
Ermeni düşmanlığı rant getiriyor
Toplumda Ermeni düşmanlığından rant sağlayanlar var ki, her türlü dengeyi yitirip inanç ve akademik değerleri harcar, her taşın altında azınlıkları görürler. Rab, iyilik tohumlarının ürün vermesini ister. Çocuklarımız dostluk ve kardeşlik içinde büyümeli, onlar nefret tohumlarıyla zehirlenmemeli... Bu mukaddes günlerin hayırlara vesile olmasını diliyorum. Yüce Allah'ın tüm inananları ziyadesiyle bereketlemesi, dualarımızı kabul etmesi, tüm insanlığı takva yolunda aydınlatması, melekûtunun ümidiyle yaşayanları ruhani gayrette ve inayetlerinde artırması için dua ediyorum. Hepimizin Yaradan'ı olan Tek Allah'a imandan, topluca dua etmekten daha güçlü bir diyalog var mıdır?
Bütünü taşıyan parçalar
Türkiye toplumu, 'toplum' kimliğini kazanan her yapı gibi bir bütün. Bu bütüncül yapı, küçük–büyük parçalardan inşa edilmiş bir desen. Türkiye'de bütünü meydana getiren parçaların birliktelik motivasyonunu sağlayan iki temel unsur hemen zikredilebilir; tarih ve yaşam diyaloğu. Toplum varlığının sürekliliği için; ortak sezgi gücüyle, bütün parçalarını, bütün renklerini, çizgilerini 'öyle', 'olduğu gibi' kabul ederek, 'dönüştürme', 'asimile etme', 'tek tipleştirme' eylemine düşmeden önemsemek ve bu önemsemeyi de her rengine, her desenine, her çizgisine, her parçasına hissettirmek zorundadır. Tek renk, tek çizgi.. toplumu hayattan, iddialı duruştan, dinamizmden düşürür. Kimi zaman da daha felsefî bakarak, farklılıkları ontolojik bir gereklilik olarak görmek gerekir. Türkiye, kendi enerjisini üretecek kadar farklılığa sahiptir. Bu farklılıklar, birliktelikten, bütün içinde 'anlamlı durmaktan', bütüne aidiyetle birlikte kendi başına da bir değer ifade edebilmekten yana bir sıkıntı yaşamazlarsa, büyük toplum her zaman kazanır. Kendi başına da anlamlı duran her parça büyük topluma katkı yapabilecek bir donanımı da üretir. Yeter ki, büyük toplum, parçaların iradî birlikteliklerine halel getirecek hatalar yapmasın. Toplum, inşa edilmiş, inşa edilmekte olan ve sürekli inşa edilecek bir yapıdır. Küçük–büyük parçaların inşa eylemine katılmaları kendilerini o toplumun vazgeçilmez birer unsuru olarak görmeleriyle ilintilidir. Türkiye, şimdilerde bu inşa eylemini hız vererek yeniden ele alıyor AB üyeliği süreciyle birlikte. Peki ama bütünü oluşturan parçalarını da kendine dinamizm kazandıracak bir ölçekte mi ele alıyor? Bütününü taşıyanın parçalar olduğunu unutmayalım.
Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, yakından tanıdığım ruhanî bir lider. Bu ruhanîlik içinde onun bir de entelektüel kimliği var. Aklı ile gönlü yarış halinde. Türkiyeli olmayı, büyük toplumun bir parçası olmayı önemsiyor ve bunu her fırsatta dile getiriyor. Sıkıntıları var bu parçanın da. Ama bu birliktelik bir yaşam diyaloğuna dönüşmüş, vazgeçilmez. Türkiye Ermenilerinin başında bu seviyede, gönlü ve fikri derin bir insanın bulunmasını küreselleşen dünyada Türkiye için önemli bir faktör olarak görüyorum. Umarım bizi yönetenler de öyle görürler.
Mesrob II, ruhanî kimliğinin ötesinde pek söz etmiyor. Hatırımı referans yapıp biraz zorladım kendisini. Daha çok siyasî içerikli sorular sordum. Çünkü bütünü ilgilendiren konuların parçayı da ilgilendirdiğini düşündüm. Onun için cevap bekledim sorularıma.... (Mehmet Gündem)
Türkiye'nin AB sürecini nasıl değerlendiriyorsunuz?
