bir yerlere takılıyor. Şimdi de Apo'ya takıldı. İdam mevzuunun Apo'yla falan ilgisi yoktur. AB kendi ülkelerinde idamı kaldırırken, 'biz idamı kaldıralım da, Türkiye de idamı kaldırsın ve Apo kurtulsun' diye düşünmedi. İdam cezasının herkesçe çok iyi bilinen sakıncaları vardır. Hiçbir zaman adli hata ihtimalini sıfırlayamazsınız. (Denebilir; Apo konusunda adli hata mı var, ama bu meseleyi Apo'ya endekslemeden düşünmek lazım.) İdam cezasına karşı olanların daha felsefik bir boyutu da vardır; bütün bunlar insan içindir, bir insan öldürerek, insanlara örnek olmak çok ilkel bir şeydir. İdam cezası, uygar dünyada yeri olmayan bir şeydir. Türkiye'de 17 yıldır uygulanmıyor; ama kanunlarda olduğu için hâlâ ölüm koridorunda bekleyen insanlar vardır, bunlara son vermek lazım. Hep örnek olarak ABD gösterilmektedir. ABD dünyanın en modern toplumudur, ama yasalarında idam cezası bulunan ülkeler uygar ülkeler değildir. Modern olabilirler; ama uygar değillerdir.
ABD'den sonra özellikle Fransa parlâmentosunda soykırımı meselesinin gündeme getirilmiş olması ile AB Türkiye'nin üyeliği arasında bir ilişki kuruyor musunuz?
Ben farklı mecralarda aktığını düşünüyorum. Ama Avrupa Parlamentosu'nun tam da Katılım Ortaklığı Belgesi'nin açıklandığı günlerde böyle bir karar alması talihsizlik olmuştur.
Türkiye genel görüntüsüyle AB'ye girmeyi hak ediyor mu; yani bu yönde bir irade ortaya koyuyor mu?
Olaya bu açıdan bakarsak, Türkiye'nin standartları AB standartlarından çok düşük. Onun için hak edip etmemek bağlamında değil de, ben yurttaş olarak Türkiye'nin AB'ye tam üye olması konusunda mücadele vermek isteyenlerden bir tanesiyim. Benim esas mücadele vermem gereken kesim, kesinlikle Brüksel ya da AB Parlamentosu değil, burada esas mücadele Türkiye'nin kendi içindedir. Çünkü, Türkiye'nin kendi içinde çok ciddi ve örgütlü, ama kendini de çok açık olarak ortaya koymayan, AB'ye karşı güçlü bir muhalefet vardır.
AB sürecini olumlayan birey ve toplumsal gruplar bu mücadelede ne yapabilirler?
Önce herkesin AB'nin ne olduğunu öğrenmesi, serinkanlı bakması ve Türkiye'nin en önemli sorununun bu olduğunu, diğer bütün sorunlarının buna endeksli olduğunu düşünerek hareket etmek gerekiyor. Türkiye'nin bütün sorunları AB'ye endekslidir. Türkiye'nin siyasetinin yeniden yapılanması da AB'ye endeksli... Bence Türkiye'nin en büyük projesi AB'ye tam üyelik projesidir. Devlet olarak, toplum olarak atılacak adımların, bu projeyi bir an önce tamamlamaya yönelik olması gerekir.
AB'yi isteyenlerin ve istemeyenlerin argümanları var...
Bu argümanları görünür ve gerçek argümanlar diye ikiye ayırmak gerekiyor. Girmek istemeyenlerin gerçek ve temel argümanı rant kollama kaygısıdır. Ama görünür argümanlar; "Kürtçe televizyon Türkiye'nin milletleşme aşamasında kendisine zarar verir." gibi komik ifadeler vardır. Kıbrıs'ta taviz vermek Türkiye'nin onurunu zedeler, diye bir argüman vardır. Ama nedense Türkiye BM'ye üye 174 ülke arasında insani gelişmişlik kriterinde 85. sırada yer alırken kimsenin bundan onuru kırılmaz Türkiye'de. Çocuk hastalıklarında, bebek ölümlerinde Türkiye dünyanın en kötü ülkeleriyle beraber gözüküyor istatistiklerde, yine bundan kimsenin onuru kırılmıyor...
Ankara AB'ye üyelik konusunda nasıl bir tavır ve kararlılık içinde?
Bu noktada Ankara'yı iyi analiz etmek lazım. Hükümetin içinde bile görünür bir kavga var. ANAP, siyasi hareket olarak kendi geleceğini bir miktar entegrasyon yönünde görüyor. Bu yönde pozisyon almanın kendine siyasi rant getireceğini düşünüyor. DSP'nin özellikle Kıbrıs konusundaki tavrını gördüğüm zaman DSP'nin bir siyasi hareket olarak AB projesine çok sıcak bakmadıklarını düşünüyorum. MHP de benzer bir çizgidedir. AB'ye Türkiye'nin tam üyelik projesi tamamlandığı zaman mesela milli egemenlik kavramında çok farklı bir boyuta gelecektir. Türkiye ileride 15–20 yıl içinde bir Avrupa Federasyonu'nun üyesi olacaktır. Burada, millet, yurttaşlık kavramları bambaşka tanımlanacaktır. Bunlar da MHP'yi ve bundan rant yiyen siyasi hareketleri biraz sarsmaktadır. FP'nin ise bugün AB'ye sıcak duran çizgisinin konjonktürel bir çizgi olduğu görüşündeyim. Siyasi hareketlerin AB gibi köklü projelere bakışlarının kısa bir sürede çok radikal bir değişime uğraması bana inandırıcı gelememektedir. DYP, AB'ye en fazla karşı olan partidir. DYP kentlerde olmayan bir partidir, kentlerde olmayan bir siyasi hareket, bence Türkiye'nin geleceğiyle ilgili olmayan bir siyasi harekettir. Tansu Hanım Gümrük Birliği sürecinde başbakan olduğu için farklı yorumlamıştır; ama bu tür siyasi hareketleri şimdiki liderlerinden bağımsız görmekte yarar vardır. Ne DYP'nin, ne MHP'nin, ne FP'nin ve ne de sosyal demokrat hareketlerin AB entegrasyonu bakışına çok gücenmediğimi itiraf ediyorum.
Peki Türkiye'de bu inisiyatif nasıl el değiştirecek de köklü bir dönüşüm olacak?
Bunu gerçekten bilmiyorum; ama bir Türkiye halkının sağduyusuna, bir de uluslararası konjonktürün Türkiye'yi bir yerlere iteceğine güveniyorum. Artık Türkler iyi yaşamak istiyor.
AB'ye tam üyeliğin toplumsal bir talep haline gelmesi mi, içe dönük dinamikler?
AB üyeliğinin toplumsal talep haline gelebilmesi için Türkiye'nin rant yaratma mekanizmalarının bitmesi lazım. Bu mekanizmaları Türkiye elinde tutuyor. Bu yapılar dururken, örneğin kamu bankaları, Türkiye halkının bir bölümü hâlâ geleceğini ranta bağlayabilir.
|