Her şeye 'evet' demedim!
Atalarımızın 'Dereyi geçerken at değiştirilmez' yollu ısrarlarına rağmen, biz yine bildiğimizi yapmaktan uzak durmuyoruz.
Elbette, atalar söyledi diye 'kanun hükmünde kararname' etkisi gösterecek değil. Fakat, bu sözlerin hikmet boyutunda bir dakikalık düşünülmesi de bizi birçok israftan alıkoyacaktır. Neden söylüyorum bunları? Handiyse uzun bir süre (!) geçmişti ve Devlet Tiyatroları hudutlarında her şey sakin ve kendi halinde ilerliyordu. Bu sessizliğin kendisiydi asıl sorgulanması gereken. Ki hayra yoralım, artık her şeyler yolunda gidiyor, bütçenin 'kırmızı' alarmına rağmen oyunlar sahneleniyor; 'geçmiş'e bir sünger çekelim, 'yaşandı bitti saygısızca' şarkısı eşliğinde artık 'yeni'ye bakalım derken, yine beklen(mey)en oldu. Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürü Murat Atak, görevinden alındı. Yerine ise Ferdi Merter Fosforoğlu getirildi.
Dışarıya yansıdığı kadarıyla, yemekhane bölümünde sanatçılarla diğer çalışanlarının ayrı yerlerde yemek yemesine tepki göstermesiydi, Atak'ın görevden alınmasına sebep. Atak, bunun sebeplerden biri olduğunu fakat, asla asıl sebep olmadığını söyleyerek başlıyor konuşmaya. Ve, yaklaşık bir hafta önce istifa etmek istediğini; fakat araya giren arkadaşlarının kendisini bu fikrinden caydırdığını söylüyor. (Enteresan olanı ise, kendisini ikna için en çok uğraşan kişinin, yeni müdür Ferdi Merter olması.) Ve ardından da görevden alındığını öğrendiğini söylüyor. İstifasının gerekçesini şöyle açıklıyor Murat Atak: "Devlet Tiyatroları'nda zor bir dönem yaşıyoruz. Ben kendim bu kötü gidişe ortak olmak istemediğim için, bir hafta önce istifa etmek istedim. Ben istifa etmek isterken, Devlet Tiyatrosu'nun iç huzuruna istifamla katkı sağlamak istedim. Yeni kavgalara sebebiyet vermemek için ayrılmayı düşünmüştüm. Devlet Tiyatrosu'nda iç huzur sağlanmalı. Ben müdürlük görevine üç kez geldim ve üç kez gittim. Ama sahne üzerinde sanatçı olarak var oluyoruz. Bu görevler bir şeyler katmadığı gibi bir şeyleri azaltmıyordu. Ama, müdür olmakla bir şey olacağını sananlar var."
Atak, özerklik adına atılan bütün söylevlere rağmen, uygulamanın hiç de bu yönde olmadığını söylüyor ve ekliyor: "Rahmi Dilligil, Diyarbakır'da yapılan koordinasyon toplantısında, bölge müdürlüklerinin kendi repertuvarlarını özgürce hazırlamalarını savunmuştu. Fakat sonrasında yapılan uygulamalar, bu söylemin zıddına gelişti. Prodüksiyonlarla ilgili benim dışımda görüşmeler oluyordu. Hatta bir yönetmen, sahneleyeceği bir oyunla ilgili bana rol teklif etti, bu oyundan benim haberim yoktu. Benim dışımda gelişen bazı şeyler olmaya başladı. Bu türden davranışlar, deklare edilen söylemin zıddına gelişiyordu. Genel Müdür, öncelikle bizlere sahip çıkması gerekirken, önce bizleri harcadı."
Aslında Murat Atak, birçok şeyi söylemeye niyetleniyor; fakat bir şeyler, konuşmasına engel oluyordu sanki. Elbette ki bir devlet memuruydu. Ve neyi konuşacağına dikkat etmesi gerekiyordu. Anlaşılan basına gösterdiği dikkati, kurum içerisinde göster(e)memişti: "Ben buraya kadar, gördüğüm birçok tezatı genel müdürün yüzüne karşı söyledim. Kendisini çok zaman uyardım. Ama, bu konuların fazla konuşulmasının ve basına bu şekilde yansımasının kurumu yaraladığını düşünüyorum."