"En geç dört yılda gireriz, bu iş tamam" derken, şimdi birdenbire sorgulama havasına girilmiş gibi. Ülkenin AB'ye girmesini çoğunluk istiyorsa da entegrasyonu istemeyenler daha bir belirginleşmeye başladı. Sanırım Kopenhag ve Maastricht kriterleriyle Katılım Ortaklığı Belgesi'ne uyum süreci belirleyecektir.
AB üyeliği, Türkiye için ne anlam taşıyor?
Dünya küreselleşme sürecine girdi. AB üyeliği de bu süreç içinde Türkiye'nin Atatürk inkılaplarına uyan bir blokla bütünleşmesi açısından anlam kazanıyor. Gerçekten de Türkiye'nin, dünyanın en gelişmiş dört ülkesinin de yer aldığı AB'ye girmesi her açıdan bir sınıf atlaması olacak ve etkinliğini büyük ölçüde artıracaktır. Türkiye, Tanzimat'tan bu yana zaten yüzünü Batı'ya dönmüştür. Bir buçuk asırlık evrim Türkiye'yi doğal olarak AB üyeliği kapısına getiriyor. Bu, tarihî bakımdan da anlaşılır bir evrim. Gayet belli bir sancı da söz konusu. Bir yandan AB'nin sağlayabileceği çıkarlardan hiç mi hiç vazgeçmek istemeyen, ancak öte yandan ülke çoğunluğunun da beklediği bir dizi olumlu değişimi, intibak uğruna olsa bile, istemeyen çevreler var.
Avrupalılık nedir, Avrupa; siyasal, kültürel ve coğrafî olarak nelere tekabül eder?
Avrupalılık, Rönesans'tan başlatırsak, şöyle özetlenebilir: Hümanizmin geliştiği bir çevrede, feodal anlayıştan kurtulup, değerlerin karşılıklı anlaşmaya dayalı sosyal uzlaşmalarla belirlendiği bir toplum modeli. Siyasî olarak, Avrupa sanayi devrimini yaparak bilgi çağına girmiş, çağdaş demokrasilerin topluluğu görünümünde. Coğrafyaya gelince, gerçekte bu yaşlı kıtayı oluşturan Avrupa'nın sınırlarını belirlemek kolay değil. Bir yandan Kıbrıs ve İsrail'in, diğer yandan Ermenistan ve Azerbaycan'ın aday oldukları düşünülürse coğrafî kesin sınırlar koymanın imkânsızlığı görülebilir. Avrupa, ABD'den sonra ekonomik yönden ikinci bir dünya gücü olmaya aday, kültürel olarak ise çağdaş kültürün en önemli odaklarından biri.
AB Türkiye için tek alternatif midir, yoksa alternatifler arasında önemli bir alternatif midir?
Hayatta hiçbir şey alternatifsiz değildir. Ama daha doğru olanlar elbette vardır. Bu, değer yargılarınıza, çıkarlarınıza ve amacınıza bağlıdır. AB'nin Türkiye için tek alternatif olmasını kimse kabul etmiyor. Sorun şu; Tanzimat'tan bu yana geçen 150 yıl içinde devamlı Avrupa'ya yaklaşmaya çalışan Türkiye'nin AB'ye nasıl sırt çevirebileceği? Bu doğal süreç tersine çevrilebilir mi? Alternatifleri buna verilecek yanıtta aranmalıdır.
Azınlık kavramına AB sürekli vurgu yapıyor. Sizin, yani Türkiye Ermenileri için Türkiye'nin AB üyeliği ne anlama geliyor?
