'Son kurban olduk'
Oktay Ekşi, Aktüel'de yayınlanan röportajın başlığında kullanılan "Devlet bizi kullandı" ifadesini kullanmadığını yazdı. "Meğer haysiyet cellatlarının son kurbanı olmak bizim kaderimizmiş." diyen Ekşi, "Mülakatın 'A'sından 'Z'sine kadar, 'Şemdin Sakık olayında devletin basını, bu arada bizi de aldattığını' söylüyorum." ifadesini kullandı.
Ekşi, mülakatın başlığına çıkarılan "Devlet bizi kullandı" ifadesiyle, kendisinin "devlet tarafından kullanıldığı" şeklinde bir imaj oluşturulduğunu belirtti. Oktay Ekşi'nin dünkü yazısı şöyle:
"Dünkü Aktüel Dergisi'nde bizimle yapılmış bir mülakat yayınlandı. Mülakatı yapan meslektaşımız, aramızda geçen konuşmayı hemen hemen aynen aktarmış. Ona bir diyeceğimiz yok.
Ama hem dünkü Sabah Gazetesi'nde yayınlanan bir ilana, hem de derginin kapağında kullanılan anonsa göre biz –daha doğrusu ben– meşhur ANDIÇ skandalıyla ilgili soruları yanıtlarken "Devlet beni kullandı" demişim. Yazının yayınlandığı sayfalardaki başlıklar da şöyle:
"Şemdin Sakık olayında Genelkurmay'ın 'etkin yazar'ı Oktay Ekşi miydi? O 'hayır' diyor ama, İTİRAF da ediyor: DEVLET BİZİ KULLANDI."
Alt başlıklarda ise, "Yeni Şafak yazarı Taha Kıvanç 'o etkin yazarın' Oktay Ekşi olabileceğini yazdı. Çünkü, Sakık'ın ifadeleri basına yansıdığı gün, 'Alçakları tanıyalım' başlıklı en sert makaleyi kaleme alan ilk ve tek kişi Ekşi idi." demişler.
Maksat belli:
Başlıkları ve Sabah Gazetesi'nde yayınlanan ilanı gören, "Vaay be!.. Biz sadece Abdullah Çatlı, Alaattin Çakıcı, Yeşil gibileri devlet kullandı sanıyorduk. Bakın Oktay Ekşi'yi de kullanıyorlarmış da haberimiz yokmuş." diyecek.
O ne demektir?
Devlet veya onun adına birileri bana talimat veriyor –veya rica ediyor– ve ben de onun dediğini yapıyor ve böyle yazı yazıyorum.
Hemen ve burada ilan ediyorum: Bugüne kadar bize kimse böyle bir şey yaptırmaya cesaret dahi edemedi.
Nitekim mülakatın "A"sından "Z"sine kadar, "Şemdin Sakık olayında devletin basını, bu arada bizi de aldattığını" söylüyorum. Bunu yapanları yani basını aldatıp (bu eğer kullanmak kelimesiyle ifade edilirse, kullanıp) bazı meslektaşlarımızı da hedef alan bir yazı yazmama sebep olanları en ağır sözlerle kınıyorum. Esasen daha önce, yani 12 Aralık 1998 ve 28 Şubat 1999 tarihli yazılarımda da Şemdin Sakık olayını örnek vererek basını aldatanları en ağır sözlerle kınamışım.
Bu gerçeği ne iki elinde yağlı karayla ortalıkta dolaşan Taha Kıvanç kod isimli dedikoducu dikkate alıyor, ne de Aktüel Dergisi'nin başlığını atanlar... Tam tersine "Oktay Ekşi itiraf etti" kurgusu üzerine yayın yapmayı, böylece bir ismi daha kirletebilmiş olmanın keyfini sürmeyi gazetecilik sayıyorlar.
Bu meslekte bunca yıl geçirdikten sonra, bu tür tuzakları bize kurmazlar sanıyordum. Nitekim Aktüel'e mülakat verdiğimi bilen arkadaşlarımız beni uyarmışlardı da önemsememiştim.
Meğer haysiyet cellatlarının son kurbanı olmak bizim kaderimizmiş.
'Besle kargayı, oysun gözünü!'
Hürriyet yazarı Emin Çölaşan, savaş sırasında büyük acılar yaşayan ve şu anda da sıkıntıları süren Bosna'yı bir bayanın ifadelerine dayanarak tamamen çizdi. Çölaşan, başörtüsü ile ilgili bu sözler sebebiyle Türkiye'nin yardımlarını da bu ülkenin 'başına kaktı.' İşte Çölaşan'ın yazısı:
''Fazilet Partisi'nin dün Meclis'te iki yabancı kadın konuğu vardı. Kadınlardan ilki Hıristiyan. Adı Tilman Zülch. Meclis'te Fazilet milletvekillerine nutuk atıyor: ''HADEP ve Fazilet kapatılmasın. Necmettin Erbakan gibi siyasetçilerin suçlanması, Avrupa'da aklın alacağı şey değildir... Leyla Zana serbest bırakılsın. Kürtçe resmi dil yapılsın.''