Kendi dönemini şöyle değerlendiriyor, Murat Atak: "Ben, Ankara Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü'nde 1,5 sene iyi çalıştım. Bütün arkadaşlarım da benimle birlikte çalıştı. Daha önce telaffuz edilen 'Bankamatik Sanatçı' kavramı bu sene zarfında değişti. Bütün arkadaşlarım 2–3 oyunda keyifle rol alıyorlardı. Benim en büyük hatam, genel müdürün her şeyine evet dememek oldu."
Atak, Kültür Bakanı İstemihan Talay'ın Devlet Tiyatroları'nın sorunlarına çok duyarlı yaklaştığını; fakat sorunların yeterince net ve doğru anlatılamadığını düşünüyor: "Benim görevden alınmamda bakan beyin de imzası var. Fakat, ben Kültür Bakanı İstemihan Talay'a, Ankara gibi yarı genel müdürlük sayılan bir bölgede bana görev verdiği için teşekkür ediyorum. Benim bu güzel işleri yapmama fırsat verdi. İstemihan Talay'ın Devlet Tiyatroları için bir şans olduğunu düşünüyorum. Yeter ki, sorunlar iyi anlatılabilsin." (Hüseyin Sorgun)
'Türkiye'yi tasavvufla tanıtmayın'
Bugünlerde Hollanda'da yapılması gereken bir festival vardı. "Sufi'den Flamenko'ya" müzik festivali. İspanya ve Türkiye'den sanatçıların katılacağı bu festival ne yazık ki yapılamadı. Sebebi ise TRT Müzik Dairesi Başkanı Mine Çalışav'ın garip tutumu. Çalışav önce Kulsan Vakfı Başkanı Adnan Dalkıran'a 'Türkiye'yi tasavvufla mı tanıtacaksınız hem de o kadar modern yanlarımız varken.' demiş. Sonra da önlerine astronomik bir rakam çıkarmış: 27 bin dolar.
İspanya'dan katılan Flamenko grubu, yol ve konaklama masrafları haricinde hiçbir ücret talep etmezken; TRT, kendisine bağlı Tahir Aydoğdu, Uğur Onuk ve Aygün Altıntaş için yaklaşık 20 milyar lira talep etmiş. Hem de Kulsan'ın 'Katılan sanatçıların tüm masraflarını karşılayacağız, onları en iyi otellerde ağırlayacağız.' yazılı teminatlarına rağmen. Netice itibariyle biletleri altı ay önceden biten Hollanda'nın altı şehrinde yapılacak "Sufi'den Flamenko'ya" festivali yapılamadı. Böylece Türkiye'de Avrupa Birliği'ne giriş sürecinde çok iyi bir tanıtımdan mahrum oldu.
Kulsan hakkında biraz bilgi verecek olursak. Adnan Dalkıran öncülüğünde Hollanda'da yaşayan Türkler tarafından kurulan Kulsan Vakfı, 13 yıldan beri Hollanda'nın Amsterdam Şehrinde, Türk kültürünü Avrupa'ya tanıtmak için gayret gösteriyor. Her yıl düzenledikleri konserlere Türkiye'den ünlü isimleri getirerek, Hollanda'ya Türk kültürünü anlatıyor, orada yaşayan Türklerin ise bir gün de olsa memleket hasretini gidermeye çalışıyor.