Türkiye Ermenileri için Türkiye'nin AB'ye entegrasyonu, Türkiye'deki demokrasinin gelişmesi bakımından önemli. Demokraside ilerlemiş bir Türkiye'de Türkiye Ermenileri anayasal haklara daha yakın olabileceklerine, anayasal vatandaş olarak da sorunlarının büyük kısmının çözüleceğinden yana görüş içindeler. Sonra AB'nin bu konuya niçin vurgu yaptığına bakmak lazım. Herhalde Türkiye'de yaşayan azınlıklar başvurduğu için değil! Sonra azınlık derken neyin kastedildiği de önemli. Lozan grubu mu? Lozan–dışılar mı? Devletimiz Lozan'ın belirttikleri dışında Türkiye'de azınlık yoktur, diyor. Peki, Diyanet İşleri Başkanlığı'nın düzenlediği dışındaki bir dine veya mezhebe ait olanlar ne olacak? Onların da aynı anayasanın çatısı altında özgürce yaşamalarına, ulusu oluşturan diğer unsurlarla birliktelik ve dayanışma içerisinde kendilerini özgürce ifade etmelerine olanak sağlanmamalı mı? Cami ile kilise, kiliseyle havra arasındaki hak bazındaki ayırımlar kalkmamalı mı? Batı'nın bugünkü uygulamalarına bir göz attığımızda ne görüyoruz? Zayıf durumdaki azınlıkların kendi kültürlerini, dillerini tam anlamında devam ettirebilmeleri için, özel ilgi gösteriliyor, daha fazla yardım sağlanıyor. Ama ben bu girişimleri ülkemizde AB bağlamında değil, Türkiye'nin kendi sosyal, hukukî ve idarî yapısı içinde görmeyi düşlüyorum. Ermenilere ve Hıristiyanlara karşı kin ve düşmanlık içermeyen ders kitapları pekala yazılabilir, değil mi?
Katılım Ortaklığı Belgesi'ne Türkiye sert tepki gösterdi ve 'kabul edilemez' dedi. AB, Türkiye'yi içine almaya hazır mı, yoksa bunlar bir tür reddetmenin başka ifadeleri mi? Ya da Türkiye AB'ye henüz hazır değil mi?
Türkiye demokrasisi gelişim sürecindedir. Bazen yerinde sayıyor. Bazen iki adım ileri, bir adım geri misali. Bu süreçte hayli zorlukları var Türkiye'nin. Şimdi de AB'ye entegrasyon, zor çözümlü sorunların altını kalın kırmızı kalemle çiziyor. Türkiye AB'ye üye olmak istiyor; ama AB'nin standartlarını soyut olarak kabul ettiği halde, somut olarak bu standartlara harfiyen uymak zor geliyor. Türkiye AB üyeliğine şu anda hazır değilse bile, zorlukların aşılarak halledilebileceği hem Türkiye hem de AB tarafından kabul ediliyor.
Siz ruhanî bir kimliğin yanında bir de entelektüel kimlik taşıyorsunuz. Din ve dinî hayatla ilgilendiğiniz kadar felsefî düzeyde politik hareketleri de gözlemlediğinizi biliyorum. Onun için soruyorum; Avrupa üyesi bir Türkiye yeniden nasıl tanımlanabilir?
Demokrasi ve sosyal yönleri güçlenmiş istikrarlı bir Türkiye'yi AB'de görmek kimseyi şaşırtmaz. Bu açıdan sosyal engebeleri olabildiğince azaltılmış, asgari yaşam standardını en yoksul insanına götürebilmiş bir Türkiye... Sosyal dengenin demokraside kök salıp, serpilebilmesi de Türkiye'nin gerçekten laik bir ortamı hazmetmesine bağlıdır.
AB yolunda Türkiye'nin sizce yapısal sıkıntıları nelerdir?
AB'ye uyum yolunda başlıca sıkıntılarımız eğitimsizlik, gelir dağılımındaki uçurum, hukuki sorunlar, yasaların güncelleştirilmesindeki tıkanıklık ve herhalde bu gibi şeylerdir... Ayrıca ırkçılık kokan aşırı milliyetçilik yerine gerçek, üretken, temiz, özverili, insan haklarına saygılı bir yurtseverlik anlayışına ihtiyacımız var.
Katılım Ortaklığı Belgesi'nde AB "azınlıkların kültürel hakları" konusunda birtakım açılımlar istedi. Türkiye Ermenileri olarak sizin bu bağlamda sıkıntılarınız var mı?
Olmaz olur mu?
Nelerdir?
