GÜNCEL ANA SAYFAYA DÖNÜŞ

25/11/2000

Dünyada Zaman

Türkiye

Arşiv-Arama

Özel Dosyalar

Ana Sayfa

Haberler

Ekonomi

Dış Haberler

Politika

Kültür Sanat

Spor

Yazarlar

Haber İndeksi

Bölge Haberleri

Diziler

Televizyon

Hodri Meydan

Poli-Diyalog

Millet Kürsüsü

Tüketici Masası

Röportajlar

Fikir Platformu

Medya Analiz

Bilişim

Eğitim

Toplum

Akademi

Hayat

Sağlık

Ulaşım

Otomobil

Açık Şemsiye

İnsan Kaynakları

Reklam

İletişim / Künye



Ali BULAÇ

Arka Plan

Bir çare

"İstanbul Buluşması" adı altında düzenlenen toplantıya katılmak üzere Türkiye'ye gelen BM heyetinin Bosnalı üyesi Fadila Memiçoviç süren başörtüsü yasağı ve diğer düşünce suçlarıyla ilgili olarak şunları demiş:

"Eğer kadınlar başörtülü olarak Meclis'e giremiyorsa Türkiye laik bir ülke değil, terörist bir ülkedir. Başörtüsü takılmasının engellenmesi bir terördür." (Sabah, 23 Kasım 2000.)

Fadila Memiçoviç'in sözleri tabii ki ağır. "Terör yapmakla suçladığı Türkiye"de gösterdiği örnek, seçilmiş kadın milletvekillerinin başörtülerini takarak Meclis'e girmelerinin engellenmesi olayıdır. Bırakın Meclis'te başörtüsü takılmasını, devlet dairelerinde çalışan kadın memurların ve öğrenim hakları engellenen kız öğrencilerin karşı karşıya bulunduğu baskılar toplum üzerine bir kâbus gibi çökmüş bulunuyor. İş o hale geldi ki, bazı okullarda kimlik beyan etmeyen birtakım insanlar, şüphelendikleri kızların saçlarından tutuyor, peruk takıp takmadıklarını kontrol ediyorlar.

Başlangıçta sadece üniversite öğrencilerine uygulanmak istenen yasak giderek genişleyip sokağı ve özel hayatı da içine almaya başladı. Özel hayatın yasak kapsamına alınması, "suçun ferdiliği kuralı"nı da aşarak eşlerin cezalandırılması noktasına geldi. Eşi başörtülü olan bir memur kolaylıkla memuriyetten ihraç edilebiliyor. Bu yetmiyormuş gibi, kadın hakimden "eşinin başı örtülü, üstelik cuma ve teravih namazlarına gittiği tespit edilmiş" diye savunması isteniyor. Artık sadece başörtüsü değil, cuma namazı ve teravih namazı da suç unsurları arasında yer almış bulunuyor." İnsan havsalasının almadığı her normal düşünen insanı hayretlere düşüren bir "ihraç gerekçesi." Demek ki artık, bir memurun kendisi değil, eşi ve eşinin özel hayatı ihracına sebep olan bir suç sayılıyor.

Geçenlerde taziyede iki memurun konuşmasına tanık oldum. Aynıyla vaki olmuş bir konuşma. Biri diğerine diyor ki: "Hamdolsun, ben akşamcıyım, amirim ve herkes benim namaz kılmadığımı, her akşam kafayı çektiğimi bilir. Benim memuriyetten ihracım söz konusu değil."

Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, artık insanlar dinlerinden korkar hale gelmişlerdir. Herkes eskiden "Elhamdülillah Müslümanım" deyip öğünürdü, şimdi "Hamdolsun, benim dinle imanla ilgim yok, akşamcıyım" diyor ve bunu memuriyetinin sağlam bir belgesi olarak öne sürüyor. Çünkü sahiden namazında niyazında olan her memur diken üstünde, atıldı atılacak.

