Makak maymunları ve Televole toplumu
Makak maymunları Televole yaşamların 'giz'ini çözmek için çok önemli ipuçları taşıyor. Bu bağıntıyı keşfeden Hürriyet, anında tespiti yaptı: 'Çok eşlilik bağışıklığı artırıyor!' İşte kurgu harikası bir haber.
Hayvanlar âlemi, insanoğlunun daima ilgisini çekmiştir. Ancak televizyonda yayınlanan belgesel programlar nedense pek izleyici bulmadıkları için yayıncılar bu tür programlara rağbet etmezler. Bu sebepledir ki Televole ülke coğrafyasındaki tüm tepeleri ele geçirmiş durumdadır. Ancak medyanın zihniyetine uygun bir 'hayvanlar âlemi' haberi olduğunda nedense bu gerçek göz ardı edilir ve ayrıntının içinden cımbızlanan kelime ve vurgularla, başka göndermelerde bulunularak sunulur.
Dünkü Hürriyet'in 'Çok eşlilik bağışıklığı artırıyor' haberi de bu türdendi. Hürriyet editörleri, başlıktaki genelleme ile hayvan-insan arasında bir paralel kurguyu da alt-amaç olarak tasarlamışlar sanki. Şu cümleye bakınız: 'Günde 10 ayrı erkek değiştirerek 20 dakikada bir cinsel ilişkide bulunan Makak maymunlarının bağışıklık sistemi de insanlara oranla çok daha fazla güçlü.' İlk etapta, sadece hayvan bilimleri ile ilgilenenleri alakadar edecek gibi görünen haberde, kullanılan kelimeleri seçen gazetecileri ayrıca kutlamak gerek.
Kutlamak gerek; zira, seçilen her kelime, insan-maymun benzeşmesini barındırdığı için Darwin'e destek, oradan da Televole âlemine ince göndermelerde bulunuyor. Kutlamak gerek, zira Virginia Üniversitesi'nin hazırladığı ve bilim dergisi Science'ın yayınladığı haberi günlük bir gazete formatına uydurabiliyorlar. Ve tekrar kutlamak gerekiyor ki, makak maymunları ile Televole yaşamlar arasındaki incecik karbon kâğıdını deşifre ediyorlar.
Sonuç olarak, Hürriyet, bir bilim haberinin etinden, sütünden, yününden ve hormonlarından yararlanarak, bir taşla muhtelif kuş sürüsü vurmayı başarabiliyor. Gözlük gazeteci gözlüğü olunca, mankenler âlemi ile maymunlar âlemi arasında çok fark görmediklerini ele veriyorlar.
Çok affedersiniz!
Af, bir toplumsal uzlaşmadır. Toplum öyle bir aşamaya gelir ki "geleceği" inşa etmek üzere yeni bir sayfa açmak farz olur. İşte o aşamada "geçmiş", bütün günahlarıyla affedilir.
Böyle topyekün bir hesaplaşmada "şunlar olsun, bunlar olmasın" dediğiniz zaman kamu vicdanında yara açmaya başlarsınız. "Niye onlar var, bunlar yok" sorusu sorulur. "Keşke ben de sorsaydım, ben de vursaydım"lar başlar. Yeni suçlulara da davetiye çıkarmış olursunuz.
Af, bu haliyle korkunç bir haksızlık örneğidir.
Basına yansıyan taslaktan, cezaevindeki 70 bin tutuklu ve hükümlü içinden katillerin, çetecilerin, işkencecilerin, soyguncuların, "hortumcular"ın affa uğrayacağı, buna karşın 10 bini aşkın siyasi hükümlü ve tutuklunun af dışı tutulacağı anlaşılıyor.
7 kişinin katili Haluk Kırcı'nın cezası indirilecek, yazı yazmaktan hüküm giyen Oral Çalışlar'ın mahkumiyetine dokunulmayacak.
Manisalı gençlere işkence yapanların cezası ertelenecek, onların işkencesi altında örgüt üyesi olduğunu söyleyip mahkum olan gençler içerde tutulacak.
