Yağmur altındaki o bir saat
Dün bu yazı yazıldığı saatlerde, İstanbul'daki polis yürüyüşünde elebaşı olarak ön plana çıkan 35 polis, televizyon kuruluşlarından alınan kasetler ve polis kameralarındaki görüntülerle tespit edilmişti.
İstanbul Emniyeti'nde soruşturmayı yürüten müfettişler bu polislerin ifadelerini alıyordu.
"Provokasyon" kelimesine, 1990'lı yıllara kadar yabancıydık. En karışık toplumsal olaylar ve suikastlar bile toplumu kolaylıkla kamplara böler ve birbirine saldırtırdı. Ancak yaklaşık on yıl öncesinden itibaren, bu tür olayların gerisindeki provokatif unsurlar herkesin dikkatini çekmeye başladı. Bunları teşhis edecek basiret toplumda yaygınlaştığı gibi, provokatörler de kendilerini eskisi kadar iyi gizlemekte başarısız kaldı.
Aradan geçen 20 yıl içinde Türkiye, birkaç kez 12 Eylül 1980 benzeri bir eşikten döndüyse, toplumun provokasyonlara karşı kazandığı direncin bunda büyük katkısı oldu. Birkaç yıl önce gazetelerin, "Biz bu oyuna gelmeyeceğiz." ortak manşetiyle çıkmasını hatırlayın.
Çevik Kuvvet polisinin 12 Aralık günü İstanbul'da yaptığı ve ertesi gün altı ile sıçrayan protesto yürüyüşünde de bu refleksimizin kendini hemen göstermesi sevindiricidir. Çünkü polis, siyaseten ve halk nezdinde çok düzgün bir imaj kazanma süreci yaşarken; bu yürüyüşle muazzam bir sabotaja maruz kaldı.
Ne var ki bu kez, başka boyutları da olan bir olayla karşı karşıyayız. 11 Aralık günü, Gazi Mahallesi'ndeki görevlerine giden 65 Çevik Kuvvet polisi, 40 kişilik otobüse binmiş. Önde panzer var; ama silah değil su sıkma mekanizması var. Akşamın o eve dönüş saatinde kurulan tuzağa düştüler ve çapraz ateşe tutuldular. Şoför, otobüsün içinde öldüğüne göre demek ki ilk o, hedef alınmış ve otobüs durana kadar da saldırı sürmüş.
12 Aralık sabahı olması gereken, Bayrampaşa'daki kışlada toplanan Çevik Kuvvet polisinin otobüslere binip, Vatan Caddesi'ndeki İstanbul Emniyeti'nde yapılacak cenaze törenine gitmeleriydi. Keşke, toplanıp bir saat kadar yağmur altında bekleyen polise o sabah yapılan konuşmalar, kalabalıktan yükselen homurtulara tuz biber ekecek yerde, insani duygulara kuvvetle hitab edecek türden olsaydı. Ve, Çevik Kuvvet polisinin yıpranmış psikolojisi, daha önce kışladan dışarı taşmadan önlenebilmiş birkaç isyan girişimi hatırlanabilseydi.
Belli ki, bu şartlarda "Haydi Vatan'a yürüyerek gidelim." dedirten kitle psikolojisi harekete geçti, bunun önüne geçilemedi. Sıra dışı da olsa İstanbul Emniyeti'ne kadar yürüyerek gelmekle kalınabilse, işin bu kadarlık bölümü doğal karşılanabilirdi. Ama, İstanbul Emniyeti'nin önüde bu kez "Haydi Valiliğe yürüyelim" sesleriyle işin boyutu tırmandı, sloganlar sürdü. Valiliğin önünde, "Şimdi de Taksim'e yürüyelim" sesleri bastırılmasaydı üçüncü istikamet Taksim Meydanı olacaktı.