Ünlüler gitti, TRT göndermedi
KULSAN'ın gerçekleştirdiği etkinlikleri sıralamak hayli zor; ama faaliyet dosyasına şöyle bir göz attığımızda hemen her yıl Türkiye haftaları, festivaller, konferanslar, sergiler, müzik şölenleri, Türkiye'yi tanıtıcı etkinlikler, Türkiye gezileri gibi sosyal ve kültürel aktiviteler dikkat çekiyor. Niyazi Sayın, İhsan Özgen, Necdet Yaşar, Mutlu Torun, Bekir Sıktı Sezgin, İnci Çayırlı, Ruhi Ayangil, Kudsi Ergüner, Kani Karaca gibi Türk müziği sanatçıları; Adnan Ataman, Neşet Ertaş, Talip Özkan gibi halk müziği sanatçılarını konuk etmiş. Barbaros Erköse, Güngör Hoşses, Edirneli Deli Selim gibi topluluklar, Jak ve Janet Esim, Los Pasaros gibi Safared müziği temsilcileri ile Erkan Oğur, Bülent Ortaçgil, Arif Sağ, Musa Eroğlu, Zülfü Livaneli, Kani Karaca, Yarkın Türk Ritimleri Topluğu da Hollanda'ya gelerek konser veren sanatçılar arasında. (lTuna GÜREL)
Cehennem? Hemen şimdi!..
Okumak, yaz(g)ıyı dönüştürmektir bir bakıma. Belki de, ortak kaygılarda buluşmak. Yani, aynı yazgının teksiri. Okurken duyumsadığınız birçok farklı ses, bir özsesin olduğunu imler. Ve, sizi bu sesin peşinde gitmeye itekler. Çoğunluk bulamazsınız, kendi sesinizi. Bir ses bulduğunuzda ise, yolun uzunluğu, meşakkati ve bitmekbilmezliği sizi caydırır, yıldırır ve bu sesi sahiplenirsiniz.
Yakında bu sesi de bir sorgulama/okuma sürecinden geçirmezseniz, artık sizindir demektir. Suskunun gri evreninde ise hiç yoktan iyidir?!
*
Est Non'un kaygısına kaygısız kalamazdım: ''Again... Hell...Soon... Hear...' Daha ilk satırlarda karşılaştığım cehennem muştusu, ardından beni bir gerekçe ile yüzleştirdi: "Yorumlayanın bilinçli bir şekilde imgelem kastrasyonuna uğratıldığı; göstergelerin içlerinin, kendilerini anlamlı kılan zihinsel bağlamdan koparılarak boşaltıldığı mediatik hipertrofi süreci..." Varlığıyla yüzleşmeyi olduğu kadar zamanını da erteleyerek rahatladığımız 'cehennem', duyumsayabileceğimiz kadar yakınımızdaydı. Çünkü, Allah'ın her günü ellerimizle biz inşa ediyorduk onu. Anlamsızlığın engin dekorunda, kavgayla, inatla ve de zevkle...
*
"Allah: "Ben sizin bilmediğinizi bilirim." dedi. Ve, Adem'e bütün isimleri öğretti..." (*) Böylesi bir 'ilk' ivmeyle başlayan kozmik süreç; kaotik bir sona doğru ilerliyor. Epeydir, mekansal bütünlüğün parçalanmasıyla konuşamazken; şimdilerde anlam kaymaları, lübb ile kışrın ayrı(ksı)lığı nedeniyle anlaşamıyoruz da. Biraradalığımızın bütün gerekçelerini, kendi ellerimizle birer birer yok ederken, aslında kendi(beni)mizi de bu kaderden nasiplendiriyoruz. Bir anlamda da belki Adem'in (a.s) ilk yazgısıyla dünyada olmanın payımıza düşen kısmını yudumluyoruz. Bizimkisini trajik kılan ise öğrenme yetimizin dumuru olsa gerek. Belki de öğrenmenin nesnesinin içerik ve görüntü bazında parçalanmışlığı...
*
Bugün dillendirdiğimiz kelimeler evrensel barış, özgürlük, hoşgörü, güvenlik, gelecek güvencesi... Bu esrarlı kelimeleri o kadar yüksek sesle haykırıyoruz ki, acının, esaretin, itilmişliğin, öteki olmanın, kovulmanın, açlığın... sesini bastırsın diye. Kelimelerle kurduğumuz cennetin altında, bir cehennem gizliyoruz. Ve artık, mızrak çuvala sığmıyor. "Çünkü kendiniz de biliyorsunuz ki, Rabbin Günü gece hırsızın gelmesi gibi gelecektir. İnsanlar tam barış ve güvenlikten söz ederken, onlara ansızın yıkım gelecek, –tıpkı çocuk bekleyen kadının sancılanıvermesi gibi– ve kaçıp kurtulamayacaklar." (**)
İmlenen, iç ile dış karşıtlığının, iki yüzlülüğün, kandırmacanın ve takiyyenin optimum olduğu nokta... Feryadın ayyuka çıktığı... Müthiş bir kakafoni...