Olmasına var da, bu konunun, tekrar ediyorum, KOB veya AB bağlamında ele alınması, vatandaş duyarlılığı ile yaklaştığımızda, bize sıkıntı veriyor. Yabancıların bu konularda Türkiye'ye yol göstermelerini garipsiyoruz; Türkiye kendi iç dinamiği ile tüm vatandaşlarını kucaklamalı ve onların sorunları neyse onları halletme yoluna gitmeli. Dil ve din kültürün en önemli unsurlarıdır. Dünyanın üzerinde nerede yaşarsanız yaşayın, dilinizi ve dininizi yaşatabilirseniz, kültürel kimliğiniz devam eder. ABD'ye baktığımızda, Çinli'sinden Türk'üne, Ermeni'sinden Rus'una, Habeş'inden Latinosuna kadar her azınlık grubunun kendi dilini, geleneğini, dinini ve adetlerini öğrenme, yaşatma, yeni kuşaklara aktarma açısından her türlü özgürlüğü olduğunu görüyoruz. Hatta bu işlere verilen bağışlar da vergiden muaf. Bazıları başarılı, bazılarıysa yeni vatanlarında kültürlerini yine de zor ayakta tutuyorlar. Her halukârda, kimse ABD yetkililerini suçlayamıyor; çünkü fırsat eşitliğini tesis etmişler. Bizde ne yazık ki öyle değil. Dilini, dinini öğretemezsin, kağıt üzerinde herkes eşit olsa bile, unutma her fırsatta hatırlatırım sana benim resmi tercihim bu din ve bu mezheptir, deniliyor ve resmi tercihin resmen kayırıldığı düzenlemeler yapılırken, diğerlerini dışlayıcı ya da yaşamlarını zorlaştırıcı gizli kararnameler ya da mevzuatlar silsilesi yaratılıyor.
Örneğin?
Örneğin, 1936 beyannamesi ve buna bağlı olan bir sürü sıkıntı. Yani, biraz ayıp olmuyor mu? Gayrımüslim vatandaşların dinî, içtimaî ve hayrî hayatını zehir eden bu uygulamayı Türkiye bugün ne kendi vatandaşları ne de uluslararası camia önünde samimiyetle savunamaz durumdadır. Arzu ettiğim zaman malımı mülkümü hastaneme, kiliseme ya da patrikhaneme vasiyet etmeme nasıl karışabilirsiniz? Yok, yasak, olmaz, nasıl diyebilirsiniz? Bu ne biçim vicdandır? Okulunu, kiliseni açık tutmana lütfen izin veriyorum, ama öğretmen ve rahip yetiştirmen için bir okul açmana izin yok, nasıl diyebilirsiniz? Kadıköy'de oturuyorum diye, Kumkapı'daki kilisede ibadete katılmama, orada hizmet vermeme, seçip seçilmeme hangi vicdanla engel koyarsınız? Türkiye'deki Ermenilerin niye bir sivil ve cismani oluşumu yok? Yanlış anlamayın, ama laiklik var dediğimiz bir ülkede ben bir ruhani olarak mecbur muyum sizin bu gibi cismani ya da siyasal sorularınızı yanıtlamaya? Bir patriğin sivillerden oluşan bir danışma kurulu oluşturmasına neden izin verilmez? Ermeni cemaati niye bir iki tane çocuk kreşi açamaz? Niye fakir çocuklar ya da dövülen kadınlar için sığınak yurtları açamaz? İşte bu gibi sıkıntılarımız yok dersek, riyakârlık etmiş oluruz. Yani, her yaşayan toplum ve canlı gibi Türkiye Ermeni cemaatinin devlet yetkilileri tarafından yıllardan beri sümenaltı edilen pek çok sorunu var. Ve ne yazık ki, bu sorunların çoğu azınlık hakları ile ilgili değil. Bu sorunlar azınlıklara ve onların kurumlarına çoğunluğa tanınan hakların tanınmamasından kaynaklanıyor.
Türkiye devleti ve Türk toplumu siz Ermenilere azınlık muamelesi yapıyor mu, ne şekilde bu karşınıza çıkıyor, varlığınızı nasıl etkiliyor?