Kabul etmek gerekir ki, Çevik Kuvvet polisliği senelerce Emniyet camiasında "sürgün görev" muamelesi gördü. Çevik kuvvet, torpili olmayan tertemiz polislerle, her türlü soruşturma ve takibatı yaşamış kişilerin buluştuğu bir tezatlar mekanıydı. Halen İstanbul'da bir polis soruşturma geçirsin, hemen ya Çevik Kuvvet'e ya da Boğaz Köprüsü görevine gönderilir. Oysa Çevik Kuvvet Emniyet'in vitriniydi. Vitrin devrilene kadar da kimse bu garipliğin üstüne kararlılıkla gitmedi.
Çevik Kuvvet görevine gelen bir polis, adeta askere gelmiş bir erdir. Bu görevin bitmesi, "teskere günü" gibi dört gözle beklenir. Çünkü Bayrampaşa kışlasının havası ağırdır, yapılacak görev de ağırdır. Bir gece maçı için öğlen saat ikide stada gitmek zorundasınız, gecenin saat birinden önce de ayrılamazsınız. Bayrampaşa, Türkiye'deki 15 bin Çevik Kuvvet polisinin üçte birini barındıran işte böyle bir mekandır.
Bu yüzden, Çevik Kuvvet eyleminin İstanbul dışında altı ile sıçramasının bir de "sosyal patlama" boyutu vardır. Bir Çevik Kuvvet polisinin dün Zaman'da yayınlanan şu sözlerini okudunuz mu: "İbrahim Tatlıses konser veriyor, milyarlar kazanıyor. Onun korumalığı bize yaptırılıyor. Futbol kulüpleri milyarları kasalarına koyarken bize de işin stresi düşüyor."
Her açıdan Emniyet'te zor bir süreç başladı. Bu süreçte elbette ki gözler iki isimde olacaktır. İçişleri Bakanı Sadettin Tantan ve İstanbul Emniyet Müdürü Kazım Abanoz. Henüz görevinin dördüncü ayında olan Kazım Abanoz için bu olay bir şanssızlık oldu. Ancak, İstanbul'daki 30 bin polisin patronu olan Abanoz, beklentileri boşa çıkarmayacak kadar nitelikli bir polis müdürüdür. Ama böyle zor dönemlerde kuvvetli bir ekibe de her zaman ihtiyaç duyulur.
Örneğin Necdet Menzir'in hemen arkasında Hanefi Avcı ve Reşat Altay gibi tecrübeli isimler vardı. Kazım Abanoz'dan kısa süre önce Hüseyin Arpacı, Atilla Çınar, Niyazi Palabıyık gibi tecrübeli isimler çeşitli illere emniyet müdürü olarak atandılar. Bu yüzden İstanbul Emniyet'inde Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ve istihbarattan sorumlu Emniyet müdür yardımcılığı koltuğu halen boş bulunuyor. Örneğin Necdet Menzir'in 30'a kadar ulaşan yardımcıları vardı, oysa bu rakam bugün 12'dir.
Olayların odak noktası İstanbul olduğuna göre, provokasyona zemin hazırlayan unsurları da gözden kaçırmamak, İstanbul Emniyeti'ni güçlendirmek gerekiyor.
f.mercan@zaman.com.tr
@ Bu yazıyı başkasına e-mail gönder @
Yazarımızın en son yazıları
14/
10/
2000...
Tutanaktaki 150 milyon dolar
20/
10/
2000...
Bir operasyonun tam hikâyesi
21/
10/
2000...
Deşifre olan bir sistemdir
28/
10/
2000...
Bana 13x30 Ağaya 30x30
04/
11/
2000...
Polisin kapıdan döndüğü gece
11/
11/
2000...
Tehlike en yakınımızdadır
18/
11/
2000...
Ölü iki adam ve yavru vatan
25/
11/
2000...
Gerçeğin peşinde
02/
12/
2000...
Televole her yere sızarsa
09/
12/
2000...
Mafyanın böylesi görülmedi
|