Diğer kadın Müslüman! İsmi Fadıla Memiçoviç. Bosna'dan gelmiş, tecavüze uğrayan kadınların temsilcisi imiş. Sonra o alıyor sazı eline ve Fazilet takımına bakalım ne diyor: ''Kadınlar başörtüsüyle Meclis'e giremiyor ve (türbanla) okuma hakkını kullanamıyorsa, Türkiye AB üyesi olamaz. Böyle bir ülkeye laik değil, terörist ülke denir.''
Vay Bosnalı vay! Birileri bunları Türkiye'ye çağırıyor, yedirip içirip ağırlıyor, ceplerine biraz da dolar koyup bu doğrultuda konuşturuyor. Bunların başında olan ve karşısında neredeyse takla attığımız eski başkan Ali İzzetbegoviç, o ülkede dincilerin başı! Biliyorsunuz, Türk ordusu Bosna'da yıllardan beri bunların bekçiliğini yapıyor ve Bosna hükümeti, şimdi ülkesine gelecek Türk vatandaşlarına vize uygulaması başlatmak üzere. Şımartmanın sonu hep böyle oluyor.
Besle kargayı, oysun gözünü!
SABAH'tan ahlâksız öngörü!
Sabah gazetesinin spor sayfasında Fenerbahçe-G.Saray derbi maçı öncesi bir haber. Başlık: Karen sürprizi. Metin ise şöyle: "F.Bahçeli taraftarlar pazar günkü derbi için seferberlik ilan etti. Sarı-Lacivertlilerin, G.Saray'ın en büyük kozlarından Jardel'in moralini bozmak için çaba sarf edecekleri öğrenildi. Bunun için Jardel'in eşi Karen'in eskiden çektirdiği çıplak pozların yer aldığı dev posterler hazırlatılıyor. Özellikle G.Saray eski açığa hücum ederken bunları açıp Jardel'in moralini bozmayı hedefleyen F.Bahçeli taraftarlar, 'Kaleye bile bakamayacak. Çünkü baktığında posterleri görecek' şeklinde plan yapıyorlar." Anlaşılan bazı ahlaksız fanatikler, bir futbol müsabakasında futbolcuların eşlerinin resimlerini büyük boy olarak bastırıp, tribünlerde teşhir edeceklerini bu gazetenin yazı işlerine önceden haber vermişler.
Milliyet'ten hoşgörü dersi
Fenerbahçe'nin İsrailli futbolcusu Haim Revivo, inancı gereği Yahudi usulüne göre kesilmemiş et yemiyor. Milliyet de dün bu konuya sayfalarında yer vererek Revivo'nun aç kaldığını yazdı.
Milliyet'te yer alan haber metni şöyle: "Yahudi geleneklerine göre, din adamlarının denetiminde kesilmeyen hayvanların etini yemeyen Revivo'nun, Fenerbahçe tesislerinde arkadaşları iştahla beslenirken, kendisi için özel olarak yapılan makarna ya da sebze türü yemeklerle idare ettiği, bu nedenle de büyük sıkıntı yaşadığı öğrenildi. İsrail'de yaygın olan anlayışa göre, Yahudi gelenekleri gereği, eti yenilecek hayvanlar, din adamlarının denetiminde kesiliyor. İsrailliler de bu yöntemlerle kesilen hayvan etlerini pişirip yiyebiliyorlar. Revivo'nun katı dini inançları olmamasına karşın "et" konusuna çok özen gösterdiği, İstanbul'da yaygın olan kebapçılara asla gitmediği, Fenerbahçe'nin deplasman ve kamplarında da aç kalmayı yeğlediği öğrenildi."
Temennimiz Milliyet'in Revivo'ya gösterdiği inanca saygının dini ne olursa olsun inançlarının gereğini yerine getiren herkese, tüm basın camiası tarafından gösterilmesi.
Ya-nıl-tış-lar
TÜRK medyası, gazeteleri ve televizyonlarıyla, ülkedeki havayı tam yansıtamıyor galiba. Belki de, fark edilmeden yapılan çarpıtışlar söz konusu.