Toplumda her türlü insan olduğu için azınlık muamelesi yapan da var, yapmayan da. Gerçek Müslüman inananlar ya da eğitim düzeyi yüksek kişiler genellikle hoşgörülü oluyor. Tabii bir de Ermeni düşmanlığından rant sağlayanlar var ki, her türlü dengeyi yitirip inanç ve akademik değerleri harcar, her taşın altında azınlıkları görürler. Böyleleri de vardır. On banka hortumcusundan biri Yahudi ise, manşetten o geçilir, mesela. Sonra, suç ve terör örgütleri toplumla bütünleştirilebilir mi? Ya da, bir toplumun tümü terörist ilan edilebilir mi? Asala döneminde medya bunu yapmadı mı? Daha birkaç yıl önce OHAL valilerinden biri PKK ile Ermenileri özdeşleştirmedi mi? Uzağa gitmeye gerek yok, daha geçen hafta TRT programlarından biri aynı iddiayla kamuoyunu aldatmıyor muydu? Bu olumsuz yakıştırmalar sonucunda patrikhanemize bile tehdit, tahkir ve küfür dolu mesajlar ulaşmaktadır. Üzülmeyelim mi?
Soykırımı meselesine bakışınız nedir?
O meseleye ağustos ayından beri birkaç defa değindim; bu konunun taraflarca, yani Türkiye ile Ermenistan arasında birlikte götürülecek bir çalışma sonucunda üstesinden gelineceğine inandığımı, üçüncü ülkelerin bu konuda yaptıkları girişimlerin bugüne kadar bir sonuç vermediğini söyledim. Türkiye Ermenileri olarak bu sorunu bizim çözmemiz beklenmemeli ve biz de taraf olarak gösterilmemeliyiz. Esasen bu görüşüm Sayın Cumhurbaşkanımız tarafından da dile getirildi. Ancak bu konuda gördüğümüz kadarıyla hiçbir ilerleme kaydedilmedi. Bunun artık sorun olmaktan çıkarılması gerekiyor.
Cemaatinize bu konuda ne tür telkinleriniz oldu?
İman, ümit ve sevgi, özellikle sevgi, her türlü acılık kökünü kalplerden temizleyebilir. Rab, iyilik tohumlarının ürün vermesini ister. Çocuklarımız dostluk ve kardeşlik içinde büyümeli, onlar nefret tohumlarıyla zehirlenmemeli...
Konunun tartışma platformunu doğru buluyor musunuz?
Bu olayın tartışma platformu ancak eşit ve özgür şartlarda Türk ve Ermeni tarihçilerinin yarattığı forumlar olabilir. Tek taraflı "forum" netice vermez.
Soykırımı iddialarının uluslararası politik arenada bir 'politik malzeme'ye dönüştürüldüğünü, Ermenilerin de bu konuda kullanıldığını, provoke edildiklerini düşünüyor musunuz? Ermenilerin hakkını savunmak mı, Fransa'nın görevi? Varsa bir sorun bunun 'taraf olmayanlarca' gündeme getirilmesi sizi rahatsız ediyor mu?
Konunun uluslararası siyaset arenasında çekişmeleri ve çıkar kavgalarını içerdiği apaçık ortada. Taraf olmayan parlamentoların konuyu gündeme getirmelerinden dolayı rahatsızlık duyduğumuzu birçok kez ifade ettik. Ben şahsen, ilke olarak, bu konuda daha fazla bir şey söylemeyi bir din adamı olarak doğru bulmuyorum, çünkü politik analiz görevlerim ve yeteneklerim dahilinde değil. Şu kadarını söyleyebilirim ki, küçülen dünyamızda herkes her şeyi öğrenebiliyor. İstanbul'da üç Ermenice gazetemiz yayınlanıyor. Ayrıca sorunlara zaman zaman değinen ulusal medyamız var. İnternet vasıtasıyla bu gazeteleri binlerce insan anında izleyebiliyor. Gerek azınlık gerek diğer ulusal sorunlarımız böylece diğer platformlarda her zaman gündeme getirilebilir.
Ermenistan ile Türkiye arasında bu süreçte kendinizi nasıl ve nereye ait hissediyorsunuz?
