Yılmaz artık hangi şeritte seyredeceğine karar vermek zorunda!
Son yazımda ANAP Genel Başkanı Mesut Yılmaz'ın "iyi" konuştuğu halde neden yapmadığına dair sorduğum soru "çeşitli çevreler" tarafından cevaplandı.
İster eleştiri kabul edilsin, isterse hem Yılmaz'ın hem de bütün ANAP'ın geçmişte bu ülke için yaptığı hayırlı icraatların hatırına bir nevi yemeğe tuz miktarı katkı kabul edilsin, geniş spektrumlu bir Yılmaz tahlili yapmak adeta bir gereklilik oldu.
Özellikle yakın çevremde Yılmaz'la ilgili politik karakter tahlilleri onun güya irticai çevreleri eleştirmek için kullandığı meşhur "yarasalar" tabiri hatırlatılarak başlıyor. Dindar çevrelerin "Yarasalar" tabirini unutmadığı ortada ve Yılmaz denildiğinde ilk hatırlanılan şey bu kelime. Bir kere Yılmaz'ın bu çevrelerde prim yapması için bu kelimeyi unutturması gerekiyor!
İkinci olarak; bir kere politikada bir değil iki Mesut Yılmaz var. Bunlardan birisi, "devletin bekaası", "Türkiye'nin kendine özgü yapısının icapları", "cumhuriyetin korunması", "rejimin devamı", şifre kelimelerinde ifadesini bulan "korumacı, ama çekingen, defansif" bir kişilik tipi... Halk nezdinde bu vasıfları ile "itici" bir Yılmaz var karşımızda. Zaten bu tarz konuşmaları yaparken sıkılgan ve fakat sert. Adeta bir "gümrük memuru" ifadesi yansıyor yüzüne ve yüz kasları ile "özgürlükler bu kapıdan içeri giremez" diyor.
Bu Mesut Yılmaz tipi ne zaman ortaya çıkıyor: İcraat yaparken, karar verirken...
İkinci Yılmaz ise, insanı merkeze alan, rahat, atak, kendine güvenen ve özgürlükçü. Avrupa Birliği yanlısı ve çok sempatik. Bu Yılmaz daha güzel cümleler kuruyor, daha renkli, daha güzel vurgular yapıyor. Bu tür cümleleri söylerken gözleri ışıldıyor. Genel olarak ağır konuşmasının aksine, bir musiki çerçevesinde akıcı konuşuyor.
Peki hangi Yılmaz daha gerçek Yılmaz? Bunu bilmeme imkan yok, ancak neden bazen birinci, bazen de ikinci Yılmaz gibi davrandığı konusunda bir şeyler söylemek mümkün.
Neden birinci Yılmaz'ı oynuyor: Yapmak isteyip de yapamadığı için, onu çevreleyen yakın çevresinin etkileriyle, ya da "bilmediğimiz dostları"nın tavsiyeleriyle böyle davranıyor. Konjonktür gereği bazen "statükocu maskesi"ni takmak zorunda hissediyor kendini.
Fakat diğer yandan, hayatın şeffaflaşmaya başladığı, beklentilerin netleştiği, toplumsal taleplerin arttığı bu zamanda halk bir lider olarak onun tavrının netleşmesini istiyor. İnsanlar "benden yana mısın, özgürlükçü müsün, yoksa statükocu musun?" diyor. Türkiye'deki kamplaşma sanılanın aksine artık bu mecrada seyrediyor. Böyle bir ortamda hem nalına hem mıhına tavırlar tasvip görmüyor, karşılık bulmuyor. Netlik gerekiyor, ya nalına, ya mıhına...
Peki neden ikinci Yılmaz devreye giriyor bazen: Çünkü vicdanını rahatlatmak için ve her iki tarafı da kaybetmeden elinde tutmak düşüncesi ağır bastığı için.
Adam banka soyar, sonra gider soyduğu paraları fakirlere dağıtır ya işte böylesi bir vicdani rahatlamadan söz ediyorum.
Her iki tarafı da elinde tutma isteği ise, riski sevmeyen yapısından kaynaklanıyor. Her iki tarafa da oynayabilmeyi istiyor, bir tarafa ağırlığını koyup orada oynamıyor. Bu tavır, kişiliği ile bütünleşiyor. Çünkü riski sevmiyor. Ya doğrudan siyasi menfaatleri gerekleri ya da konjonktür gerekleri arasında sıkışıyor. Bu treni kaçırmayayım diyor o trene biniyor, şu treni kaçırmayayım diyor, bundan iniyor şuna biniyor.
Demokrat ve özgürlükçü bir vizyon çizip sonra da devlet memurlarını eşlerinin başı kapalı ya da evinde dini kitaplar okuduğu için veya daha başka saçma sebeplerle işinden etmesini öneren yasa tasarısına destek vermek...
Vatandaşın inancından, dilinden, düşüncesinden korkmayan bir devletten bahseden bir kişinin doğal davranışının "memur tasarısına" destek vermemek şeklinde tecelli etmesi gerekiyor!
Veya 28 Şubat'ın "onbaşısı" olmayı seçmemesi gerekiyor!
Üniversitelerdeki problemlere özgürlükçülük çerçevesinde çözüm bulması gerekiyor!
Aslında cumhurbaşkanlığı adaylığında da öyle yaptı: Ne adayım ne değilim dedi. Demirel'in 5+5 tasarısı için de aynı şekilde davrandı.
Ne aday ne değil, hem hükümette hem muhalefette... Hangi şerit boş olursa ona atlarım düşüncesinde, hep iki şerit ortasında seyrediyor. Gözü açık taksi sürücülerinin araba kullanması gibi davranıyor, iki şeridin ortasında seyrediyor ve hangi şeridi boş bulursa ona atlıyor. Böyle olunca da doğal olarak her iki şerittekiler de "kıl" oluyor! Bu anlayış onu "Ne İsa, ne Musa" konumuna indirgiyor!
n.gonultas@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
07/
11/
2000...
Kongreye bak hizaya gel!
08/
11/
2000...
Üzgünüm; ama Helmut Schmidt haklı!
10/
11/
2000...
MHP, ABD seçimlerine neden ilgisiz?
12/
11/
2000...
Özür dilerim Atam, elektrikler kesildi!
14/
11/
2000...
Yol haritası!
15/
11/
2000...
'Tesettürle mücadele' yolsuzlukla mücadeleden daha hızlı!
17/
11/
2000...
Bitirin şu zulmü, kazanan siz olun!
18/
11/
2000...
"Serserimin ser çavımın..."
21/
11/
2000...
Türkiye'de en kolay şeydir vatan haini olmak!
22/
11/
2000...
Yılmaz güzel şeyler söylüyor, fakat prim yapmıyor, neden?
|