Binlerce insan büyük bir tedirginlik içinde. Yıllarca çalıştıkları devlet dairelerinden atılmakla karşı karşıya. Çoluk çocukları perişan vaziyette kalacak. İşsizlik dizboyu, bunlara şimdi yenileri, hem de binlercesi eklenecek. İşlerini kaybedenler, okullarından uzaklaştırılanlar, çoluk çocuğunu nasıl geçindireceğini bilmeyenler. 20 yılını memur geçirmiş bir insan, işten atılırsa ne yapar? Aç kalır.

Korku içinde yaşayan geniş insan kitleleri. Herkes mutsuz ve gelecekten umudunu kesmiş durumda. Üstelik inançlarından dolayı görevlerinden ihraç edilecek olanların haklarını arayacakları hiçbir merci bırakılmıyor. Çünkü mesela HSYK'dan çıkacak kararla ihraç edilerek 7 hakim için tıpkı YAŞ kararlarında olduğu gibi yargı yolu kapanıyor.

Eğer devletin resmi belgelerinde "Cuma ve teravih namazına gitmek suç" olarak yer alıyorsa, bu, sadece kamu yönetiminde görev alacak insanların niteliği ve formasyonları açısından değil, bizzat yönetimin kendisinde çok ciddi tehlike işaretlerinin belirmesi açısından da önemli bir konudur. Kamuda görev almak için, kişinin kesinlikle hem sosyal ve kamusal hem özel hayatında "din-dışı" bir kişilik profiline sahip olması şartı aranıyor. Bundan böyle bir memurun veya memur adayının akşamcılığı, zamparalığı, helal haram bilmez tutumu ve hatta inançsızlığıyla ün yapması onun liyakat ve ehliyetine delil sayılacaktır. Buna giderek "din-dışı vasıf" yanında "din-karşıtı tutum" da eklenebilir. Böylelikle şu veya bu düzeyde dinle hiç ilgisi olmayan, hatta dine karşı görevlilerden müteşekkil bir devlet yönetimiyle yüz yüze gelmiş olacağız. Bunun 1930'ların Stalin dönemi Sovyet sisteminden bir farkı olmayacaktır.

Akşamcılara ve inançla her türlü bağını kesmiş insanlara -herhalde bunların en makbulu ateistler olur- bırakılacak bir yönetim sonunda yozlaşır, asıl o zaman rejim tehdit altına girer. Bu gidiş artık, "Şu veya bu ideolojik grubun devleti tehdit etmesi" gerekçesinden çıkmış, neredeyse bilinçli bir şekilde inanca karşı bir tutuma ve halkın dini hissiyatına karşı sistemli bir arındırmaya dönüşmüştür. Buna bir an önce çare bulmak gerekir. Bu çareyi de bulacak olan Meclis'te görev yapan milletvekilleridir.


a.bulac@zaman.com.tr


@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @



Yazarımızın en son yazıları

02/ 11/ 2000... FP'ye merkez sağ
04/ 11/ 2000... FP'nin piramidi
07/ 11/ 2000... 'Başarısızlığın İslamîleştirilmesi'
09/ 11/ 2000... Merkez nedir?
11/ 11/ 2000... Yenilikçiler ve statüko
16/ 11/ 2000... Güzel ölüm
18/ 11/ 2000... Keskin viraj
21/ 11/ 2000... Dil, Kürtçe Tv
23/ 11/ 2000... Banka boşaltanların affı


| Ana Sayfa | Haberler| Ekonomi | Dış Haberler | Politika | Kültür Sanat | Spor | Yazarlar | Haber İndeksi | Hodri Meydan |

Copyright © 1995-2000 Feza Gazetecilik A.Ş. / Çobançeşme Mh. Kalender Sk. No: 21  34530 Yenibosna / İstanbul
Tel:
+90 (212) 639 34 50 (pbx)  Fax: +90 (212) 652 24 23  e-posta: zaman@zaman.com.tr
Bu site Zaman Gazetesi Internet Servisi tarafından hazırlanmaktadır.