Türkiye'ye, kişisel yaşam, aile bağları, geçmişim, toplumsal değerler, hatta güzel sanatlar, terbiye ve damak tadı açısından. Ne bileyim, İstanbul işte... İstanbulluluk diye bir şey var. Burası burada doğan herkes gibi benim için de, Anadolu'yu da içine almak şartıyla, 'Anavatan' yani. Ermenistan'a da, Ermenicede 'Atavatan' deriz. Türkçede böyle bir söz yok tabii. Ermenilerin aydınlatıcısı sayılan Aziz Kirkor'un makamı olan Eçmiyazin Patrikliği, onun 13 yıl işkence çektiği ve bugün manastır olan Horvirap zindanı, Ermeni yazısını icat eden Aziz Mesrob'un mezarı ve daha birçok tarihî ve dinî ziyaret yeri, ki tüm Ermeniler için çok önemlidir hepsi de, bugünkü Ermenistan topraklarında bulunuyor. Ermenistan halkıyla dinî bağımız, soy bağımız da var. Öyle ki, Ermenistan da anavatanımız kadar kalbimize yakın. Bu iki ülkenin her alanda barışık olması da bizim en büyük temennimiz. Yoksa kendimizi iki sevgiliden birini tercih etme zorunluluğu gibi kahreden bir vaziyet içinde buluveriyoruz. Hem Ermeni hem Türk can dostları olan bir insan başka nasıl hissedebilir ki? İnsanları rengine, dinine, diline, kültürüne göre fişlemeye alışmış sabit fikirli katı ve duyarsız robotlar, ki bunlara her ülkede rastlamak mümkün, istiyor diye, ille de insanlar ve yaşadıkları ülkeler arasında ayırım gözetmeye mecbur muyuz? İnsana insan olarak yaklaşamaz mıyız?
Gayrimüslim olduğu için Ermenilerin yerel ve ulusal bazda kamu hizmetlerinden mahrumiyetleri söz konusu mu?
Eğer Ermeni kökenli vatandaşlar belli bir yörede sayıca çoksa, siyasi partiler kendi görüşlerine yakın buldukları Ermenileri yerel yönetimin farklı kademelerine aday gösterebiliyor. Belediye başkanı vekili, yardımcısı, danışmanı ya da belediye meclisi üyesi Ermenilere rastlamak mümkün. Bu, son iki–üç seçim döneminde görülen bir şey tabii ki. Ulusal bazda ise, 1962'den bu yana Ermeni kökenli TBMM milletvekili hiç olmadı. Hiçbir azınlık mensubuna, eğitim alanı dışındaki herhangi bir kamu hizmetinde görev verilmemekte. Bu konuda yazılı yasaklar olmamakla birlikte, uygulama bu yönde.
Prof. Dr. Baskın Oran, "Ermeni Cemaati, bu ülkede, asimile olmadan entegre olmak için mücadele veriyor." diyor. Nedir bu mücadele?
Yıllarca Varlık Vergisi, 6–7 Eylül olayları, 1964 sürgünleri ve nihayet az önce belirttiğim Asala ve PKK suçlamaları nedeniyle oluşan göçler Türkiye'deki Ermeni nüfusunu büyük ölçüde azalttı. "Vatandaş Türkçe konuş" ve benzeri kampanyalar Ermenileri asimile olmaya zorladı. Ermeni cemaati bugün Türkiye'deki çoğunluk gibi eşit koşullarda fakat asimile olmadan, yani kendi dilini, kendi dinini ve kendi kültürünü koruyarak yaşamak istiyor.
Patriklik seçimlerinde şahsınız aleyhine bir hava oluşturulmaya çalışılmış, hatta bu devlete mal edilerek "Devlet, Mutafyan'ı Türkiye Ermenileri Patriği olarak tanımıyor, tanımayacak" denilmişti. Patrik vekili olduğunuzda da konu aynı şekilde ele alınmıştı. Fakat siz Patrik seçildiniz ve bir problem de olmadı. Bu süreçte neydi asıl problem? Karizmatik, entelektüel bir ruhaninin bir grubun çıkarlarına dokunması mıydı yoksa?..