Soyan, zulmeden, öldüren salıverilecek, konuşan, düşünen, yazan affedilmeyecek. Böyle bir affı vicdana sığdırmak mümkün değildir. Siz bazılarını affetseniz de, bazıları sizi asla affetmez. Afta da, idamda da istisnalara değil, ilkelere ihtiyacımız var.
İdam cezası kaldırılmalı, aftan herkes yararlandırılmalıdır.Toplumsal barışın yolu adalette eşitlikten geçiyor.
Can Dündar / Sabah
Sevgili Rahşanım,
Mehmet Çetingüleç'in uzun bir araştırma sonucu yazdığı "Rahşan" kitabından Bülent Ecevit'in kaleme aldığı bir mektubu Murat Birsel köşesine taşıdı.
Yöneticilik neden güçtür? İnsanları yönetmek çok güç olduğu için güçtür. İnsanlar çok muhteris oldukları için, çok kıskanç oldukları için, çok bencil oldukları için güçtür. Muhterislikleri, kıskançlıkları, bencillikleri, bazen onları, gerçek çıkarlarının bile farkına varamaz duruma getirdiği için güçtür. Düşün ki tek çocukken melek gibi görünen üç yaşındaki bir çocuk, yeni doğan kardeşini kıskanır, yeni doğan da kendinden sonra doğanı. Aralarında alıp veremeyecekleri bir şey bulunmaması gerektiği halde, alanları, konuları bile ayrı olduğu halde, bir kürsünün profesörü, başka bir kürsünün profesörünü kıskanır. Profesör kendi doçentini engellemeye kalkışır. Sonunda er geç emekli olacağını bile bile, biraz daha geç emekli olabilmek için, general generalin ayağını kaydırmaya, hatta bazen o uğurda devleti ele geçirmeye uğraşır. Yaşam savaşı veren kurtuluş hareketlerinde bile, aynı cephenin insanları, birbirlerine oyun oynamaya kalkışırlar.
Bu saydıklarımın hiçbirinin politikacılıkla ilgisi yok. Yalnızca, her alanda olanlar politikacılıkta da oluyor. Ama başka alanlardaki veya başka işlerdeki insanlar arasında olanlar, yalnız o alanlardaki veya işlerdeki insanları ilgilendirdiği halde, politikacılar arasında olanlar bütün toplumu ilgilendirdiği, bütün toplumun dikkatlerini üzerine çektiği için ve daha açıkta olduğu için, onda çirkinlikler daha çokmuş gibi görünüyor. Oysa politikacılar arasında makro düzeyde olanların, üç yaşındaki çocukla yeni doğan kardeşi arasında mikro düzeyde olandan farkı ne? Otellerde Nixon'un yanındaki odayı kapmak için birbirine giren Kissinger'le Haig'in, gördüğü ilgide en küçük bir eksiklik olmasın diye rahmetli Narin Hanım'a, "Nine, kardeşimi sevme, o boklu" diyen küçük torundan farkı ne?
İnsanların doğasında, mayasında var bunlar. İnsanlığı yücelten de güçlendiren de, bir ölçüde doğaya bile egemen kılan da, ama insanlığı insanları ve toplum ilişkilerini çirkinleştiren de, insanın mayasındaki o ihtiras, kıskançlık, bencillik.
Yöneticinin, bu gerçekleri veri olarak görüp, insanları veya toplumu ona göre yönetmesi gerek. Belli bir birleşim veya ölçü içinde bir araya getirildi mi zehire dönüşen kimyasal maddelerden, başka bir bileşim ve ölçü içinde ilaç yapabilmesi gerek. Ama bir katalist gibi, kendi niteliğini değiştirmeden, kendi yönünü yitirmeden, kendi amacını şaşırmadan, unutmadan. Peki biz neden yıllarca iyi yönettik de sonradan iyi yönetemez olduk?... Mehmet Çetingüleç, "Rahşan" (Sabah Yayınları)
|