'Öteki edebiyat'ın acı yüzü
Entelijansiyanın yaratmış olduğu edebiyatın içerisinde iyi örnekler yok değil; ama geneline baktığınız
zaman, bunu suçlama olarak da alabilirsiniz, hayattan kopmuş fikirlerin yağ tabakasının, arkaik fikirlerin hayatın canlılığını örttüğü
kopuk, entelektüel oyunlarla bilgi iktidarından oluşturulmuş
yapıtlar bunlar. Son zamanlarda kitap satış listelerinde onun ismini hep üst sıralarda görmeye başladık. Aslında yeni değildi yazarlık serüveni! Uzun yıllardır kalem oynatıyordu; ama ne
hikmetse, bir türlü hak ettiği noktada değildi.
Birkaç farklı yayınevinden çıkan kitaplarının yanı sıra Leman dergisindeki köşesinde de kaleme aldığı yazılarla kendi okur çevresini oluşturmuş olmasına rağmen, daha geniş bir kitleye Gendaş Yayınları'yla yaptığı antlaşmasının ardından ulaştı. Kısa süre içerisinde eski ve yenilerden oluşan 13 kitabı piyasaya çıktı. Tarzı ve üslubuyla basmakalıplılığın dışında olduğunu kurduğu her cümle ile ortaya koyan Cezmi Ersöz, en son kitabı
'Bana Türkçe Bir Ekmek Ver' ile bir kez daha dikkatleri üzerine çekti. Birçok edebiyatçıdan farklı olarak Ersöz'ün yazdıklarının hayatında karşılığı var. Acılarının resmini çizmekten hoşlanıyor. Süslü cümlelerin
aksine,
o yalnızca 'bağırıyor', bu yüzden olsa gerek, edebiyat çevrelerince dışlanıyor. Fakat o, bu durumu bir lütuf olarak değerlendiriyor ve
ekliyor: 'Biz öteki edebiyatçılarız!'
Sizce edebiyatın efendisi kimdir?
Edebiyatın efendisi hayat tabii ki, hayattan daha büyüğü
yok. Benim efendim de hayat, dolayısıyla ben klasik bir edebiyatçı değilim, yani verili anlamda
sunulan, seçkinci ve elitist tarzda ele alınan bir edebiyatçı kimliğim yok
benim. Türkiye'de bu anlamda iki tür kanal var; bir resmî çevrelerin dayattığı, diğeri ise elitist çevrelerin yarattığı bir
edebiyat. Edebiyat ortamı çok hormonlu, körler sağırlar birbirini ağırlar! Medyanın da kapısını araladığı dar bir havuz olarak görüyorum ben bu edebiyat ortamını. Bir de halkla iç içe bire bir ilişki
kuran, hayata tanıklık eden, kendi kanalını, kendi mecrasını yaratan, kendi okurunu yaratan bir edebiyat
var, ben o tavırdan yanayım. Şimdilerde 'öteki Türkiye' deniyor ya, bir de 'öteki
edebiyat' var. Ben o tür edebiyatın içindeyim.
Bir kesimin, diğer bir kesimi, edebiyat anlamında kategorize
etme, yerden yere vurma hakkı var mı?
Yok, bu skalayı kim belirliyor? Bir otorite var, elitist bir
otorite. İsmi bu tür tartışmalarda çok geçiyor diye belirtiyorum Hilmi Yavuz'dan
bahsetmiyorum. Hilmi Yavuz benim çok sevdiğim bir şairdir. Genel olarak konuşuyorum, bir kalıp
var, kimin şair olacağını olmayacağını tespit ediyorlar. Böyle bir şey
yok, böyle bir merci yok, böyle bir kurum yok. Hakları yok yani 'Bu şairdir, bu değildir' diye söylemeye.
Peki bu anlamda gerçek edebiyat nedir?
Ona da hayat karar verecek, tarih karar verecek, yıllar sonra ortaya çıkacak.
Edebiyatın bir kimyasal formülü yok mu yani?
Bunun kimyası birileri için kafalarında üretilen donmuş
fikirler, hayattan kopmuş fakat birtakım zeki kurgularla, edebi oyunlarla kotarılmış şeyler. Hepsi demiyorum entelijansiyanın yaratmış olduğu edebiyatın içerisinde iyi örnekler yok değil; ama geneline baktığınız
zaman, bunu suçlama olarak da alabilirsiniz, hayattan kopmuş fikirlerin yağ tabakasının, arkaik fikirlerin hayatın canlılığını örttüğü
kopuk, entelektüel oyunlarla bilgi iktidarından oluşturulmuş yapıtlar
bunlar. Sait Faik de mesela öteki edebiyatçıydı ya da Orhan Veli, bunlar popülist değildi, hayatın içinde olup hissettiklerini bağımsızca aktardılar. Cemil Meriç
'havuz' kavramıyla açıklar bu durumu. Dar bir havuzda birbirlerini yok eden böcekler gibi görmüştür o seçkinci edebiyatçıları.