*
Bu bağlamda Est Non sayfaları arasında Özgür Uçkan'ın, Ahmet Bozkurt'un, Ahmet Demirhan'ın, A. Hamit Yıldız'ın, Emre Ceylan'ın ve Ömer Turan'ın yazılarını öncelikle okumanızı salık veririm.
Kendi sesinizi bulmanız/kaybetmemeniz kaydıyla! Ses...S..S...Ses...
(*) Bakara Suresi: 30–31
(**) İncil: Selaniklilere I. Mektup 4,5 (Hüseyin Sorgun)
Çok satan 'sultanlar'
Tarihçiler, birbiri ardına yayımlanan ve özellikle Osmanlı Sarayı'nın gözdelerinin hayatlarını konu alan çeviri kitapların, tarihi gerçekleri yansıtmadığını belirterek, bunların tarih kitabı olarak görülmemesi gerektiğini söylediler. Ann Chamberlain'in yazdığı "Safiye Sultan"ın ilgi görmesi üzerine İnkılap Yayınevi "Safiye Sultan"ın ikinci ve üçüncü cildini de piyasaya sürdü.
Safiye Sultan'ın ardından, "Nakşidil Sultan", "Hürrem Sultan" ve "Kiraze" okurla buluştu. Tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık, tarihi konu alan romanların önsözünde bu eserlerin "hayali" olup olmadığının belirtilmesi gerektiğini söyledi. Batı'da "romansı tarih" adlı bir tür bulunduğunu anlatan Prof. Dr. İnalcık, bu türün geçmişte Türkiye'de de birçok örneklerinin yer aldığını ve okuyuculardan büyük ilgi gördüğünü hatırlattı. Romansı tarih kitaplarının tarih kitaplarından ayırt edilmesi gerektiğine işaret eden Prof. Dr. İnalcık, bu türün edebi olduğunu ve belli bir kesime hitap ettiğini söyledi. Prof. Dr. İnalcık, "Bunlar edebi bir tür olarak sosyal ve sanat fonksiyonunu yerine getiriyor. Bu açıdan faydalıdır. Fakat bunu yazanlar, tarih yazdıkları iddiasına girerlerse o zaman yanlış yapmış olurlar ve okuyuculara yanlış bilgi vermiş olurlar." dedi.
Fantastik Filmler Festivali
Kültür AŞ tarafından bu yıl dördüncüsü düzenlenen Fantastik Filmler Festivali bugün başlıyor.
26 Aralık'a kadar Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi, Atatürk Kitaplığı ve Altunizade Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek festivalde 5. Güç, Basit Bir Plan gibi filmlerin yanı sıra Dr. Strangelove, Fantasia, Küçük Korku Dükkanı, Vampir Nostferatu gibi filmler yer alacak. Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'ndeki gösterimler ücretli olacak.
Bir İstanbul Şairi: Baki
Türkiye Yazarlar Birliği ve Kültür AŞ büyük şair Baki'yi ölümünün 400. yıldönümünde çeşitli etkinliklerle anacak.
TYB İstanbul Kültür Merkezi'nde gerçekleşecek program cumartesi ve pazar günü gerçekleşecek. Cumartesi saat 12.30'da Baki'nin mezarı başında başlayacak programda 3 oturum ve bir konser gerçekleştirilecek. Geniş bilgi 0212 527 39 54'ten alınabilir.
Orhan Kemal Müzesi
Türk edebiyatının önemli yazarlarından Orhan Kemal adına oluşturulan müze, ziyarete açıldı.
Orhan Kemal'in tüm özel eşyası, kitaplarının ilk baskıları ve çalışma odası ile 70 adet fotoğrafının yer aldığı müzenin resmi açılışının daha sonra gerçekleştirileceği belirtildi. Taksim Akarsu Caddesi üzerindeki müzeyle ilgili bilgilere "www.orhankemal.com" internet adresinden ulaşılabilecek.
|