Bunlar artık geride kaldı. Şimdi ileriye bakalım. Neyin ne olduğunu elbet tarih bir gün belgeleriyle yazar. Patrikliğim dönemi de bizden sonrakiler tarafından incelenir.
Devletle ilişkileriniz nasıl?
İlişki açısından bir sorun çok şükür yok. Herkes çok alicenap. Ama sorunlarımıza da çözüm getiren yok.
Siz patrik seçildikten kısa bir süre sonra Dünya Ermenileri Patriği vefat etti. Bu sırada sizin de o makama seçilecekler arasında adınız geçti. Dünya Ermenileri Patriği olmayı düşündünüz mü?
Geçen seneydi o. Bir kere patrikler tüm episkoposlar arasından seçilir. Aday olma gibi bir şey söz konusu değildir. Ben aday olmadım, ancak Kudüs Patrikliği, Avrupa ve Amerika'daki bazı başpiskoposlar beni aday gösterdiyseler de, sonuçta ben kabul etmedim, ve desteğimi Hataylı Başpiskopos Nerses Bozabalyan'a verdim. Ancak bir başkası seçiliverdi. Biz de kabullendik.
Benim çok tuttuğum, sizin de sık kullandığınız bir kavram var; 'Yaşam diyaloğu'. Siz nasıl dolduruyorsunuz bu kavramın içini?
Birlikte aynı havayı solumak, aynı bölgede yaşamakla doğal olarak başlıyor. Komşuluk ötesi bir şey. Önceden hesaplanmadan başlayan doğal bir iletişim söz konusu. Farklılıklar olsa da, ortak paydayı bulma yolunda kararlılık. Anlamanın, anlaşılmanın o kadar zor olmadığını kanıksamak. Birlikte üzülmeye, birlikte sevinmeye başlamak. Hatta dogmalar katılığını aşarak, kendi özünden bir şey yitirmeksizin, birlikte dua etmek, Tek olan Allah'a hamd etmek. Ramazan'a giriyoruz. Ermenilerin kilise takvimine göre de Mesih'in Kutsal Doğuş Bayramı'na hazırlığın önerildiği Hisnak dönemi. Bizde de dua, perhiz, oruç ön planda. Bu mukaddes günlerin hayırlara vesile olmasını diliyorum. Yüce Allah'ın tüm inananları ziyadesiyle bereketlenmesi, dualarımızı kabul etmesi, tüm insanlığı takva yolunda aydınlatması, melekûtunun ümidiyle yaşayanları ruhani gayrette ve inayetlerinde artırması için dua ediyorum. Hepimizin yaradanı olan tek Allah'a imandan, topluca dua etmekten daha güçlü bir diyalog var mıdır? Ruhani hayatta bile dinlerin diyaloğuna inanıyorum, farklı dinlere mensup iki insanın ruhani anlamda da bir yaşam diyaloğuna girebileceğine inanıyorum. Ben çocukken Trakya'nın Karadeniz kıyısındaki Midye köyünde, arkadaşım Ahmet'in evinde aile üyeleriyle birlikte oruç tuttuğumu, iftara katıldığımı, sahura kalktığımı hatırlıyorum. Bunlar çok özel anılarım.
Geçen yıl ikincisi olmuştu. Müslüman dostlarınıza iftar yemeği vermiştiniz. Bu yıl üçüncüsü olacak mı? Bu iftarlar bir gelenek halini alacak mı? Biz Müslümanlara iftar sofrası hazırlamakla, iç dünyanızda bunu nasıl anlamlandırıyorsunuz?
Ben çocukluğumdan beri davet edildiğimde iftar sofralarına katılırım. Patrik olduktan sonra bu biraz zorlaştı. Özellikle toplu ve kalabalık iftar davetleri çoğaldığında, nereye gideceğinizi şaşırıyorsunuz. Bu sefer Patrik taraf tuttu, ona gitti, bize gelmedi diye düşünebiliyorlar. Bu yüzden kendim gitmek yerine, artık dostlarımı ben iftara davet ediyorum.
Bu yıl da davetli miyim?..
Soruyor musun?..
|