Yahut, sadece bazı çevrelerin havası iyi yansıtılıyor da, bunlara ülkenin genel havasıymış gibi görüntü verilince, ya olaylar çığırından çıkıyor ya da halk şaşkınlaşıyor. Örneğin, borsada spekülatif niteliği açıkça belli dalgalanmalar, şamatalı üslupla, sanki ekonomi çöküyormuş gibi bir havaya büründürülündüğü zaman, ekonomiyi sarsmaya kadar varabilecek sonuçlar çıkıyor ortaya. Son günlerde yaşananlar, uzmanların görüşüne göre, dünyanın ta öbür köşesinde, Arjantin'de ortaya çıkan bir bunalımdan kaynaklanmış ve böyle durumlarda hep görüldüğü gibi, zaten kaygan olan dış sıcak para, aynı şey burada da olabilir korkusuyla Türkiye'den kaçmış.
Ama, medyada bir telaş, bir telaş.
Batık bankalar operasyonlarının yarattığı ortamda sıranın kendilerine gelebileceğini sezen ''yarı–batık''lar ve ''kirlenmiş''ler de yangına körükle gitmekten kendilerini alamamışa benzerler. Öyle bir hava estirmek gerekiyordu ki, sanki operasyonlar bütün mali kesimi tedirgin etmiştir ve kovuşturmalarla sorgulamalar durmazsa ekonomi çökecektir. Buna bir de eski devlet başkanının sözleri eklenince, tablo tamamlanmış olmaktaydı. Samsun'da konuşurken, ''Hem serbest piyasa ekonomisi, pazar ekonomisi, liberal ekonomi diyeceksiniz, sonra da bu ülke adamlarını tuttuğu işi yapmış olmaya pişman edeceksiniz; bu olmaz, herkesin dikkatini çekiyorum'' demenin ardından Ankara'da da ''Ülkede soygun falan yok; iş dünyasını ürkütmeyelim, müteşebbisin önünü kesmeyelim'' denince, nazlı piyasa tedirgin olmaz mı?
Böyle durumlarda, medyanın görevi genel olarak yaratılmak istenen yapay tedirginliğe katkıda bulunacak bir üslup mu benimsemektir? Yoksa, yapılanların doğruluğunu ve halkın çıkarlarından yana olan yönlerini gösterip kamuoyunu aydınlatmak mı?
Elbette, tercihin aydınlatma yönünde olacağı söylenecektir. Ama, özellikle bazı televizyon kanallarında tutturulan telaşlı üslup spekülasyoncuların ve suçluluk telaşı içinde olanların ekmeğine yağ sürmüş olmuyor mu? Benzer yaklaşımları enerji konusunda da söyleyebilirsiniz. Gazetelerle televizyonlarda sürekli sözü edilen konu, elektrik tüketiminde darboğazın yaklaşmakta oluşudur. Keban'daki su birikiminin tehlikeli düzeye inmesi gibi haberler de buna tuz biber ekiyor.
Ama, yakın geçmişteki plansızlıklardan ve bütün umutlarını özelleştirmeye bağlamış olan sorumluların savsaklamalarından söz etmeden, son yılların hukuk mücadelelerini tek gecikme nedeni saymak yahut santrallarına sahip çıkmak isteyen işçilerin uyarılarını ve protestolarını haber konusu bile yapmamak, medyaya düşen aydınlatma göreviyle ne ölçüde bağdaşıyor?
Dördüncü, hatta birinci güç olduğu söylenen medya, farkında olmak zorunda ki, yanıltışları yüzünden güç yitiren bir ülkede kendisinin güç kazanması pek de onur verici bir başarı sayılamaz. (Mümtaz Soysal / Hürriyet)
Emekli'nin isyanını da görmediler
Türkiye İşçi Emeklileri Cemiyeti'nin önceki gün geçekleşen 15. Olağan Kurulu'nda iktidar temsilcileri topa tutuldu. Açlık sınırının da altına düşen emekliler kongreye gelen siyasilere haklı olarak isyanlarını sert ifadelerle ilettiler. Bu haberi dün gazetemizin ilk sayfasında fotoğraflı olarak büyükçe anonslanmış bir şekilde okudunuz. Ancak diğer gazetelerin okurları ne yazık ki sizler kadar şanslı değildi.. (Sadece Milli Gazete, Akşam ve Yeni Şafak hariç) Zira 50 bini aşkın memurun dev mitingini görmezden gelen bu gazeteler emeklilerin de isyanını es geçmişlerdi. Bu haber, Hürriyet, Sabah, Milliyet, Star, Radikal, Yeni Binyıl ve Türkiye gazetelerinde bir tek satırlık dahi yer bulamadı. Üstüne basa basa tekrar ediyoruz: Bu haberden söz konusu gazetelerde köşeyazıları dahil bir tek kelime dahi bahsedilmedi.
|