Azerbaycan'da depremi yaşamak
Geçen hafta Azerbaycan'daydık. Depremi Bakü'deki Karabağ Şehitliği'nde yaşadık. Birden bire ayaklarımız altındaki zemin canlanmaya, beşik gibi sallanmaya başladı. Her tarafta panik havası vardı. Hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği mahşeri bir anla bir kez daha karşı karşıya kaldık.
Geçtiğimiz haftanın bir kısmını Azerbaycan'da geçirdim. Yeni temsilcimiz Enes Cansever'in Bakü Bürosu'nda göreve başlaması ve matbaamızın yer sıkıntısından dolayı Bakü'de bulunuyordum. Bakü, oldukça ileri altyapısı, yeşil alanları geniş caddeleriyle bir başkent olmanın farkını fark ettiriyor. Bu başkentte Zaman Gazetesi'nin yanı sıra STV ve Burç FM de yayın hayatına yerinde devam ediyor. Burç FM, Azerbaycan'da en fazla dinlenen radyo. STV ise en fazla izlenen Tv'ler arasında saygın yerini korumaya devam ediyor.
Bakü'de gazetemiz tarafından çıkarılan Tomurcuq adındaki çocuk dergisi tam 45 bin adet satıyor. Tabloid boy, bütün sayfaları renkli ve 24 sayfa yayımlanan dergi en fazla okunan seviyeli bir yayın. Zaman Gazetesi Bakü matbaasında, Azerbaycan gazete ve dergileri de basılıyor. Bunların yanı sıra Nehir Parke, Nil, Ramstore gibi dev işyerlerini zikretmeden ve başarılı Samsunlu Mustafa, Çanakkaleli Aliosman, Adıyamanlı Mehmet'i kısaca ülkemizin dört bir yanından gelerek burada başarılı olmuş yüzlerce Türk işadamlarını tebrik etmeden geçemeyeceğim.
Tabii ki Bütün Orta Asya'da olduğu gibi burada da özel Türk okulları ve üniversitesi eğitim kalitesi ve kadrosu ile medar–ı iftiharımız olmaya devam ediyor. Bütün bu incelemeler ve yer araştırmalarından sonra artık dönüş yaklaştığından arkadaşlarla vedalaşmaya başlamıştık. Matbaamızın becerikli ve mahir sorumlusu Halil Usta'nın ısrarlarına dayanamıyor ve Bakü'nün meşhur kılçıksız (Azeri deyimiyle sümüklü) balığından nimetlendikten sonra STV temsilcisi Tahir ve matbaa müdürümüz İsmail beylerin 'Buraya geldin, Bakü'yü görmeden gideceksin, hem şehitliği bir ziyaret edelim, hem de şehire bir kuşbakışı bakalım' teklifine bir bahane bulamayınca şehitliğe doğru Zaman ve STV personeli ile yola koyulmuştuk. Bazılarına göre Rus, kimilerine göre ise Ermeni asıllı Kirov'un Bakü'nün her tarafından görülen dev heykelinin bulunduğu tepe, heykellerden temizlenerek ağaçlandırılmış, yayaların rahat çıkması için de beton basamaklarla merdiven döşenerek Karabağ Şehitliği olarak tanzim edilmiş.
Tepenin zirvesine yakın bir yerinde ise uzaktan bakılınca bir gemici fenerini andıran ve içinde sürekli ateş yanan bir yapı dikkatimizi çekiyor. Karabağ şehitlerinin yürekleri yakan ateşinin sönmediğini simgeleyen bu yapıda soğuk havada doğal gazın tutuşturduğu alevler etrafında ısınırken Karabağ, şehitler ve yörenin heyelan bölgesi konuları sohbetin gündemini oluşturuyordu.
Deprem anı...
Bu düşüncelerle alanın uç tarafına kadar gelmiş ve Bakü'nün müthiş manzarasını seyre koyulmuştuk. İşte o anda ayaklarımız altındaki zeminin canlandığını hissediyor ve yanımdakilere bakıyorum. Az önce heyelandan bahsedildiği için heyelanın başladığında hemfikir olmuştuk. Bu durumda tepeye doğru koşmanın daha mantıklı olacağını söylüyor ve tepeye doğru yöneliyoruz. O anda sarsıntı zemini bir beşiğe döndürüyor adeta. Sara nöbetine tutulmuşçasına şiddetle sarsılan zeminin üstünde ayakta durmakta zorluk çekiyorduk. Köpek ulumaları başta olmak üzere çok çeşitli hayvan bağırtıları insan haykırışlarına karışıyor, daha yükseklerde bulunan televizyon verici kulesinin kulakları sağır eden çatırtıları, beni hemen 17 Ağustos Gölcük ve 12 Kasım ve Düzce depremlerine götürüyordu.
Arkadaşlara bunun deprem olduğunu söyler söylemez, onlar evde bulunan eş–çocuklarına ulaşabilmek için telefonlarına sarılıyordu.
Her tarafta panik
Alel acele arabalara atlayarak şehir içine doğru fırlıyoruz. Şehir içi tam manasıyla ana–baba gününe dönmüştü. Ağlayan, haykıran, bayılan, bayılanları karga tulumba taşımaya çalışan, gayesiz sağa sola koşturan ev kıyafetli insanların yüz hatları çok ürkütücüydü. Arabalı olanlar ise trafiğin bütün kurallarını ihlal ederken ciddi kazalara sebep oluyorlardı. Sirenlerin, klaksonların kulakları sağır ettiği caddeler panikten dolayı kitleniyor ve trafikle beraber hayat da felç oluyordu.
Arkadaşlar evlerine vasıl olmuştu ancak bu sefer de panikten evi çoktan terk etmiş olan eş ve çocuklarını bulmakta zorluk çekiyorlardı.
Bereket herhangi bir bina çökmemiş ölümcül kazalar olmamıştı. Ancak o gece Azerbaycan halkı için kâbus dolu bir geceydi. Sabaha kadar sokaklarda dolaşmak zorunda kalan gerek Azeri gerekse de bu ülkede bulunan insanlarla konuşma fırsatı buldum.
İnsanların neden bu kadar korktukları soruma hepsi aynı cevabı veriyordu: "Birden gözümüzde televizyonlarda izlediğimiz Türkiye'deki deprem görüntüleri geldi, o yüzden çok korktuk, ne yapacağımızı şaşırdık.''
Yüzyıllardır depremi yaşamayan bu insanlar, hiç ummadıkları bir anda "zelzele'' ile burun buruna gelmişlerdi. Bilanço fazla ürkütücü değildi. binalarda sadece hafif hasar görünürken kalp krizinden ölenlerin dışında yıkıntı ve çarpmalardan dolayı 30'a yakın Azeri kardeşimiz hayatını kaybediyordu. Keşke bunlar da olmasıydı. Ancak 6,5 büyüklüğündeki bu şiddetli deprem için bu sonuç gerçekten teselli vericiydi.
Deprem anı, hiç kimsenin yaşamak istemeyeceği, ölüm nefesenin ense kökünde hissedildiği mahşerî bir an. Gerek hâlâ yaralarını saramadığımız geçen sene evini–barkını, yakınını kaybetmiş bizdeki depremzede vatandaşlarımıza ve gerekse de ciddi bir deprem atlatan Azeri kardeşlerimize bir daha geçmiş olsun diyor, vefat edenlere başsağlığı, yaralananlara acil şifalar diliyoruz.
Allah, deprem felaketini yaşayanlara tekrarını, yaşamayanlara da hiç yaşatmasın..
|