Siz bu havuzun ne kadar dışındasınız?
Egemen çevreden gelen küçümsemelere, beni yok saymalarına aldırmadım. Onlar beni ciddiye almadı, ben de onları ciddiye almadım. Beni zorlayan
uyumsuzluk. Misafir gibi görüyorum kendimi dünyada. Tam mutlu oldum dediğim anda yüreğimdeki acı çıkıyor
ortaya.
Bu da sizi yalnızlaştırıyor!
Ben tutunamıyorum, köksüz gibi hissediyorum, bu dünyaya fırlatılmış
gibiyim. Beni hayatla, toplumla, kurumlarla bir türlü bütünleştirmek istemeyen bir acı
var, içimde ayrı tutan, farklı kılan bir acı.
Ve acınızı yazarak resmediyorsunuz, öyle mi?
Oraya dokundukları anda, o eski soluk ağrıya, acımdan başka, yaramdan başka beni kimse anlayamaz
diyorum. Sanki bu acıyla doğuyoruz gibi geliyor ve ben bu acının üstünü örtmüyorum.
Acıdan zevk mi alıyorsunuz?
O beni yaşatıyor, müthiş bir yaşama sevinci veriyor
bana. Nitzche'nin bir sözü var 'Uçmak için acının da ölümün de kucağına inmek
gerekir' diyor ya, işte o acı beni fırlatıyor, sırf o fırlama, yükseliş adına o acıya katlanıyorum.
13 kitabınız var, seri üretim kimi zaman sizi sıradanlaştırmış olmuyor
mu?
Oluyor. Bu yüzden çok yıprandığımı
hissediyorum; ama okurun talebi var, okur sürekli üretmemi istiyor.
Yazmak zorunda olduğunuz için mi yazıyorsunuz, yoksa yazmak istediğiniz için mi?
Eğer yazdığım şeyden tatmin olmazsam, o hafta öyküyü vermiyorum
Leman'a. Her şeye yazan bir insan gözüyle baktığım için kafamda, beynimde çalışan bir makine var. Yazma tutkusu hiç kimseyle sizi paylaşmak
istemiyor, sizi bir zorba gibi elinde tutuyor.
Bu parçalanmışlık ve çelişkiler mi aşkınızı
besleyen?
Evet, parçalanmışlık beni besliyor, ben o aşk duygusundan yoksun yaşayamam. Mutluluktan yana değilim
ben, mutlu insanların öyküsü yoktur çünkü. Trajedi istiyorum ben, beni trajediler hayata bağlıyor. Hayatımda trajedi
yoksa, tutkuyla beni kemiren aşk yoksa, ben kendi kalbimi yiyorum. Acı aslında ilahi bir şeye duyulan susuzluk
gibi. Ben ilahi parçadan kopmuş gibi hissediyorum kendimi, kopmuş, öksüz bırakılmış. Çok ağır bir sendrom kopmuşluk, aşkla falan da giderilecek bir şey değil, aşk sadece bu acıyı biraz daha kanatıyor.
Ölüm sonrası herhangi bir acıya dair hesabınız var mı?
Yunus gibi düşünüyorum ben. Yunus'un Allah'a kavuşmak derdi vardı. Sosyalizme inanıyorum, mistik bir sosyalizm
ama. İlahi bir gücün olduğuna hep inandım, buna en çok yazarken inandım. Mesela bir yazı yazıyordum, Hz. İsa'ya
'Neden öbür yanağını çevirdin, bunun büyük bir acımasızlık yarattığını fark etmedin mi?' dedim ve bilgisayardan yazı
silindi. Ve bir kez daha İlahi güce inandım. Hakkım yoktu böyle yazmaya. Kendi düşüncemden ters bir düşünceye yönelmiştim. Çünkü ben öbür yanağını çevirmek felsefesinin boyutlarını
biliyordum; ama o an anlamak istememiştim.
'Bana Türkçe Bir Ekmek Ver' dediğinize göre masanıza nasıl bir Türkçe ekmeğin sunulacağını düşünüyorsunuz?
'Bana Türkçe Bir Ekmek Ver' dışlanmış insanların öyküsüdür. Kendi dilinde ekmek isteyemeyen bir Kürt insanının çığlığıdır
bu. Düşünün ki siz bir halka ana dilinde konuşmayı yasak etmişsiniz, ana dilinde ekmek
isteyemiyor, bundan daha büyük bir zulüm olabilir mi? Kesilmiş diller var. Dillerin kesilmediği, insanların kendini özgürce ifade ettiği bütünüyle özgür bir
toplumda, erdemin de özgür kaldığı bir toplumu arzuluyorum. Ben bu çığlıktan vazgeçemem.
(Rasih YILMAZ)
|